888 Defa Okundu

Üsküdar bugün her ne kadar İstanbul’un güzide bir ilçesi olarak geçse de, uzak tarihten yakın tarihe; kültürüyle, içinde barındırdığı yapılarla, tanıklık ettiği tarihi olaylarla aslında şehir sayılabilecek kadar engin bir birikime ve yaşanmışlığa sahiptir. Üsküdar kelimesinin etimolojik kökeni olan Scutari ismi, Roma döneminde bölgede bulunan Skuadron kışlalarının isminden gelmektedir. Bu kışlalarda imparatorun hassa muhafız alayları bulunmaktadır. Skuadron’lardan İspanya’da ve Arnavutluk’ta da bulunması sebebiyle, Arnavutluk’un İşkodra şehri ve Üsküdar, aynı isim kökünden gelmektedir. Ayrıca İşkodra ve Üsküdar belediyeleri de kardeş belediyelerdir.

İsmin hikayesinden yola çıktığımızda Skuadron kelimesinin zamanla Scutari’ye, Scutari’nin de Üsküdar’a dönüştüğünü görüyoruz. Bu ilerleme doğrultusunda, Müslüman Türk dünyası için Üsküdar’ın önemine gelirsek; Üsküdar’ın en eski yerleşim bölgesi olması ve Skuadron’lara ev sahipliği yapmasıyla, 14. Yy’da Orhan Gazi döneminde başlayan yerleşimle, bölgenin kimliğinin mekana haiz bir manevi bir profile dönüştüğünü görmekteyiz. Fetihten neredeyse yüz sene önce başlayan bu yerleşim süreci, bölgenin kimliğinin, manevi bir mekana dönüşmesinde oldukça önemli rol oynaması gibi bir gerçek söz konusudur.

Bizim İstanbul diye bahsettiğimiz şehir alanı, aslında Suriçi’dir. Suriçi’nin dışında Eyüp, Galata ve Üsküdar’da kadılıklar bulunmaktadır. Bu üç kısım ayrı birer şehir sayılırlar. Ama Üsküdar’ı bu diğer iki şehirden ayıran bazı özellikler vardır: İlki, bölgede kurulan en eski yerleşim yeri olması, diğeri ise Müslüman Türkler için “fethi gören şehir” olması özelliğidir.

Orhan Gazi, ikinci evliliğini Asporça Hatun ile yapar. Asporça Hatun Bizans İmparatorunun kızıdır. Evlenirken Orhan Gazi’ye, yılda bir ay babasının yanında kalmak istediğini söyler. Orhan Gazi de bunu kabul eder ve her sene anlatılana göre Üsküdar’da günümüzde Doğancılar Parkının olduğu yere eşiyle gelir, eşi o sırada karşıya, Konstantinapolis’e geçer, Orhan Gazi de burada avlanır ama aslında keşif yapar. Bu bize şehre Osmanlı Padişahın olarak ilk temasın Orhan Gazi’yle gerçekleştiğini göstermektedir. Akabinde burada bir Türk kasabası kurulduğu ve bir mahkeme de kurulduğu bilinmektedir. Fetihten sonraki süreçte de Üsküdar’ın sayfiye yeri özelliklerini barındırmasıyla bir şehir olarak gelişmesi devamlılık göstermiştir. Ayrıca Üsküdar, üzerinde yaptırılan camiler, eserlerle birlikte aynı zamanda bir hanım sultanlar şehri olma özelliğine de sahip olmuştur. Üsküdar’ın bir şehir olarak tarihi, kültürel havzası, eserleri, mabetleri, estetik inşaları bu mekanı maneviyatla ve estetik bir karakterle harmanlamıştır. Manevi inşaların ve estetik karakteristik kültürün bir arada bulunduğu belki tek şehir, Üsküdar’dır. Bu estetik karakter öyle bir noktaya gelmiştir ki o dönemin insanlarının yaşamlarını, gündelik ilişkilerini, pratiklerini, dili kullanma biçimlerini derinden etkilemiştir. Üsküdarlılık, Üsküdar ağzı, Üsküdar tarzı, Üsküdarî ağzı kuran okuma, ezan okuma gibi Üsküdar’a has pek çok haslet, özellik zaman içinde gelişmiştir.

