11232 Defa Okundu

“Ulemanın Reddiye Yazma Geleneği”

“… Kim, (emredilmedikleri şeyleri yapan ve yapmadıkları şeyleri söyleyenlerle) eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse mümindir, kim onlarla kalbi ile cihad ederse mümindir; bunun dışında hardal tanesi kadar iman yoktur.” (Müslim, İman, 80; I, 70.)

Siz muhterem okuyucularımın da hatırlayacağı üzere, “Tahrifatçılara Niçin Cevap Veriyorum?” başlıklı bir önceki yazımda bu meselenin önemini anlatmaya çalışmış ve konuyla ilgili bir yazı daha yazacağımı söylemiştim.

Bu ikinci yazımızda da, Müslümanlar olarak,

- Yüce dinimiz İslam’ı,

- “Manası ve lafzıyla” Allah Kelamı olan Kuran’ı,

- Vahiy yoluyla Allah’tan aldığı emir ve düsturları bize noksansız bir şekilde tebliğ eden “Resul-i Emin”, “Muhbir-i Sadık” Hz. Peygamberi (s.a.v.) ve onun dini açıklayan Sünnet ve hadislerini,

- Allah yoluna hayatlarını adayan “Ashab-ı Kiram”ı,

- Hadis-i şerifte onlarla birlikte zikredilen diğer iki nesil olan “Tâbiîn” ve “Tebâitâbiîn”i ve de onların yolundan giden bütün ulemayı, Allah dostlarını,

- Kısaca “aslî haliyle” bütün İslam’ı müdafaa etmenin, Rabbimizin emri, Müslüman olmamızın gereği, yani “kulluk mükellefiyetimiz” olduğunu anlatmaya çalışacağız.

I- İSLAM’I VE İMANI KORUMA VAZİFEMİZDEN BAZILARI

Evet, yüce dinimizi muhafaza ve müdafaa, en önemli kulluk vazifelerimiz arasındadır.  Hatta bu vazife Müslüman kalmamızın teminatıdır.

Peki, bu vazifemizin muhtevasında ne vardır? Ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz:

1- Bir kere “cihad” kavramı bu vazifenin en müşahhas ve şümullü şeklidir. Cihad sadece imanımız, mukaddesatımız ve vatanımız uğruna haricî düşmanlara karşı verilen fiilî mücadeleden ibaret değildir;  “söz”le, “kalem”le, “dil”le, “kalp”le, “ilim”le, “fikir”le de yapılır.

2- Hakkı ve hakikati müdafaa etmek, bâtıl ve haksızlıklar karşısında “dilsiz şeytan” olmamak gerekir.

3- “Hak en üstündür, ondan üstün bir şey yoktur” esasının gerçekliğine inanılmalı, daima bu “vakar” ve “izzet” psikoloji içinde olunmalıdır.

4- “Küfre rıza küfür, zulme rıza zulümdür” akaid ilkesini hayat ölçülerimizin merkezine konmalıdır.

5- İmanın büyük ölçüde “vehbî” olduğu gerçeğinden hareketle, onun korunmasının kazanılmasından daha büyük hassasiyet istediği hiç unutulmamalıdır.

6- Allah Resulünün (s.a.v.), her türlüsünün “merdut / reddedilmiş” olduğunu haber verdiği bidatlere mutlaka karşı çıkılmalıdır.

7- İslam’ı imhayı hedefleyen haçlı zihniyetinin bir kolu olan misyonerlik, onun son şekli olan oryantalizm ve oryantalistler eliyle tezgâhlanan “dinlerarası diyalog”, “tarihselcilik”, “Kuranizm” gibi küfür projeleri reddedilmeli, bu projelerin yerli temsilcileri Müslümanlar nezdinde teşhir edilmelidir.

8- Yine oryantalistlerin ve onların yerli uzantılarının İslam’a saldırmak için “akademisyenlik”, “bilimsellik”, “fikir ve inanç hürriyeti” gibi kavramları kendilerine siper etmeye çalıştıklarının farkına varılarak bu oyuna gelinmemelidir. İnancımıza, Kuran’ımıza ve milli kimliğimize direkt ya da dolaylı saldırıların ne akademisyenlik, ne bilimsellik, ne de fikir ve inanç hürriyeti sayılamayacağı, bunu yapanların ilahî huzurda bedbaht olacakları, mevcut hukuk zemininde de “suç işledikleri” bilinmeli ve her platformda seslendirilmelidir.

