872 Defa Okundu

NE çok zorlanıyoruz bunu söyleyebilmekte.

Ne çok.

Oysa biz cahiliz.

Bildiklerimizi bile yeterince bilmiyoruz.

Önünü arkasını hesap edemiyoruz.

Çok yönlü değil tek istikametli nazarlarımız.

Aciziz çünkü.

Kuluz zira.

Sınırlıyız.

Mahdut algılarımız.

Her birimizin kapasitesi kendine göre.

Kiminin az, kiminin biraz fazla, kiminin de ondan biraz daha çok.

Hepsi bu kadar.

Fakat egomuz kabarık.

Kibrimiz yüksek.

Kendimize güvenimiz şişik.

Ve asla aza razı değiliz.

Hep fazlasına tâlibiz, dahası diyoruz daima.

Bu ise bizim çuvallamamıza sebep oluyor.

Ayak bağımız.

Göz kapatıcımız.

Zihin bulandırıcımız.

Kalp karıştırıcımız oluyor.

SEN bilirsin Allah’ım diyemiyoruz.

Sen en doğrusunu bilirsin…

Sen her şeye vakıfsın.

Kâdirsin.

Hüküm Senin.

İrade Senin.

Güç Senin.

Kuvvet Senin…

Diyemiyoruz.

BEN bilirim diyoruz.

Ben yaparım.

Ben hallederim.

Ben çözerim.

Benden bir şey kaçmaz.

Elimden kurtulan olmaz.

Bilgimin haricinde bir nokta bile bulunmaz.

Benim ilmim.

Benim çevrem.

Benim ailem.

Benim akrabalarım.

Benim arkadaşlarım.

Benim dostlarım.

Benim şöhretim.

Benim kalemim.

Benim kelamım.

Benim malım.

Benim nüfuzum.

Benim kazancım.

Benim ırkım.

Benim memleketim.

Benim hocam.

Benim mürşidim.

Benim üstadım.

Benim kocam.

Benim karım.

Benim çocuklarım

Benim annem, benim babam.

Benim sevdiklerim.

Benim sevenlerim.

Benim de benim, hep benim, daima benim…

Böyle diyoruz.

VE işte bundan dolayı çarşafa dolanıp duruyoruz.

Sınavdan sınava sürükleniyoruz.

Veremediğimiz cevaplar sebebiyle tekrar be tekrar aynı sorularla cedelleşip ömür törpülüyoruz.

NE kadar fazla kendimizi kendimizle kaplıyoruz.

Kendi dilimizle kendimizi övüyoruz.

Kendi hâlimizle kendimizi yüceltiyoruz.

Kendimizi aklayıp paklıyoruz.

Ve ne çok başkalarını haşlayıp taşlıyoruz.

HAYATIN öğreticiliğine açık olmak SEN BİLİRSİN diyebilmekten geçiyor.

Bunu söyleyebildiğimizde her şey asan olur.

Kolaylaşır.

Gül, gülistan olur.

Ama ben bilirim dediğimiz vakit her yer zindan olur.

Kendi kurduğumuz bir zindan bu.

Kendi karanlığımıza kendimizi mahkûm edişimiz.

HAK ile rıza ilişkisi kuramadığımız sürece ruhumuz bu ızdıraptan kurtulamayacak.

Kurtulamıyor da nitekim…

Bunca stres neyin nesi?

Bunca kaygının kaynağı ne?

Bunca korku nereden besleniyor?

Bu kaçışlar, bu kovalamacalar daha ne kadar sürecek?

Kâbuslarımız ne vakit mutlu rüyalara yerini bırakacak?

Daha ne kadar ağız tadına hasret içinde yaşayacağız?

Ne zaman saadet bizi kapıdan içeri alacak?

ÖĞRENMEDİĞİMİZ sürece ağır bedeller ödemeye devam edeceğiz.

Bellemediğimiz müddetçe imtihanlar gelip duracak.

Ve ruhumuzun iniltileri hiç dinmeyecek.

ÇARE nedir peki?

Sen bilirsin diyebilmek.

Her hususta O’nun bizlere şifa olarak gönderdiği kitaba müracaat etmek.

Kur’an ile gönderdiğinle bildik diyebilmek.

Nebin ile duyurduğuna uyduk diyebilmek.

Ve her daim anlamaya çalışmak.

Bilinç basamaklarını tırmanmak.

İdrakimizi arttırmak.

Hayranlığımızı canlı tutmak.

Ve yine hayret duygumuzu kaybetmemek…

Yani; kitabı, kâinatı, insanı ve olayları birlikte okuyup anlamak…

Çare buradan geçiyor.

DÜN içi dışı kadar güzel, dışı içi kadar nârin bir arkadaşımdan mesaj aldım.

Bir anahtar niteliğindeydi.

Bu yazı o mesajın çağrışımlarıdır.

Ya Selam!

Yorumlar