Şehrin yüzünü ve estetik karakterini oluşturan yapılardan en önemlileri olan Hanım Sultanların yaptırdığı eserlere geri dönerek bunlardan bahsedersek: Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın yaptırdığı Mihrimah Sultan Camii, devamında Nurbanu Sultan’ın yaptırdığı Valide Sultan Külliyesi ve Gülnuş Emetullah Rabia Sultan’ın yaptırdığı Yeni Valide Camii, birbirini gören üç yapı dizisidir. Sadece camii yaptırmamışlar, Üsküdar’a vakıflar da, çeşmeler de yaptırmışlardır.

Üsküdar’ın buraya kadarki sürecine bakıldığında bu bölgenin dini yaşantısıyla, bir Müslüman Türk şehri olmasının harmanlanması sanatsal bir akışı, hareketliliği bize göstermektedir. Şehrin kendi mizacını bu sanatsal yapıyla yoğurması söz konusudur. Bir şehrin kimliğinin oluşmasında tarihi eserleri, binaları kadar insan eliyle inşa edilen kültürün orada bir ruh, kendine has bir aura oluşturması da gerekir, ancak o zaman mekanla bağdaşık farklı, olağandışı bir yaşantı bütününden, pratiğinden söz edilebilsin. Bu olağandışılık toprağın üzerinde yaşanılan olayların yoğunluğu, ilginçliği, güzelliği ve öz-yapısal cazibesiyle mümkündür. Bu sebeple demez mi Yahya Kemal Üsküdar için: “Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?” Zaten Üsküdar’ın ne şahit olduklarını, ne de burada yaşayan insanlara yaşattığı estetik hazzı, kültürel tatmini başka bir şehirde bulmak Üsküdarlılara da pek ihtimali varmış gibi gelmez. Çünkü Üsküdar bu güzelliğe olan temayülünü kökten alır. Birçok İstanbullu İstanbul’un seyredilebileceği en güzel yer olarak Üsküdar’ı belirtir. Çünkü Üsküdar zaten bir güzeli seyretme ve güzele doyma semtidir. Sanat ve bununla birlikte güzeli anlayabilmenin ve ona münasip davranabilmenin getirdiği nezaket, incelik, asırlardır devraldığı mirasla bugün, modern yaşantıya rağmen şehrin sokaklarında hala varlığını hissettirmektedir. Mekana ruh katan bu estetik karakterin ve maneviyatın karışımı, burayı salt yaşanan bir yer olma özelliğinden çıkarır. Ona anlam verir, ona insan gibi bir ruh kazandırır, sima kazandırır, karakter kazandırır. Mekanın yüksek kültürün ürünü olması insanın da yüksek kültür sahibi olduğunun alametidir. İnsan mekanla düşünür, mekan ne kadar güzel, bereketli, düşünsel ve hissel üretime müsaitse bir kadar da yüksek bir anlayışla inşa edildiği anlaşılır, ve “Mekan sadece birlikte yaşadığımız yer değil, aynı zamanda birlikte -düşlediğimiz- yerdir de.” Bir düşleme biçimi olarak Üsküdar’da yaşamak, bugün hala daha İstanbul’a ait bir masalı devam ettiriyormuş hissini vermektedir, Üsküdar’da yaşayanlara.

Bu masal hissini devam ettiren, kendini bu çılgın değişim, başkalaşım ve artık “karaktersizleşme” diyebileceğimiz kimliksizleşme furyasından hala korumaya devam etmektedir Üsküdar. Gidebildiği yere kadar..

Yorumlar