9- Böylece kendini, neslini, milletini ve tüm Müslümanları bütün bu şenaatlerden korumaya çalışmak hepimizin mutlaka ama mutlaka gündeminde olmalıdır.

II- DİNİMİZİ MÜDAFAA VAZİFEMİZE DAİR “AYET VE HADİSLER”

Müslüman kalabilmemiz ve kimliğimizi koruyabilmek için dinimizi müdafaaya mecburuz. Bu mecburiyet nassa / ayet ve hadislere dayanmaktadır.

Allahu Teâlâ Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Allah uğrunda hakkıyla cihad edin…” (Hac: 78.)

“Bizim uğrumuzda cihad edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza hidayet edeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlaka muhsinlerle beraberdir.” (Ankebut: 69.)

 “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır…” (Tevbe: 111.)

Şu hadis-i şerifler de aynı büyük vazifeye işaret etmektedir:

“… Kim, (emredilmedikleri şeyleri yapan ve yapmadıkları şeyleri söyleyenlerle) eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse mümindir, kim onlarla kalbi ile cihad ederse mümindir; bunun dışında hardal tanesi kadar iman yoktur.” (Müslim, İman, 80; I, 70.)

“Mümin, kılıcı ve dili ile cihad eder.” (Ahmed, III, 456.)

Görüldüğü gibi hadis-i şeriflerde “el”, “dil” ve “kalp” ile cihad edilebileceği haber verilmektedir.

Cihadın din, iman, vatan ve millet düşmanlarına karşı fiilî olarak nasıl yapılacağı herkesin malumudur.

Ama bu hadisler bize cihadın bundan ibaret olmadığını öğretiyor.

Mesela “dil”le cihad, hakkı söylemek, her türlü bâtıl, yanlış ve bidate ve de küfre karşı çıkmaktır.

“El”le cihad, -eğer imkân varsa- bir kötülüğü engellemek, insanları onu işlemekten men etmektir. Buna muktedir olunamıyorsa o kötülüğe dille / sözle karşı çıkılır.

“Dil”le ve “el”le cihadın bir şekli de kalemle, ilimle, fikirle “batılı iptal edip hakkı öne çıkarma” vazifesi yapmaktır.

“Kalp”le cihad ise, “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek” vazifesini yerine getirmektir.

Burada hemen şu hadis-i şerifi de hatırlayalım:

“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle düzeltsin. Şayet eliyle düzeltmeye gücü yetmezse, diliyle düzeltsin. Diliyle düzeltmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman 78.)

Allah yolunda mücadele, hakkın savunulması ve yüceltilmesi içindir. Bu, İslam’da “i’lâ-yı kelimetullah / Allah adının yüceltilmesi” tabiriyle ifade olunur. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Kim Allah kelimesinin yücelmesi için savaşırsa o, Allah yolundadır.” (Buhârî, Cihâd, 15; Ebû Dâvûd, Cihâd, 26; Nesâî, Cihâd, 21.)

İşte yaklaşık bin iki yüz yıl boyunca İslam’ın bayraktarlığını yapan bu aziz millet, Müslüman Türk milleti, “i’lâ-yı kelimetullah”ı gaye edinmişti.

Bunu önce kendimiz çok iyi anlamalıyız, sonra da evlatlarımıza, torunlarımıza anlatmalıyız. Hiçbir Müslüman bu büyük vazifeden sarf-ı nazar edemez. Bu vazifeyi ihmal eden kimliksiz kalır. Allah’ın en büyük emrini kulak ardı etmiş olur. Böyle bir kimsenin Müslüman kimliğini koruması mümkün değildir. Onun için her Müslüman gücüne, imkânına, ilmine göre bununla dertlenmelidir. Geçen yazımızın girişinde yer alan şu hadis-i şerifi bir kere de burada hatırlatmak isterim:

“… (Allah yolunda) mallarınızla, ellerinizle ve dilerinizle gayret edip savaşın.” (Neseî,1. Bab, 3045; Dârimî, Cihad, 38. Bab, 2436.)

