576 Defa Okundu

Rekabet, işgal, çatışma ve savaşların en etkili silahı ne? Açık tepki mi, saldırı mı yoksa şer sızıntı mı? Tarih şer sızıntılarla dolu değil mi? O sızıntıların ayrıntıları, edebî eserlerde yazılı. Masallar, destanlar başta olmak üzere bütün edebî eserlere alıcı gözle bir bakın hele, ne yazıyor? Çekişme ve çatışma kurgusuna kaynak neymiş? İşte önemli bir örnek: Ömer Seyfettin Pembe İncili Kaftan romanında dürüstlük, cömertlik, cesurluk, fedakârlık…gibi değerlere sahip ama devlet görevi kabul etmeyen Muhsin Çelebi karakterine Sadrazamın ısrarlı sorusu karşında şöyle cevap verdirtir: Devlet hizmetinde bizim gibileri yaşatmazlar Paşam. Gedik Ahmet Paşa niçin azledildi?

Cevabın nedeni, tarihî bir gerçektir: Fatih, gözdesi Paşayı azleder fakat sonradan itibarını iade eder. Vefatından sonra oğulları taht kavgasına tutuşur. Adı geçen Paşa, kavgasında bizzat destekleyerek tahta çıkmasını sağladığı oğul tarafından da azledilmiştir. Devlet, virüsler gibi şer sızıntılar yüzünden milletinin liyakatli  evlatlarından   yararlanamıyor tezi daha güzel nasıl anlatılabilir? Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu gibi kimi tarihçiler önem vermese de edebiyat tarihin ışığıdır. Olan biten her şeyin neden-sonuç aydınlatıcısı tarihe de tanık edebî eserlerdir çünkü.        

42 yıldır edebiyat-tarih ilişkisini ayrıntılarıyla araştıra inceleye yazaduruyorum da yönetim gücü sahibi tek kişi bakıp yorayım ve dersimi alayım demiyor. Ders alınmadığı için tekerrür edip durmuyor mu tarih? Ne acıdır ki insanlığa huzur-barış vahyi semavî dinler de şer sızıntı hedefi olmuşlardır. Dinimiz İslam da şer sızıntılara hedef olageldi gidiyor, maalesef! Bir ilahiyat bilim kuruluyla koruyamadık gitti vessalam. Çağımız dünyasında sızım sızım sızıntılarla İslamafobi hastalığı iyice salgın haline getirildi. Bununla yüz yüzeyken fesli, cübbeli sakallılar hâlâ ahkâm kesiyor ekranlarımızda. Yalnızca onların dinî yorumları ehl-i sünnet, geride kalan batıl(!) İlahiyat profesörlerini de sosyal medyada ve ekranlarda refüze etmeye çalışıyorlar. Yazık ki ilahiyatçılarımız da birlik içinde bilgiler sunamıyorlar bir türlü kamuoyuna!

Merhum Prof. Dr.Yaşar Nuri Öztürk, sağken sürekli ekranlardaydı. Bir kere demişti ki “Peygamberimiz kamu malını yiyenin cenaze namazını kılmadı.”  Diyanet’e doğru mu diye sordum, cevap vermedi. Daha önceki Diyanet Başkanlarından saygı duyduğum Prof. Dr. Saîd  Yazıcıoğlu’na sordum. Lütfedip şöyle cevap verdiler: Geleneğe göre her merhumun cenaze namazı kılınır. İlahî hesap ahiret gününde verilir. Kamu malı yemenin beşeri hukukta da müeyyidesi vardır. E-postamda kayıtlı. Şiirlerini hayranlıkla okuduğum günümüz Divan Şairi, İslam ve millî kültürümüzle ilgili derin araştırmalar sahibi ünlü beyin cerrahımız Prof. Dr. Ismail Hakkı Aydın’la da telefonda konuştuk. Diyor ki “Ne günah işlerse işlesin kâfir olmayan herkesin cenaze namazı kılınır. Yaşar Nuri çok okurdu, belki bir kaynakta böyle bir şeye rastlamış olabilir ama Kur’an’da olmayanı kesin doğru sayamayız.” Bu cevaplara göre peygamberimizin (s.a.v) böyle bir tarihî icraatı vardır diye kesin olarak ileri sürelebilir mi?

Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı Ali Köse’yle Cübbeli’yi tartıştırdılar geçenlerde. Reyting uğruna yapılacak şey miydi bu Allah aşkına? Kahroldum. Ismail Hakkı Hoca, bu konuda da diyor ki “Ben Ali Bey’in yerinde olsam telefona çıkıp muhatap olmazdım, hakaret varsa mahkemeye verirdim. Mütekabiliyet diye bir şey var, uzmanlığı denk olmayan kişiler tartıştırılır mı?” Demek ki cumhurbaşkanımızın da işaret ettiği ülema onayıyla hareket gerek. Özgürlük adına bilime aykırı konuşulamamalı.Yani İslamî Bilim Kurulunun tartışma sürecinden geçip içtihada bağlanmayan dinî bilgi kamuoyunda gündem bile olamamalı.

 Saîd Hoca, İslam siyasete karışmaz, ilkeleri vardır yalnızca. Uyan başarılı olur. Yönetim ilkeleri de istişare, adalet, ehliyet-liyakat, itaat demişti. Saîd Olmak yazıma da konu ettim. İtiraz yok. Ancak ne zaman ve hangi İslam ülkesinde bu ilkelere uyuldu, uyuluyor? Esas sorun bu değil mi? Dün gece Cihat Yaycı Amiralin projelerini  dinledim ekranda. Siyasî Lidere ulaşma mücadelesini, kendini kabul ettirişini. Sayesindeki millî kazanımlarımızı.     Vatansever faaliyetlerindeki açık liyakati. Ancak adının altında Müstağfi Tümmiral yazıyordu. Ne acı! Bir süredir de Atatürk’ün Bakanlar Kurulu kararıyla devrin şartları gereği müzeye çevrilen Ayasofya, konuyla ilgili vakti değil uzman uyarısına rağmen İslamî ibadete belli organizasyonla açılma sürecini izledim. Sonuçlanınca da bir önceki yazımda verilmiş kararı artık tartışmayalım, İslamın ilkelerinin dünya huzuruna katkısını tanıtmaya çalışalım demiş, Allah’ım başımızdakilere bunu ilham et diye de dua etmiştim.

Sağlık, teknolojik atılım, darbe girişimini püskürtme, terörü sindirme ve başarılı dış politikalarımızla itibarımız epeyce artmıştı. Bu itibarla tüm insanlığa barış-huzur çağrısı yapan ayetleri orjinali ardından yaygın birkaç dilde de takdim edip tüm insanlığa hayır sızıntısı yapabilirdi Cumhurbaşkanımız. Ama orijinaliyle yetindi. Sonuç ne?  İslamafobi hastalığını yaygınlaştırıcı şer sızıntılar başladı: Diyanetin Başkanı kuyruk acısını artırmak için hutbeye kılıçla çıktı. Bir zamanlar parodi konusu bile olmuş turistleri kılıç kalkan ekibiyle karşılayan yönetici kafasında yani. Hutbesi provakosyon ve tartışmalara kaynak. Ünlü müzisyen Cat Stevens, Yusuf İslam adını aldıktan sonra Kur’an’ı okumadan önce inananlarını tanısaydım müslüman olmazdım demişti. Arap ülkelerini geçtim de biz ne zaman İslamı şer sızıntılara kapatma gücüne erişeceğiz? Mazimizde Mevlana, Yunus gibileri nasıl unuttuk da şer sızıntıların rüzgârına yelken açıyoruz? Şimdi bir de bize uygun Şiddeti Önleme Yasası çıkaramazmışız gibi İstanbul Sözleşmesi adı altında şer sızıntı dert başımıza. Allah’ım yöneticilere tebliğlerini akletme gücü ihsan et!

Yorumlar