496 Defa Okundu

                           Yahudilerin Tarih Sahnesine Çıkışları

             Yahudi milletinin ilk yaşadığı toprak parçası olarak Irak’ta Ur şehri ve cıvarı bilinir. Buranın hakim unsuru Keldanilerin baskılarına dayanamayan Yahudilerin peygamberi Hz. İbrahim’e “kurtuluş için” denilerek, buradan göç ile Tevrat’ta “ Vaat Edilmiş Toprak” tanımlaması yapılan, Filistin’e göç emri verilir. Bu emrin verilişi Tevrat’ta şöyle yer alır: “O gün Rab (Allah)  Abrahama’la (Hz. İbrahim)  akdedip (antlaşma yapıp) dedi: Mısır Irmağından (Nil) Büyük Irmağa (Fırat) kadar olan diyarı senin zürriyetine  (Yahudi kavmi -ırkı)  verdim.” (Tevrat Tekvin Kitabı. Bab: 13 ) Bu emrin verildiği tarih olarak M. Ö 2000 yılları cıvarı tahmin edilmektedir.

        Kavmini toplayıp yola çıkan Hz. İbrahim’in ilk uğrak yeri  Urfa olur. Burada kavmi ile bir müddet kalır. Bölgeye hakim  Kral Nemrut’un zulmüne dayanamayarak tekrar yola çıkarak, nihai yerleşim yeri vaat edilen Filistin’e gelir. Burada da yerliler Filistiler (Avrupa’ da  bunlara izafetin buraya “Palestine - Filistin memleketi” demişlerdir),   Kenaniler ve daha başkaları  devletleri veya krallıkları ile hakimdir. Bu sefer de bunların baskılarına dayanamayarak Firavunların  memleketi Mısır’a göç ederler. Burada yaklaşık 500 yıl hayat sürerek çoğalırlar. Bu çoğalmaları, Firavunların yönetimini rahatsız edince, Firavun Ramses II zamanında (M. Ö. 1304 – 1237) olduğu tahmin edilen bu sefer de onun zulmü ve baskı yönetimine maruz kalırlar. Firavunu hem hak yola davet ve hem de kurtuluşları  için Hz. Musa onlara peygamber olarak gönderilir. Yola gelmeyen ve  Firavunun zulmüne dayanamayan Hz. Musa bütün kavmini toplayarak, yeniden “Vaat Edilmiş Toprak” a doğru yol almaya başlar. Firavun Ramses  II, onu kavmi ile birlikte yok etmek için ordusuyla arkasına düşerek, Tevrat’ın yanında Kur’an -ı Kerim’de de yer alığı üzere (El- Kasas suresinde) Hz. Musa Kızıldeniz’i “Mucizevi” (denizin yarılıp karşı tarafa  geçilmesi) olarak geçerek kavmini kurtarır. Onu takibe  devam eden Firavun da denizin tekrar birleşmesi ile ordusu ile boğulur ve yok olur.   

  1. Musa’dan sonda Filistin’de çoğalan ve bunun sonucu buraya hakim olmaya başlayan Yahudiler, yerli yönetim halkı Filistiler ve diğerlerriyle sürekli savaşarak onların yerlerine  kendi krallıklarını kurmak isterler ama  her defasında yenilirler. En sonunda ilk Yahudi kralı olacak olan  Saul’a yenilirler (M. Ö. 1020 – 1004). Onun ardından, bütün Yahudi kabilelerini  birleştirerek “Birleşik Yahudi Krallığı” nı onlara peygamber olarak gönderilen Hz. Davut kurur. Krallığının  başkenti olarak Kudüs’ü o kurar ve sarayını burada adına “Sion” denilen tepelik hakim bir yere yapar. Bu sebepten, Yahudiler, Filistin’de devletlerinin “ilk kurucusu” olarak Hz. Davut’u kabul ederler ve ona hep “Milli Kahraman” gözüyle bakarlar.(Şemsettin Günaltay, Yakın Şark  III Suriye ve Filistin,  Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1947, s. 320)
  2. Davut vefat edince yerine Hz. Süleyman geçer. Krallığın sınırlarının onun zamanında en geniş sınırlarına ulaştığından ve bu cümleden olarak, Sina yarımadası, Ürdün, Lübnan, Suriye’nin ortaları Fırat ve hatta Orta Toros dağlarına kadar geniş bir alanı kapsadığı rivayet edilir. Kudüs’te, bugünkü Mescit-i Aksa caminin yerine veya  yanına yaptırıldığı üzerinde durulan   Yahudilerin  ibadethanesi meşhur “Süleyman Mabedi” onun tarafından  yaptırılır. (Celal Tevfik Karasapan, Filistin ve Şark -ül Ürdün, C.I, Ahmet İhsan Matbaası, İstanbul, 1942,  s. 33)
  3. Süleyman vefat edince kralık, Yahudi kabilelerinin iç çekişmeleri sonucu ikili ayrılır. (M.  Ö. 930). Kuzey’de 10 kabile “İsrail Krallığı”, Güney’de ise 2 kabile   başkenti Kudüs olan “Yahudi Krallığı” nı  kurarlar. Yahudilerin  parçalanması, onların “felaketleri” ne sebep olacaktır. 