III- YÜCE DİNİMİZİ MÜDAFAA YOLUNDA KARŞI ÇIKILMASI GEREKEN EN BÜYÜK İKİ TEHLİKE

Bizim “dinimizi müdafaa” ile kastettiğimiz, imanımızın muhafazası ve buna zarar veren cereyanlara karşı çıkılmasıdır. Yoksa dinin sahibi elbette ki Allah’tır ve onu asıl koruyacak olan da O’dur. (Bak: Hicr: 9.)

Dinimize, inancımıza yönelen iki büyük tehlike “küfür” ve “bidat”tir.

İmanı ve İslam’ı müdafaa vazifesi tabi olarak küfürden korkmayı ve sakınmayı da gerektirir. İmanın ölçüsünü ortaya koyan bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

“Üç haslet vardır; bunlar kimde bulunursa o kişi, imanın tadını tadar: Allah ve Rasûlünü, bu ikisinden başka her şeyden fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sev­mek. (Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra) küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”  (Buhârî, İman 9, 14, İkrah 1, Edep 42.)

Mümin kalabilmenin, imanının lezzetine ulaşabilmenin olmazsa olmaz şartlarından biri, küfürden korkmak ve ona karşı olmaktır. Kuran-ı Kerim’de küfürle ilgili pek çok ayet bulunmaktadır. Bunlardan birkaçı mealen şöyledir:

“(Resulüm!) İnkârda yarışanlar seni üzmesin; Onlar Allah’a hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah ahirette onlara bir pay murat ediyor; onlar için büyük bir azap vardır.  İmanı küfürle değiştirenler, şüphesiz Allah’a bir zarar veremeyeceklerdir. Onlar için elem verici bir azap vardır.” (Âl-i İmran: 176 – 177.)

“… İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, dünyada ve ahirette amelleri boşa gidenler işte bunlardır. Cehennemin dostları da bunlardır ve orada onlar devamlı kalıcıdırlar.” (Bakara: 217.)

“İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecektir.” (Nisa: 137.)

Bu ve küfürden bahseden diğer bütün ayet-i kerimeler, küfrün ebedî felakete sebep olacağını haber vermektedir.

Özellikle de iman ile küfür arasında gidip gelenlerden, bazen inanıp bazen küfre düşenlerden, Müslüman iken dinden çıkıp mürted olanlardan bahseden ve onların affedilmeyeceğini bildiren hükümler son derece düşündürücü ve korkutucudur. Hadiste de belirtildiği üzere küfre düşmek ateşe düşmek gibidir. Zaten küfre düşmenin sonu ateştir. O halde her mümin, bu büyük ve ebedî felaketten korunmak için imanının değerini bilmeli, onu korumalı, bu uğurda her şeyini ortaya koyarak mücadele etmelidir.

İslam’ı müdafaa yolunda korkulması gereken ikinci büyük tehlike de, bidat ve dalaletlerdir. Dalalet genel anlamda doğru istikametten sapmayı ifade eder. Bidat ise sonradan ortaya çıkıp ayet ve hadislere, topyekûn İslam’a ters düşen inanç, görüş ve uygulamalardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şu hadisiyle bidatlerin tehlikesine işaret etmiştir:

“Kim bizim işimizde / yolumuzda / sünnetimizde olmayan bir amel / bir ibadet yaparsa / bir hüküm verirse, o işi merduttur / reddedilir.” (Buharî, İtisam, 20; Müslim, Akdiye, 17,18)

Bu hadis-i şerif bize dinimizin herhangi bir kaide ve kuralına, inanç esasına, ibadetine, ameline vs. dinden olan herhangi bir şeye ters düşen bütün yaklaşımlara karşı çıkılması gerektiğini anlatmaktadır.

Keza aşağıdaki hadislerin mesajları da aynı yöndedir:

“Kim bidat sahibine saygı gösterirse İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Râmûz el- Ehâdîs, s: 599, 5569. Hadis.)

