544 Defa Okundu

Son yılların popüler ifadesidir, Z kuşağı ifadesi. Bu husus bizi, bu kuşağı yaşayan genç kesimden ziyade, kavramlar üzerinde yoğunlaştırıyor. Böylece; dikkatler de esas konunun dışına itiliyor. Yine bir ıskalamanın eşiğindeyiz. Z kuşağı ifadesinin yabancı literatürler üzerinden yeni bir tartışma oluşturması, bizi kendi içimizde yaşayacağımız, yeni bir boğuşmaya çekiyor. Maalesef; üstesinden gelemediğimiz bu olguyu, bilincimizde masaya yatırıyor ve kısmen aşmış algısına kanıyoruz. Kanma vesilesiyle, zihinlerimizde kanıksamanın temellerini atmış oluyoruz. Sonrasında ise sorunları, daha meşru bir zeminde ele alıp, makul hale getiriyor ve kabulleniyoruz. Sorunlar çözülmüyor, başkalaşıma uğruyor. Zihinsel anlam bloklarımızın bağlamından kopuyor. Ve devamında, kimseyi çok da rahatsız etmeyen yeni bir süreç doğuyor. 

Elbette; bu kuşağa Z kuşağı demeyelim. Pekâlâ ne diyelim?

Eğer; diyecek bir ifade bulamıyorsak, kavram kabullerimizi var eden “parametrelere” bakmalıyız. Kabul değerlerimizde bir sorun olduğunu görmeliyiz. İşe, buradan başlamalıyız. Kısaca; yaşadığımız ve yaşadıklarımızı ifadelendirdiğimiz kavramlarımız bize ait olmalıdır. Ve; yeni kavramları da kendimiz oluşturmalıyız. Kavramlar; yaşadığımız, paylaştığımız ve seyrettiğimiz medeniyetin içerikleri gibidir. Kendi içeriğinden yoksun bir toplum; bozulmaya, başka toplumların uzantısı haline gelmeye mahkûmdur.

Z Kuşağı Kimliği:

1997-2012 yılları arasında dünyaya gelmiş bir nesil, günümüzün gelişen sosyal ve ekonomik gerçekliği sonucunda “Z kuşağı” ismini aldı.

İçinde bulunduğumuz imkan ve şartlar, onları farklı bir sosyal çevreyle karşı karşıya getirdi. Çevresel etkileşimleri  ve önceki nesillerle olan farklılıkları sonucu çizdikleri profil, gençleri, benzer karakterler halinde aynı kümenin içinde topladı. Ve bu gençlik, kendini ifade etme biçimini keşfetti. Bu yönleri, onların anne ve babasından miras kalmamıştı. Özel bir eğitime de tabi tutulmamışlardı. Sürecin içine doğmaları, onları;  teknolojik gelişim ve bilişimin etkileyici gücü vesilesiyle dönüştürdü. Sosyal mecralara adapte olma kabiliyetlerini kullanarak kendilerini buldular. Bilgiye ulaşma hızı arttı. Ulaşım hızı artınca; bilginin kullanılması, daha cari hale geldi. Bilgiye bakış, insani yatırımdan (erdemden) ziyade araçsallaştı. Bilgi, her an kullanıcısını bekleyen bir araçtı artık. Bu araç, hedefe ulaşmada gereklilik olarak görülüyordu. Pek tabi, hız faktörü de bilginin kullanım ve sonuç alma potansiyelini etkiliyordu. Dolayısıyla; tahammülsüz, sonuçlara boyun eğen, otoriter olmayan bir nesille mutabık kalmak, geleneksel bakışla da uyuşamadı. 

2.Dünya Savaşı ile birlikte olumsuz etkilenen nüfus popülasyonu, savaş sonrası insanlığı sessizliğe bürümüştü. Nitekim; 1965 öncesi nesil, günümüzde sesiz bir nesil olarak anılır. Zira; o jenerasyon, savaşlarda perişan ve bastırılmış bir psikoloji üzerine yaşamıştı. 1945 sonrası dünyanın yeniden inşâsı için kollar sıvanmıştı. Yeniden yapılanan finans sistemi, hiçbir gerçek değere bağlı kalmaksızın, ihtiyaçları karşılayacak parayı vaat ediyordu. Toprak, hazırdı. Sermaye; yani basılabilir para işi de tamamdı. Aslolan ihtiyaç ise; insan gücü, yani emekti. Bu bakımdan “emek” çok kıymetli bir değerdi. Zamanın yükselen değeri, 2. Dünya Savaşı sonrası yıllarda “emek” haline gelmişti. (1946-1964)

Bu yıllar doğumların patlama noktasına geldiği yıllardı. Ciddi derecede nüfus artıyordu. Öyle ki; bu dönemler, jenerasyon açısından, "bebek patlamaları" dönemleri olarak anılır.

Özetle; her dönemin kendine özgü, demografik eğilimi ve ekonomi politik bir anlayışı olmuştur hep. Ancak; kuşaklar üzerinde etki eden esas unsur; içerik üretme, toplumsal etkileşim,  bilimsel ve teknolojik gelişme, enerji ve finansal paradigmalardır. Günümüzde de;  mevcut anlayışla birlikte gelişim ve etkileşimlerin yeni bir kabuk değiştirme sürecinden söz edebiliriz.

 

Yorumlar