     Önce bunların üzerine  Babil Kralı Nabukudurussur  M. Ö. 586’da yürüyerek, krallıkları yıkmak suretiyle Yahudileri  ülkesi Babil’e (Irak) sürgüne gönderir ve Süleyman Mabedini de yıkar.  İran Kralı  Cyrus,    M. Ö. 539’da  Babil Krallığın yıkınca Yahudileri Filistin’e geri gönderir. (Bugünkü az çok İran –İsrail devleti dostluğu  buradan kaynaklanır)  Krallıklarını  burada yeniden kurarlar ve Süleyman Mabedini de yeniden inşa ederler. Bu sefer de “kendilerine  yıllık  vergilerini  ödemeyerek isyan etmek” gerekçe gösterilerek Roma İmparatorunun hışmına uğrarlar. Romalı General Titus, isyan eden Yahudileri bastırmak için ordusu ile M. S. 67’de  Filistin’e gelerek, Kudüs’ü yakıp yıkar;  Süleyman Mabedini yerle bir eder ve  M. S. 132 – 135’de Yahudiler bütünüyle Filistin’den sürülerek  dünyanın dört bir tarafına dağılmaya başlarlar. (Günaltay, C.III, s. 390)

      Yahudiler, bu göçlerini tarihlerinde hep  “Dağılma Devirleri” olarak anlatırlar veya “Disporaya Çıkış” (Dünyanın muhtelif şehirlerinde adlarına “Getto” denilen “Toplu olarak bir Yahudi mahallesinde yaşamak” derler). Buralarda hahamlarının idaresinde, dinleri ve milliyetlerini  hiçbir zaman unutmazlar ve adına “Sabbat ayini” denilen her cumartesi ayinlerinde (bizim Cuma’mız benzeri)  her seferinde  yeniden Filistin’ e dönme ümitlerini canlı tutmak için dualarını sürekli olarak “Gelecek Yıl Kudüs’te Buluşalım” ifadesini en son olarak tekrarlamak suretiyle  bitirirlerdi. (Rıchard Allen, Imperialism and  Nationalism   in the Fertile  Crescent, Oxford University Press, London, 1956, s. 189) Bu özlem ve inanca göre, Hz. Davut’un soyundan gelecek bir Mesih (İlahi Kurtarıcı) dünyaya dağılmış bütün Yahudileri toplayıp Filistin’e yeniden getirmek suretiyle krallıklarını burada diriltecekler,  “kurtuluşları” bu şekilde gerçekleşecektir.(Max I. Dimont,  Jews God and History,  A Sıgnet Book, New York , 1962, s. 268) Yahudilerin bu “ilk dönem kurutuluş emeli” ne “Mesihçi Gelenek” veya  19. Asırda ise “Mesihçi Siyonizm” denilmiştir.

                                           Siyonist Irkçılığın Hortlaması

     İşin esasına  bakılırsa, tarihte “Siyonist Irkçılık” daha Filistin’de Yahudi krallıkların   kurulmaya  başlandığı  zamandan  M. S 132’ye kadar hep “ırkçılık ve bir ırkın üstünlüğü” etrafında cereyan etmiştir. Zaten Muharref Tevrat’ da (İncil gibi asliyetini kaybetmiş ve sonradan yazılmış Tevrat)  da hep “Yahudilerin bütün ırkların en seçkini ırk oldukları ve bu sebepten bütün milletlere  onların hükmetmesi” gerektiğine  dair çok sayıda ifadeler vardır. 