“Kim bidat sahibinden nefret ederek yüz çevirirse, Allah onun kalbini iman ve sükûn ile doldurur. Kim bidat sahibini o kötü bidatından alıkoyarsa, en büyük korku gününde (kıyamet günü) Allah onu korkudan berî kılar. Bidat sahibini kim küçümserse, Allah onu yüz derece yükseltir. Kim de bidat sahibine selam verirse yahut onu güler yüzle karşılarsa ya da onun sevdiği bir tarzda karşılarsa Muhammed’e (s.a.v.) indirilen Kitab’ı hafife almış olur.” (a.g.e., s: 551, 5039. Hadis.)

“Kim bidat sahibine korku verirse, Allah onun kalbini emniyet ve iman ile doldurur. Kim bidat sahibini (bidatinden) men ederse, Allah onu kıyametin çirkin manzarasından emin kılar. Kim bidat sahibini terslerse Allah onun cennette bir derecesini yükseltir. Kim de onunla karşılaştığı zaman güler yüz gösterip yumuşak davranırsa, Muhammed’e indirileni istihfaf etmiş (hafife almış) olur.” (a.g.e., s: 544, 4976. Hadis.)

Bu hadisler bize dinimizi bozmaya yönelik her türlü bidat girişimi karşısında tepkili olmamızı, bidatçiye Allah için buğzetmemizi ve ona karşı mücadele vermemizi emrediyor. Bidat hareketleri karşısında susmamızın, fikrî ve kültürel cihadı terk etmemizin ne büyük bir vebal olduğunu da öğretiyor.

İşte bu sebeple İslam tarihinde Sahabe Döneminden başlamak üzere bu tarz bidat fikir ve hareketlere çok büyük tepki verilmiştir. İslam âlimleri bidatlere karşı çok hassas davranmış ve asla müsamaha göstermemişlerdir. Bidat öyle büyük bir tehlikedir ki, ona “küfrün kapısı” da denebilir. Çünkü her bidat dinin aslî ve tabi yapısını değiştirme tehlikesi taşır. Ama bazı bidatler vardır, dalalet boyutunda kalır; bazıları da küfrü icap ettirir.

Peygamberimiz (s.a.v.) Âişe validemize (r.anha) şöyle buyurmuştur:

“Ey Âişe! Dinlerini bölen ve parçalar haline gelenler var ya! İşte onlar bu ümmetin bidat ve hevâ sahipleri ve dalalet ehli olanlardır. Onlar için tevbe yoktur. Ey Âişe! Her günah sahibinin tevbesi vardır. Yalnız hevâ, heves ve bidat erbabının tevbesi yoktur. Ben onlardan berîyim (uzağım), onlar da benden berîdir.” ( a.g.e., s: 664, 6290. Hadis.)

IV- İSLAM ÂLİMLERİNİN ÎFÂ ETTİĞİ TARİHÎ VAZİFE

İslam’a yönelen küfür ve bidat tehlikesine karşı çıkmanın en etkileyici örnekleri Kuran’da ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) hayatında mevcuttur. Bu müstakil bir araştırma konusudur.

İslam uleması da -Sahabe döneminden başlamak üzere- bu hususta üstlerine düşen vazifeyi tavizsiz bir hassasiyetle yerine getirerek İslam’ın bozulmadan günümüze kadar gelmesini sağlamışlardır.

Ulema içinde ilk reddiye yazanlardan biri Tâbiîn’den büyük veli, kâmil insan, Hasan-ı Basrî Hazretleridir. O, “Risale fi’l Kader” adlı reddiyesini Emevi Halifesi Abdülmelik b. Mervan döneminde, kaderle ilgili yanlış görüşlere karşı yazmıştır.

İslam âlimlerinin bozuk görüşlere karşı verdikleri mücadelenin en büyük delili, “Kelam İlmi”nin varlığıdır.

“Kelam İlmi” aynı zamanda bir nevi “Akaid İlmi” demektir. Bunun sebebi onun da dinin itikat esaslarını konu almasıdır.

Bazı kelamcılar bu ilmin sahası dışına çıkarak farklı konularla da ilgilendikleri için, kimileri nezdinde “Kelam İlmi ayrı, Akaid İlmi ayrı” gibi bir izlenim oluşmuş olsa da, bu iki ilmi birbirinden net bir sınırla ayırmak mümkün değildir. İtikattaki mezhep imamlarımız olan İmam Eş’ârî ve İmam Mâtürîdî’nin aynı zamanda birer kelamcı olmaları da bunu gösterir. İkisinin de bidat fırkalarına karşı yazdıkları reddiyeler vardır.

