2008 Defa Okundu

1940’lı yılların Rusya’sında parti üyesi hatip konuşuyor.

Bu yıllar komünizmin en dehşetli yıllarıydı. Komünizmin “dehşetsiz” yılları hiç olmadı ama reklamı çok “salçalı” yapıldığından bizim memlekette bile gerek Milli Mücadele döneminde ve gerekse sonraki devrelerde gençlerimizin bir kısmı bu tuzağa düştü.

Sadece Rusya’da değil dünyanın pek çok memleketinde gençlik heba olmuştu komünizm uğruna.

Bizim memlekette o yıllarda “nasibini” almıştı.

Mesela hala “Türk şairi” olarak reklamı yapılan biri vardı. 1951’de Türkiye’den kaçıp iltica ettiği Moskova’da diyordu ki, “Stalin benim için çok mühimdir. Gözümün ışığı, fikirlerimin kaynağıdır. Beni Stalin yarattı”.

İfadeye dikkat: “Beni Stalin yarattı”.

2020’de bile hala bazı çevreler bu sözleri söyleyen kişiyi “Türk şairi” şeklinde reklam yapmaktadırlar.

Üstüne üstlük bu kişi kendini Türk olarak görmemesine rağmen.

Nitekim ölümünden iki sene önce Komünist şeflerinden birine yazdığı mektubunda Nazım Hikmet “19 yaşımdan beri yalnızca kalbim ve kafamla değil geçmişimle de Sovyetler Birliği’ne bağlıyım” diyordu.

İşte buydu “Türk şairi” olarak reklam edilen Nazım Hikmet.

İki defa Rusya’ya kaçan ve oradayken; Büyükelçimizin “Türkiye’ye dönmeni ve ülkemizin evlatları senden hizmet bekliyor.”  isteğine,  “Türkiye’de 30 sümüklü çocuğu okutmak hiç aklımdan geçmiyor. Ben Rusya’yı sevdim.” diyen Nazım Hikmet “Türk şairi” öyle mi?

Türlüğün tarifi değişti de haberimiz mi yok?

Bizim ülkemizde tuhaf bir âdet var.

Bazılarımızın “hoşgörülü” olmak uğruna atmadığı takla kalmıyor.

Parlamenter sistemin son Başbakanı Binali Yıldırım da sıkça bu “kişinin” şiirini söylerdi.

Tuhaflık dedik ya.

İşte öyle.

Mevzuma dönüyorum:

Ne diyorduk?

1940’lı yılların Rusya’sı diyorduk.

Hatip kürsüde konuşuyor da konuşuyor.

Diyor ki, “Ülkemizin sosyal ve ekonomik seviyesi her gün yükseliyoooooor.  Yollar yapıyoruuuuuuz.  Köprüler inşa ediyoruuuuuz”.

Konuşma böyle uzayıp gidiyor.

“Nutuk” tamamlandıktan sonra hatip, dinleyicilere dönerek “Sorusu olan var mı?” diye sordu.

“Nutuk” demişken küçük bir parantez açayım:

“Nutuk” denilince iki meşhur kişi gelir. Birin M. Kemal Paşa diğeri Said Nursi.

Birincisi 1927’de CHP’nin ilk kongresinde (Ama bu kongre 2. Kongre sayılır) M. Kemal Paşa’nın yapmış olduğu uzun konuşmadır. Bu konuşma kitap haline getirildi. Size tavsiyem 1927 baskısını okuyun. Daha sonraki baskıları “çakmadır”.  Özellikle 1960 yılından sonraki baskılarda dil bozuktur ve uydurukça hâkimdir. Mesela “muharebe” ve “harp” kavramlarının karşılığı olarak “savaş” kelimesi kullanılmıştır. Halbuki “savaş” kelimesinin  karşılığı “harp” olabilir. Fakat “muharebe” kelimesinin karşılığı “savaş” olur mu?

İşte böyle bir sürü yalan-yanlış “çakma” kelime ile metin anlaşılmaz hale getirilmiştir.  

“Nutuk” delince ikinci akla gelen Said Nursi’nin 1908’de Selanik’te yapmış olduğu konuşmadır.  İttihatçıların âlây-ı vâlâ ile ilan ettirdikleri ve adına “Meşrutiyet” denilen ve bizim mektep kitaplarımızda “II. Meşrutiyet” başlığı ile halen okutulmakta olan bu vaka 1935 yılına kadar “bayram” olarak “kutlanmıştır”

Parantezi kapatıyorum.

Ne diyorduk?

Komünist partisi üyesi “hatip”  memlekette her şeyin “muhteşem” olduğunu ballandıra ballandıra anlatmış ve konuşmayı tamamladıktan sonra kendinden emin bir  şekilde dinleyicilere “Sorusu olan var mı?” dedi.

Ön sıralardan ufak-tefek birisi parmak kaldırdı ve şöyle bir soru tevcih etti: “Bizde her şeyin mükemmel olduğunu söylediniz. Ama peki niye et yok?”

Komünist partisi üyesi “hatip” bu soru karşısında afalladı ama çabuk toparladı ve şöyle  dedi: “Yoldaş, bu zor bir soru. Gelecek sefere bunun cevabını vereyim.”

Üç gün sonra tekrar toplantı oldu ve aynı hatip kürsüye geldi aynı nakaratlar tekrar etti ve  konuşmasının sonunda “Var mı sorusu olan?” diyerek gözlerini dinleyiciler üzerinde kibirlice gezdirdi.

Dinleyiciler içinde orta sıralardan biri parmak kaldırdı.

Komünist partisi üyesi “hatip” “buyurun” dedi ve ilave etti: “Herhalde niçin et bulunmadığını soracaksınız?”.

“Hayır, geçen toplantıda size soru soran arkadaşımızın nerede olduğunu soracaktım.” dedi.

Bunu niye anlattım?

Memlekette her şeyin “mükemmel” olduğunu söyleyenler var.

Basın toplantılarında soru soran gazeteciler var mı bilmiyorum.

“Sorulması gereken” soruları tevcih edenler var mı onu da biliyor değilim.

Mesela sosyal mesafenin gündemde olduğu günlerde (şimdi de öyle) 10 Kasım törenlerinde devlet erkanının sosyal mesafeye “niye dikkat edilmediğini” soran  gazeteci hiç oldu mu?

Bildiğim  kadarıyla olmadı.

Bilgim dışında böyle bir soru tevcih edildiyse,  bendeniz cevabını merak etmekteyim.

Merak hürriyetime istinaden cevabını beklemekteyim.

Soru “tevcih etmek” mühimdir.

Zira “Soru ilmin yarısıdır” buyurur sevgili peygamberimiz.

Yani soru tevcih etmesini bilmek, öğrenmenin sayfalarını aralar.

Sonuç olarak memleketimizde hem gazeteye, hem gazeteciye ve hem de soru tevcih eden gazetecilere muhtacız.

 

 

Yorumlar