      Zaten Yahudiler, önce  Ur şehrinden ve sonraları ise Mısır’dan Filistin’e, “İçinde hiçbir Yahudi’yi önceden barındırmayan Filistin” olarak gelmişler, gelişleri ile birlikte azınlıktan çoğunluğa geçtikten sonra, bu sefer de burasının yerlileri 7 çeşit ırkı  “üstün ırkçılıkları” gereğinden olarak bir nevi, günümüzün İsrail Devleti bünyesinde yaptıkları gibi  terör olayları ile “soykırım” a tabi tutup onları topyekun burada yok etmek suretiyle  Filistin’e  hakim olmuşlardır. Bu cümleden olarak, bunu “itiraf” kabilinden de Muharref   Tevrat’ta şunlar yer alır: “Allah Rab, mülk olarak almak için gitmekte olduğun  diyara (Vaat Edilmiş Toprak Filistin’e) seni götüreceği ve senin önünde çok milletleri, Hittileri ve Girgaşileri ve Amorileri ve Kenanlıları  ve Perizzileri ve Hiviileri ve Yebusileri ve senden daha büyük ve kuvvetli 7 MİLLETİ KOVACAĞI   ve Allah Rap onları senin önünde ele vereceği ve sen onları vuracağın zaman, ONLARI TAMAMEN YOKEDECEKSİN,  ONLARLA AHDETMEYLECEKSİN VE ONLARA   AÇIMAYACAKSIN VE ONLARLA HISIMLIK ETMEYECEKSİN, kızını onun oğluna vermeyeceksin  ve onun kızını oğluna almayacaksın… Çünkü sen Allah’ın Rabbe  mukaddes bir kavimsin; Allah’ın Rab,  yer yüzünde olan  bütün kavimlerden  kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti.” (Tevrat, Teşniye Kitabı, Bab: 7)

     Görülüyor ki, günümüzde adına, bir milletin diğer milletlerden   kendi ırkının üstünlüğünü ortaya koymaya yönelik ve bunu “siyasi yapılanmak” a da taşıdığı halde,  ifadesini bulan “Saf Kan Doktrini” tarihte en erkenden olarak Yahudilerin   Filistin’de “İlk Dönemi” denilen dönemlerinde ortayla çıkmış ve günümüzde bile Yahudiler buna “inatla bağlı olmak” a devam ettikleri için de zaten günümüzün dünyasında  neredeyse “tek başına varolan ”dan  olarak da “Siyonist Irkçılık” veya “Siyonizm Irkçılığı”  1975’de Birleşmiş Milletler Teşkilatı  tarafından “tescillenmek” suretiyle resmen  kabul edilmiştir.

         Günümüz de yansıdığı halde “Siyonizm Irkçılığı”  tarihte kendisini 19. Yüzyılın ortalarından  itibaren göstermeye başlamıştır. “Siyonizm” kelimesinin etimolojisi anlatılacak olunursa, adı geçen yüzyılda “Siyon” veya “Sion-Zion” kelimesini ilk defa kullanan 1886’da Yahudi yazar Nathan Brinbaum olmuştur. (Joseph Dunner   The Republic of Israel  ıts History an ıts  Promise, McGrand Hall Book Company. Inc. New York, 1950, s. 22)

      Hatırlayacağınız üzere “Siyon” kelimesi, Hz. Davut’un Kudüs’te sarayını yaptırdığı bir tepenin adıdır. Bu ad, ona izafeten Yahudilerce “kutsal” ve emelleri  olan “Filistin’e geri dönmek” de “kutsal emelleri” olduğu için bu emele kısaca  1886’dan itibaren “Siyonizm” denilmeye başlamıştır. “Gerçekten Siyonizm, basit anlamıyla ‘Siyon’a  geri dönüşte eski bir  ideoloji için yeni bir isimdir.  O, hakikatte Kudüs’e  bir geri dönüştür… ‘Vaat Edilmiş Toprak’a  geri dönmek düşüncesidir.” (Dimont, Jews God and History,  s. 393)

  1. yüzyıl tarihe, 1789 Fransız İhtilalinin “Milliyetçilik fikirleri” nden etkilenerek “Milliyetçilik  Asrı” olarak geçmiştir. Bu zamanda, geçmiş çağların “Ümmetçilik” esasına dayalı imparatorluklar  rejimleri yıkılmaya başlayarak “Ulus Devletler” geleneğinin başlangıcından olarak,  bir ırk veya milletin anavatanında  üstünlüğü inancıyla,  kendi “milli devleti” ni kurarak hakim olması için adlarına  Slavcılık, Elenizm, Cermenizm, İtalyanizm vb. ırkçı cereyanları  ve akabinde “ulus devletler” den olarak 1830’da   Yunanistan   1841’ de Mısır, 1861’ de İtalya, 1870’de Büyük Almanya  1878’de Bulgaristan   vb. milli devletleri anavatan tabir edilen topraklarda bağımsız devletler olarak  kurulmuşlardır.