İmam Gazali Kelam’ı “ehl-i sünnet inancını koruyan ve onu bidat ehlinin eleştirilerine karşı savunan bir ilim” olarak tanımlar. ( Bak: el- Munkizu Mine’d Dalâl, Tercüme: Ahmet Subhi Furat, Şamil Yayınevi, 1972, İstanbul, s: 32.)

Bu sebeple birçok İslam âlimi Kelam ilmini öğrenmenin, İslam’a ters düşen bidat görüşleri bertaraf edebilmek için “farz-ı kifâye” olduğuna hükmetmiştir.

Kelam ilmini akılcılıkla eşdeğer kabul ederek onu bir nevi “Mutezile mesleği” gibi görüp gösterenler de olmuştur. Ama Cüveynî, Gazali ve Râzî gibi âlimler Kelam İlmiyle salt akılcılığı birbirinden ayırarak, bu ilmin müdafaasını yapmış, Kuran ve Sünnet’le bağdaşmayan bozuk akıl yürütme şekillerine ise sonuna kadar karşı çıkmışlardır.

Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz ki İslam âlimleri İslam’ın adeta “ilimle silahlanmış bekçileri, muhafızları”dırlar.

V- İSLAM ÂLİMLERİNİN KÜFRE VE BİDATLERE KARŞI YAZDIĞI REDDİYE ÖRNEKLERİ

Bu bölüme Cenâb-ı Hakkın Kuran’da gerçek âlimleri övdüğü şu ayet-i kerimenin mealiyle başlamak isterim:

“Allah, hak ve adaleti ayakta tutarak, kendinden başka ilah olmadığını bildirdi; melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar ettiler. (Evet) O’ndan başka ilah yoktur; O mutlak güç ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmran: 18.)

İmam Gazali âlimleri bundan daha fazla yüceltip medh u sena edebilecek başka bir söz olamayacağını söylemiştir ki hakikat de budur.

Çünkü İslam’ın, Asr-ı Saadetteki saflığıyla günümüze kadar gelmesi, vesileler açısından bakıldığında, bu âlimlerin Allah’ın varlığına, birliğine, İslam’ın hak olduğuna dair ortaya koydukları deliller ve İslam’a ters düşen fikir ve cereyanlara karşı yaptıkları reddiyeler sayesinde mümkün olmuştur.

İslam âlimleri tarafından yazılan reddiyeleri üç kategoride toplamak mümkündür:

1 - İslam Bünyesi İçinde Ortaya Çıkmış Bidat Fırkalarına Yönelik Reddiyeler.

Bu reddiyeler Kaderiyye, Cebriyye, Cehmiyye, Müşebbihe - Mücessime, Mutezile, Hariciler Şia gibi fırkaların ehl-i sünnet akidesine ters düşen görüşlerine karşı yazılmıştır. Hasan-ı Basrî’nin -yukarıda da ismi geçen- insanın iradesini ve dolayısıyla da sorumluluğunu ortadan kaldırmaya kadar varan kader anlayışını reddettiği “Risâle fi’l- Kader” adlı reddiyesi bunlara örnektir. Keza içlerinde İmam Azam Ebu Hanife’nin, Gazali’nin, Fahreddin er-Râzî’nin, son dönem âlimlerinden Mustafa Sabri Efendi’nin M. Zâhid Kevserî’nin, de bulunduğu daha onlarca hatta yüzlerce âlim de kader konusundaki yanlış görüşlere karşı reddiyeler yazmışlardır.

Kaderi inkâr, bidat fırkalarının görüşlerine tek bir örnektir. Bunun gibi onlarcası daha vardır. Ve onlar da tıpkı kader meselesi gibi, bugünkü tahrifatçıların ağız birliği yaparak okudukları teranelerin aynısıdır.

