2968 Defa Okundu

Hem geçen hafta tüm alıntılara yer veremediğim için hem de siz kıymetli okuyucularımın yoğun ilgi ve merakından dolayı bu haftaki yazımın tamamında da Platon’dan alıntılar yaptım. Platon’un Devlet’te hemen her konuda fikir beyan ettiği malumdur. Onun bu düşünceleri ile batı kültürünü çok derinden etkilediğini geçen hafta söylemiştim. Bu alıntıları neden yaptığımı da bu hafta söylemiş olayım: Çünkü anlaşılmasını istediğim bir şey var; yüzümüzü doğuya da dönsek batıya da dönsek karşımıza bir ahlak yasası çıkacaktır. Bu yasayı görmezden gelmeyelim istiyorum. Bu anlamda oldukça hacimli olan eserde bana en önemli gelen kısımları almaya çalıştım. Alıntıları küçük dokunuşlar hariç aynen aktarıyorum.  

Asıl olan, insanın bedenini değil ruhunu doyurmasıdır: “Bilgeliğe, ruh üstünlüğüne ermeyen, beden zevklerini doyurmakla kalanlar, sanki hep alçağa düşüp sonra ortaya kadar çıkar, ömürleri boyunca bu ikisi arasında mekik dokurlar. Bu sınırı aşamazlar bir türlü. Gerçek yükseğe ne gözlerini kaldırmış ne de gitmişlerdir ona doğru. İçleri hiçbir zaman varlıkla dolmamış, sağlam, yalın bir zevk tadamamışlardır. Gözleri hayvanlarınki gibi hep yerde, aşağıda sofradadır. Yarış eder gibi karın doyururlar, sen çok yedin, ben az yedim diye itişip kakışırlar, boynuzları, nallarıyla birbirlerini iter, kakar, yine de doyuramazlar aç gözlerini. Neden? Çünkü gerçek yiyecek değildir yedikleri, doyurdukları yanları da asıl var olan, yediğini saklayabilen yanları değildir.”     

Sofistlerin eğitim anlayışını eleştirirken: “Bir adam düşünün, güçlü kuvvetli bir hayvana bakacak. Hayvanın içgüdülerini, isteklerini inceden inceye gözetledikten sonra ona nasıl yaklaşacağını, neresinden tutacağını, ne zaman ve niçin daha uysal, daha sert olduğunu ne zaman şöyle ne zaman böyle bağırdığını, hangi seste yatışıp hangi seste kızıştığını iyice öğreniyor. Bütün bu öğrendiklerine de bilim adı verip kitabını yazıyor, başlıyor bu kitaptan ders vermeye. Verdiği öğütler, anlattığı istekler güzel mi, çirkin mi, iyi mi, kötü mü, haklı mı, haksız mı orasına bakmıyor. Daha doğrusu, bu yargıları koca hayvanın keyfine göre veriyor. Hayvanın hoşuna giden şeylere iyi, hayvanı huylandıran şeylere kötü diyor! Neden öyledir, neden öyle değildir, düşünmüyor. İyiyi, güzeli, tabiat zorunluluklarıyla karıştırıyor. Böyle bir eğitmen gerçekten de tuhaf bir eğitmendir.” Bu açıklamayı eğitimin merkezine sadece öğrenciyi koyan kurumlarının kapısına asmak gerek. 

İyiyi anlatırken: “İyinin doğurduğu varlık güneştir. Görünen dünyada göz ve güneş neyse düşünce dünyasında da iyi odur. İşte, nesnelere gerçekliğini, kafaya da bilme gücünü veren iyi ideasıdır. Bunu iyi bil. Bilinen şeyler olarak gerçeğin ve bilimin kaynağı odur. Ama, bilim ve gerçek ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, şuna inan ki, iyi ideası onlardan ayrı, onların çok üstündedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün güneşle yakınlığı olduğunu düşünmek doğru, ama onları güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi sanmak yanlıştır. İyinin yeri elbette ikisinin de çok üstünde, çok yükseklerdedir.” Demek ki bilim bizi hakikatin oldukça yakınına kadar götürebiliyor ama onu hakikatin kendisi olarak düşünmemek gerek.

“Karanlığa alışamayan göz, ışıklı bir dünyadan geliyor demektir. Ona gülersek gülünç oluruz… Birçoklarına göre eğitim, bilgiden yoksun ruha bilgi koymak ve kör gözlere görme gücü vermektir. Oysa her ruhta bir öğrenme gücü vardır. Gözün karanlıktan aydınlığa çevrilmesi için nasıl bütün bedenin birden dönmesi lazımsa, ruhun da geçici şeylere sırtını dönüp varlığın ışıklı yönüne bakabilmesi gereklidir. Eğitim ruha görme gücünü vermek değildir. Çünkü bu güç onda zaten vardır. Ama kötü yöne bakmaktadır. Eğitim ruhun yönünü değiştirip onu iyi olana yöneltmektir… Devlet seçkin yurttaşlar yetiştirmeye çalışıyorsa, bu onların keyiflerince yaşayıp, dilediklerini yapmaları için değil, devlet düzenini sağlamlaştırmaya yardım etmeleri içindir.”

Yorumlar