   İşte bu süreç, Yahudileri de çok yakından etkileyerek, onların  artık bundan söyle “Mesihçi Siyonizm” geleneğini bırakarak “Siyasal Siyonizm” e yönelmeye  doğru savrulmaya yol açmıştır. Buna, artık bundan böyle  “Yahudisiz Filistin’i yeniden ele geçirip burada Yahudi  Krallığını (veya bugünkü İsrail Devleti’ni)  yeniden kurmaya yönelik olarak” denilerek “Siyonist Irkçılığın Hortlaması” tabiri kullanılmaya başlanmıştır.

                    I.Dünya Siyonist Kongresi ve Basel Programı 28 Ağustos 1897

       Her defasında, Yahudilerin  “Vaat Edilmiş Toprak” Filistin’e dönüşleri hiçbir zaman durup dururken ve kendiliğinden olmamıştır. Hatırlanacağı üzere ilk defa Ur şehrinden buraya gelişleri Keldanilerin, Mısır’dan buraya gelişleri ise  Firavunlar yönetimlerinin baskıları ve zulümleri sonucu olmuştu. İşte Yahudilerin, 19. Asrın başlarında itibaren  Filistin’e  yeniden geri dönmek istekleri, Avrupa’da ortaya çıkan ve adlarını “Pogromlar” (Çeşitli Avrupa ülkelerinde Yahudi katliamları) denilen üzerlerindeki zulüm,  baskı ve katliamlarla göstermeye başlamıştı. Bunlar önce kendisini, 1880’li yılların başında Rusya’da gösterdi  ve 1895’de Fransa’da “Dreyfus  Olayı” ile zirve yaptı.  Katliamlar sonucu, 1882’den  Rusya’dan Filistin’e “Yahudi göçleri” başladı. Bu Yahudi göçünü,  “Filistin’de eskiden beri varolan 5 bin kişilik azınlıktan, burasının asıl sahipleri ve nüfuzları 1  milyonu aşkın Araplara nazaran çoğunluk haline geldikten sonra, isyan ederek bunları burada ırkçılık ve ideolojik tercihler duygularıyla bilinçli olarak  katletmek (soykırım)   veya göçe tabi tutmak suretiyle tarihteki Yahudi devletini kurmak” olarak değerlendiren  Sultan II. Abdülhamit, bu göçleri 1883’den itibaren yasakladı.

       Rusya ve Fransa’daki “Yahudi zulmü ve katliamları” nın derin etkisinde kalan Viyanalı hukukçu  Theodor Herzl,  “Dünya Siyonist Teşkilatı” nı kurarak, “Yahudi Meselesi” ne bir çözüm bulmak için 29 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde “I.Dünya Siyonist Kongresi’ni topladı. 17 ülkeden 240 delegenin katıldığı toplantıda, Yahudilerin artık bundan böyle ite-kalka çeşitli milliyetlerin içleri ve ülkelerde yaşayamayacaklarından  bahisle, onların da kararlaştırılacak  bir “anavatan” toprağında “normal bir millet” haline gelerek içinde toplanacakları bağımsız bir devlet olmaları üzerinde durulurken, “yerleşilecek toprak” olarak da zaten eskiden beri hayalleri ve emellerinde  olan o günlerde “Yahudisiz Filistin”  üzerinde karara vardılar. Kongre sonunda 4 maddelik bir “Basel Programı” yayınlandı. Esasını, “Yahudi Milli Yurdu” haline getirilmesinde karar kılınan buraya, “Kolonizasyon Esasları” na göre Yahudi göçlerinin teşviki ve bunu finanse için bir  fon kurulması, Büyük Devletler ve özellikle de  Filistin, merkezi Kudüs olan  Osmanlı’nın Şam Vilayetine bağlı bir ilçe olduğu için   Sultan  II. Abdülhamid’den göç için izin alınması yanında, diğer Büyük  Devletlere de müracaatla  onların da desteklerinin alınması,  Yahudilerin  milliyetçilik  duygularının kuvvetlendirilmesi  kararları   teşkil ediyordu. (Nahum Solokow, A History Zionism 1600 – 1918,  Ktav P. House Inc. ,. New York, 1969, s. 298 – 299)