Bunu şunun için söylüyorum:

Bugünküler, “gelenek” dedikleri gerçek İslam’ı küçümseyip, “Yeni bir şey söylemek lazım” düsturuyla hareket ettiklerini ve yeni bir şeyler söylediklerini iddia etseler de, aslında yaptıkları hiç de bu değil. Evet, bu tahrifatçılar asla yeni bir şey söylemiyorlar, sadece eskiden gelen nakaratları tekrar ediyorlar. İslam tarihi onların hezeyanlarının benzerleriyle dolu… “Sene olmuş iki bin bilmem kaç…” diye başladıkları laflarda, gerçek Müslümanları akıllarınca “bin dört yüz yıldan beri aynı şeyleri tekrar edip gelmek”le suçluyorlar ama bilmiyorlar ki “esâtiru’l evvelîni / eskilerin masallarını” okuyup gelenler asıl kendileri!...

Burada dikkatimizi çekmesi gereken bir husus da şudur ki, geçmişte İslam uleması bu hezeyanların hiç birine “deli saçması” gözüyle bakmamış, oturup teker teker hepsine cevap vermiştir. Bugün de yapılması gereken budur.

2 - Diğer Dinlere ve İnanç Sistemlerine Yönelik Reddiyeler.

İslam âlimleri tarafından Brahmanizm’e ve özellikle de ehl- i kitaba karşı yazılalar reddiyeler gibi…

Mesela İmam Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd’in yaklaşık dörtte birini İslâm dışı dinlere ve düşüncelere ayırmış; Eski Yunan’dan başlamak üzere Sofistlerin, Dehriyyenin, Seneviyye’nin, Hıristiyanların vb. din mensuplarının Allah’ın varlığı, birliği, kâinatın yaratılmışlığı konusundaki yanlış inançlarını ele alıp cevaplandırmıştır.

İmam Bâkıllânî, “et-Temhîd” adlı eserinde tabiatçılara, Müneccime’ye, Seneviyye’ye, Mecûsîlere, Hıristiyanlara, Brahmanlara ve Yahudilere bozuk inançları üzerinden cevaplar vermiştir.

Brahmanizm’e dair ilk reddiyeyi yazan ise İmam Şâfiî’dir. Reddiyesinin ismi “Tashîhu’n-nübüvve ve’r-red ale’l-Berâhime”dir.

3 - Son Dönemlerde Ortaya Çıkan Sapkın Ekollere Karşı Yazılan Reddiyeler. 

Bunlar da Bahâîlik, Vehhâbîlik ve Kadiyânîlik gibi sapkın fikir akımlarına karşı yazılan reddiyelerdir.

Mesela Vehhabiliğin kurucusu Muhammed b. Abdülvehhâb’a, “Kitâbü’t-Tevhîd” adlı kitabındaki fikirleri için ilk reddiyeyi yazan kişi, bizzat kendi kardeşi Süleyman’dır. Eserin adı “es-Savâ’iku’l-ilâhiyye fi’r-red ale’l-Vehhâbiyye”dir.

Şimdi de birkaç reddiyeyi, müellifleriyle birlikte kısaca tanıtalım:

- er-Red ale’z-Zenâdıka ve’l-Cehmiyye:

Ahmed b. Hanbel’in Selef akîdesiyle bağdaşmayan görüşleri çürütmek için yazdığı eseridir.

Eserde ayetler arasında çelişki bulunduğunu iddia ederek Müslümanları Allah’ın Kitabı hakkında şüpheye düşürmeye çalışan “zındıklara” cevap verilir. Önce iddialar zikredilir, sonra çürütülür. Bu yapılırken karşı tarafın “delil” diye sunduğu argümanlar değerlendirilir, aynı şekilde müellif kendi delillerini de sıralayarak tezini bunların üzerine bina eder. “Kuran’ın Allah kelamı olup mahlûk olmadığı” meselesi de eserde cevaplanan konular arasındadır.

- Tehâfütü’l - Felâsife

Gazâlî’nin, Meşşâî felsefesini ve Yeni Eflâtuncu sudûr nazariyesini çürütmek amacıyla yazdığı eserdir.