      Böylece, Siyonist Kongresi ve Basel Programı’yla dünyaya  “Yahudi Devleti” nin kurulması için bir “adres” verilmiş olunuyordu. Bu kongreyi bir “Millet Meclisi” ve programını bir “Devlet Kurucu Program” olarak değerlendiren Herzl, hem de  bu devletin kurulması iççin “50 yıl içinde kurulabilir” gibi (1898 – 1948) bir “projeksiyon planı” da  vererek, hatıralarında bununla “Kağıt üstünde veya sürgünde bir devlet kurdum” cümlesinden görüş belirtir. (Theodor Herzl, The Complete Diaries of Theodor Herzl, Volume II, The Herzl Press Thomas Yoseloff, New York –London, 1960, s. 581)

                14 Mayıs 1950’de İsrail Devleti’nin Resmen Kuruluşu

     I.Dünya Siyonist Kongresi’nde T. Herzl, “İcra Komitesi Başkanı” olarak seçildi. Bu sıfatla, Basel Programı’nı Sultan II. Abdülhamid’e kabul ettirmek için İstanbul’a  Temmuz 1902’ye kadar Viyana’dan tam 6 defa geldi ve gitti. Sultan’la pazarlıkta ağırlıklı olarak 1883’den itibaren konulan “Filistin’e Yahudi Göçleri Yasaklarının kaldırılması” üzerinde durdu. Bunların karşılığı olarak, Osmanlı Devletinin Avrupa devletlerine olan borçlarını ödeyeceklerini, Sultan lehine burada propaganda yapacaklarını, sermayeleri ile Yahudilerin Türkiye'yi kalkındıracaklarını  vaat etti vb.  İstanbul’a geldiği günlerde  Osmanlıya bağlılığı “özerklik” (muhtariyet idaresi) olarak devam eden Bulgaristan Prensliği ve  Mısır Hidivliği gibi Filistin’de bir “Özerk Bir Yahudi Yönetimi” kurulmasını (yine hatıralarının birçok yerinde  yazdıklarına göre, Osmanlı Devletinin dağılması halinde bu özerk yapıyı bağımsızlığa  dönüştüreceklerinden bahsediyordu)  emel edindiği halde  ve bunun sınırlarını da şöyle çiziyordu: “Sınırlar, Kuzey’de Kapadokya Dağları (Orta Anadolu Torosları), Güney’de  Süveyş Kanalı’na kadar olan alanı kapsamalı. Devamlı  tekrarlanacak slogan: ‘Davut ve Süleyman’ın  Filistin’ i’  olmalıdır.” (Theodor Herzl, Complete Diaries…, Volume I, s. 342).

        Yine hatıralarında yer aldığı üzere, Herzl’in tekliflerine Sultan II. Abdülhamid’in cevabı çok sert olmuş, tepkisini şöyle göstermişti: “ Ben bir karış olsa bile toprak satamam. Zira, bu vatan bana ait değil, milletime aittir… Ben onun hiçbir parçasını  veremem… Benim imparatorluğum  parçalandığı zaman onlar Filistin’e hiçbir karşılıksız sahip olabilirler. Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim.” (Theodor Herzl,  Complete Diaries…, Voluma I, s. 379)

  1. Abdülhamid’den umduğunu bulamayan Herzl, İstanbul’a son geliş tarihi Temmuz 1902’de hatıralarında “Basel Programı” nı gerçekleştirmeye yönelik “yeni planlarından” olarak özetle şunlardan bahseder:

       1-Sultan Abdülhamid’in muhalifleri Jön Türklerle işbirliği yapıp onu devirmek suretiyle  onları işbaşına getirmeli. Jön Türk hükümetleri de  onun gibi  bize engeller çıkarırlarsa;

      2- Bu sefer de Osmanlı Devletinin dağıtılması  için çalışmalı ve bu dağılmadan bize de Filistin hissesi düşeceğinden devletimizi rahatlıkla kurabiliriz. (Theodor Herzl, Complete Diaries… Volume I, s. 374 ve  Volume  III , s. 1080)

    Uzatmayalım, en sonunda “Yahudi Devleti”  Osmanlı Devleti, “Siyonist Planlamalar” dan da olarak dağıtıldıktan  sonra kurulacaktır.  Dünya’nın birinci süper gücü İngiltere, harp içinde 2 Kasım 1917’de Siyonist Yahudilere “gizli” bir  duyuru olarak yayınladığı “Balfour Deklarasyonu” ile, I. Dünya Harbinin  zaferleriyle bitmesi halinde, Filistin’i Yahudilere “Milli Yurt” olarak vaat ediyordu. (Chaim Weizmann, Trial  and Error, Happen and Brothers    Publisher, New York, 1949, s. 208) Yine, İngiliz Siyonist Yahudisi ve kurulacak İsrail Devletinin ilk cumhurbaşkanı olacak olan  Weizmann, hatıralarında yazdığı üzere, bunun karşılığı, “Süveyş Kanalı bölgesinde İngiltere’nin jandarması devlet olacakları” nı ona vaat etmişti. (Weizmann, s. 149)

   I.Dünya Harbi İngiltere’nin içinde bulunduğu İtilaf  Devletleri lehine sonuçlanınca, Milletler Cemiyeti, 1920’de Filistin’i “İngiliz Manda İdaresi” ne verdi. Siyonist Herbert Samuel buraya “Yüksek Komiser” olarak atandı. Yahudiler, buna çok sevindiler. Onun Filistin’e gelişini “İkinci bir Hz.  Musa Olayı” olarak  alkışladılar. Bu “İkinci Musa”, Filistin Arapları üzerinde tam bir baskı kurarak, Filistin’e Yahudi göçlerini ve yerleşimlerini iyice kolaylaştırmak suretiyle,   14 Mayıs 1950’de İsrail Devleti’nin kurulmasının ortamını hazırladı. (E. Aleksandr Powell,  The Struggle  for  Power in Moslem Asia, The Century Company, New York and London, 1923, s. 247)

     I.Dünya Harbi, Siyonist Yahudilere yaradığı gibi, II. Dünya Savaşı da onlara yaradı.  Bu savaşın arifesinde Filistin’de Yahudi nüfusu ancak 181 bin cıvarında idi. Yerli Filistinli Araplar 1 milyona yakın  nüfuzlarıyla   hâlâ ezici çoğunluktaydılar. “Almanya’da Yahudi Katliamları” denilen  Alman Diktatörü Adolf Hitler’in bu eylemleri sonucu Filistin’e yaklaşık  600 bin Yahudi göçü geldi. 100 bin Rusya’dan ve Türkiye’den de “Varlık Vergisi Baskıları” sonucu denilerek 1944’de 40 bin Dönme ve asıl Yahudi’nin  de Türkiye’den gitmesiyle  birlikte 1947’de  Filistin’de Yahudi nüfusu  ortalama 921 bini bulmuştu. Bu, Arap nüfusuna denklik  nüfus demekti. İşte, Siyonist Yahudiler, zaten beklemekte oldukları  bundan faydalanarak,  hem İngilizleri  Filistin’den atmak ve hem de Araplara  saldırmak suretiyle onları katliamlar ve göce zorlamaya yönelik silahlı mücadelelerini  başlattılar. Filistinli Araplar donanımsız  oldukları için başarılı olamadılar. “Filistin Meselesi’’ ne bir çözüm yolu bulmak” gerekçesiyle  Birleşmiş Milletler  Teşkilatı devreye girince,  1947’de aldığı bir kararla, burayı Yahudiler ve Araplara  iki devletin kurulmasına yönelik  pay etmesi sonucu, bu  Yahudilere yaradı. 14 Mayıs 1950’de başkenti Tel Aviv olmak üzere “İsrail Devleti” ni kurdular.  Filistinli Araplar ve bütün Arap dünyası bunu tanımadı. Filistinli Araplar, Yahudileri “Vatanlarını dışarıdan  gelen gaspçılar” olarak değerlendirerek, bunu  onlardan geri almak için sürekli “kurtuluş mücadeleleri” içinde bulundular. Bu,  günümüze kadar sarktı ve ne zaman sona ereceği de henüz bilinmiyor. 2021 yılı itibariyle bilinen bir gerçek varsa o da, tarihte yaşanan “Birleşik Büyük Yahudi Krallığı” yıllarında yukarıda Tevrat’ da adlarından bahsedilen 7 çeşit yerli halkı gibi, günümüzün  Filistin’ inde    de burasının yerlileri Müslüman Arapları  ardı arkası gelmeyen terör olaylarıyla  göçe zorlamak ve soykırımlarla tamamen  “Saf Kan Topyekun Yahudi Devleti ve Ülkesi” haline getirmeye  yönelik onları buradan bir fertleri kalmayıncaya  kadar tasfiyeye çalışılmaktadır.