Gazalî felsefenin Müslümanlara verdiği zararı görünce, onunla mücadele edebilmek için onu iyice öğrenmesi gerektiği kanaatine varmış ve tam iki yıl felsefe külliyatı üzerinde çalışmıştır. Ardından bir yıl boyunca da tespit ettiği bazı hususi meselelere yoğunlaşmış ve önce felsefenin amacını ve konuya olan hâkimiyetini ortaya koymak adına Makâsıdü’l - Felâsife’yi, ondan hemen sonra da filozofların tutarsızlıklarını ispatladığı bu Tehâfütü’l - Felâsife’yi yazmıştır. Bu eserde filozofların yirmi görüşü değerlendirilir. Gazali onların bu görüşlerin on yedisinde bidata, üçünde de küfre düştüklerini söyler. Bu üç konu onların “âlemin ezelîliği”, “Allah’ın sadece küllîleri bildiği” ve “ahiret hayatının ruhanî olduğu” şeklindeki iddialarıdır.

- Fedâihu’l-Bâtıniyye

Bu eser de yine Gazalî’ye aittir. Bâtıniyye gruplarının görüşlerini reddetmek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu reddiye hakkında söylenebilecek çok şey olsa da, bize göre en calib-i dikkat olan özelliği, Gazali’den bu eseri yazmasını “bu tür bozguncu faaliyetlere karşı devlet eliyle yürütülen mücadeleyi ilmî bakımdan da desteklemek” maksadıyla Abbasi Halifesi el-Müstazhir-Billâh’ın istemiş olmasıdır.

Benzer şekilde maneviyata saldırının ayyuka çıktığı günümüzde de devlet büyüklerimiz, “devleti”, “milleti”, “vatanı” ve “bayrağı” koruma adına, bu faaliyetleri etkisiz hale getirecek idarî ve hukukî tedbirler almalı; ehil olan ulemayı bu tahrifatçılara ilmî cevaplar vermeleri için teşvik etmelidirler. Bu onların hem Allah’ın rızasına, Resulünün hoşnutluğuna ve hem de milletimizin takdir ve teveccühüne mazhar olmalarını sağlayacak manevi, milli ve tarihî bir vazifedir.

- Tuhfe-i İsnâaşeriyye

Abdülazîz ed-Dihlevî’nin Şîa inancının eleştirisine dair Farsça eseridir.

- İzhârü’l-Hak

Rahmetullah el-Hindî’nin Hıristiyanlığa reddiye olarak kaleme aldığı eseridir.

Ulemanın reddiyelerine daha birçok örnek verilebilir. Ama biz bu kadarla iktifa ediyoruz.

Toparlayacak olursak;

Allahu Teâlâ Kuran-ı Kerim’de “Kuran’ı / dinini koruyacağını” haber vermiştir. (Hicr: 9.)

Elbette ki dini koruyan, kendi kuvvet ve kudretiyle Allah’tır. Ancak Sünnetullah gereği, bu korumanın zahire aksediş cihetindeki vesileler, umera, ulema, insan-ı kâmiller, Allah dostları ve İslam uğruna mücahede eden bütün Müslümanlardır.

Bu vazifeyi yapmak bir “mükellefiyet” olduğu gibi, aynı zamanda “en büyük şeref”tir.

Dolayısıyla bu vazifeyi yapmayan hem mükellefiyetini ihmal ettiği için mesul olur, hem de bu şereften mahrum kalır.

Mesela Müslüman Türk milleti bunu yapmazsa Allah bu şerefi Pakistanlıya, Endonezyalıya vs. başka bir topluma verir. Böylece bu yüce milletin evlatları olarak biz bundan mahrum kalırız.

Hiç reva mıdır ki tarih boyunca “Asakirullah / Allah’ın askerleri” olan bu yüce millet, geldiği son noktada zelil, mağdur ve bedbaht olsun…

Bunu istemiyorsak -ki elbette ki istemeyiz- yazının girişindeki hadiste haber verilen tehdide de maruz kalmamak, bilakis yüce İslam’ın izzet ve şerefiyle şerefyâb olmak için bu müdafaayı yapmak zaruridir, şarttır.

İşte bizim tahrifatçılara reddiye yazmamızın sebebi de bu ve bir önceki yazımızda sıraladığımız delillerdir.

Her müminin kendi güç ve takati nispetinde dininin müdafaacısı ve muhafızı olmak mecburiyeti vardır.

Yazımızı Rabbimizin haber verdiği şu müjdeyle sonlandıralım:

“Gevşemeyin ve üzülmeyin! Eğer (gerçekten) mümin kimseler iseniz, en üstün olanlar sizsiniz!” (Âl-i İmran: 139.)

 

Yorumlar