      Zaten, yine günümüz itibariyle de Filistin’deki “Siyonist Hareket” in  tam bir  “Irkçılık Cereyanı” olduğuna yönelik  kanaatler ve genel kabuller, Dünya kamuoyuyla da paylaşılmış olup,  bu cümleden olarak da  Birleşmiş Milletler Teşkilatı, 10 Kasım 1975’ de  3379 (XXX) sayılı kararıyla,  adı geçen hareketin,  “Siyonizmi’ in  bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğu” kararını almıştır. (Belgelere dayalı olarak geniş bilgi için bakınız: Siyonizm ve Irkçılık,  Ankara Üniversitesi  Siyasal Bilgiler Fakültesi  Yayınları, Ankara, 1982, s. iii -286)

                                                           Sonuç

      4 Mayıs 2021’de  Kudüs’te  Mescit-i Aksa Camisinin bitişindeki Cerrah Mahallesinde evlerinde  yerleşik Filistinli Arapları buradan sürmeye yönelik İsrail baskıları yanında, ardından  Mescit-i Aksa Camii baskınlarıyla da gündeme gelen ve Gazze şeridine kadar yayılan geniş çaptaki İsrail terör olayları, bize hep tarihte yaşanan bu olayları hatırlattı ve bunların da tâ yüzyıllar öncesinde olduğu gibi  birer “soykırım, yerli kıyımı” na yönelik en son göstergeler olduğunu ortaya koydu.

      Hele, bütün bu olaylar sebebiyle, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun sarf ettiği, “Kudüs bizim başkentimizdir. İstediğimiz düzenlemeyi yaparız.” demesi, her şeyi gün gibi ortaya koymuştur. Anlayacağınız, yüz yıllardan beri  üç büyük dine merkezlik etmiş Kudüs,  “yabancılar” denilen bütün bunlardan arındırılarak tam anlamıyla “Safi Kan Yahudi”  haline getirilmek istenilmektedir. Tabii ki  bu, burası ile sınırlı kalmayacak, halen içinde 5 milyon Filistinlinin yaşadığı bunlar da sürekli terör olaylarıyla  göçe zorlanmak ve soykırımlar yapmak suretiyle buralardan uzaklaştırılmak  suretiyle  bu “Yahudi Safiliği” topyekun tamamlanacaktır. Tıpkı tarihteki yaşanan “Büyük Birleşik Yahudi  Krallığı” gibi tarih böylece bu sefer de günümüzde tekerrür etmiş  olacaktır.

     Bütün bu olup bitinler karşısında Türkiye hariç, neredeyse bütün dünyanın sessizliği,   işin esasına  bakılırsa,   günümüz itibariyle “TARİHİN SONU” demektir. Evet!... Bir tarihçi yazar olarak benim gözümde TARİH BİTMİŞTİR.   1789 Fransız İhtilalinden beri yayınlanan bütün İnsan Hakları Beyannameleri, Sözleşmeleri, Antlaşmaları, Prensipleri, Kararları bütünüyle  Mayıs 2021 ayı ve yılı itibariyle bitmiş, sona ermiş, hiç bir işe yaramamıştır. Bence, VAROLMAK İÇİN  YENİ BİR TARİH BAŞLATILMALI, YENİ BİR DÜNYA KURULMALIDIR.  Aksi takdirde bu, “Tanrı’ya, kıyametin onun iradesi dışında erkenden kopartılması” anlamına geleceğinden bundan, Uzay’dan bakıldığında Yerküremiz’de yaşayan herkes zarar görecektir. Filistin’de 8 milyon Siyonist Yahudi’nin, 6.5 milyarlık Dünyamıza hükmettiği bir dünyadan insanlığa hayır gelmez… 

Yorumlar