1444 Defa Okundu

DOKSANINCI yaşını devirmek üzereydi.

Kim bilir neler görüp geçirmiş, hayatın eleğinde neleri elemiş ve asmıştı.

Beli bükülmeye yüz tutmuş olsa da sağlıktan yana bir şikâyeti yoktu. Akranlarına göre dinç bile sayılabilirdi. Bu kendisine sorulduğunda cevaben “Fıtrata uygun yaşamak” derdi.

Buz gibi suyla abdestini alır, yürüyüşlerini ihmal etmez, kendisinin yapabileceklerini asla başkalarından rica etmezdi.

“Nasılsın?” diye soranlara “Emaneti sürüklüyoruz işte” derdi.

Son yıllarda diline pelesenk olmuş bir cümlesi vardı: “Pervasız mı, umursamaz mı?”

YOLDA belde yeni yetme gençlerle karşılaşırdı.

Muzip bir tebessüm fırlatarak geçip giderlerdi. Hâli sanırım onlara acayip gelirdi.

Bu bilge kişiden duyacakları iki cümle uzun bir ömrün semeresi olabilirdi ama o müstehzi bakışla yetinirlerdi.

Böyle durumlarda gözleri küçülür, nuranî çehresinde muhabbetli bir tebessüm hârelenir ve o cümle dökülürdü dilinden. “Pervasız mı, umursamaz mı?

Bu kadar söylerdi.

Ne bir fazla ne bir eksik.

NE kadar ısrar ettimse de bir izah getirmemeyi tercih etmişti. Belli ki, meali bize ait olsun istiyordu.

Üzerinde birazcık düşündüğümde yaşadığımız asrın bir özeti gibi gelmişti bana.

O, bunu bir soru şeklinde gönlümüze bırakıyordu ama aslında durumumuzun çekilmiş bir röntgeniydi.

HEM pervasız hem de umursamaz olmuştuk.

Her iki hastalık birden sarmıştı bünyemizi.

Büyük küçük seçmez olmuştuk.

Yıllarca ilim rahlesi önünde çöküp diz çürütmüş nice âlimlere sosyal mecralarda yazılan yorumlara şöyle bir göz ucuyla baktığımız zaman elifi görse mertek sanacak bizlerin ne kadar pervasızca lakırdılar sarf edebildiğimizi tüm açıklığı ile görebiliyorduk.

Artık ne uzmanlığa saygı kalmıştı ne de verilen emeklere.

En bilmezlerim en çok bilenler durumuna dönüşmüş, pervasızca bilginlere ayar verir olmuştu.

Acı verici bir durum elbette.

Acıklı bir süreç bu.

DİNİ mevzularda da hâlimiz bu!

Çok pervasız tavırlara bürünebiliyor, okunmamış, tefekkür edilmemiş olmasına rağmen pervasızca ve çok üst bir perdeden cümleleri gülle savurur gibi savurmaya başlamıştık.

Çekinmez olmuştuk.

Korkusuzluğumuz gözümüzü karartmıştı.

Sakınmasız bireylere dönüştük.

Kendimizi hiçbir kayıtla mukayyet saymıyorduk artık.

Ne dini değerlerle, ne kültürel kazanımlarla ne de aile terbiyesiyle bağlı hissetmiyorduk kendimizi.

Hiçbiriyle kendimizi kayıtlamıyorduk artık.

Her konuda çok yırtık olmuştuk. Aklımızın erip ermediği her mevzuda protest davranışı kahramanlık sayıyorduk.

İşte bu hallerimize nezaket içinde işaret ediyordu o bilge kişi: “Pervasız mı, umursamaz mı?”

UMURUMUZDA değildi artık hiçbir şey.

Özgürlüğü sanırım tersinden anlamıştık.

Hiçbir meseleye aldırış etmiyorduk.

Önem vermiyorduk.

Ciddiye almıyorduk.

Duyarsızlığı bağımsızlık şeklinde kodlamıştık.

Aşırı bir rahatlık ve rehavet sinmişti üzerimize.

Hiçbir şeyi dert etmeyen, bir arzusu, ülküsü, hülyası, ideali olmayan kalabalık fertler hâline dönüşmüştük.

Düşüncesizlik, umarsızlık geçer akçe olmuştu.

İşin dikkatten kaçmaması gereken başka bir yanı var ki, o da ebeveynler bu anlayışta yetiştirdikleri çocukların ilerleyen zamanlarda hem kendileriyle hem de kanunla sorun yaşayan ve başı beladan kurtulmayan kişiler hâline geleceği hususu.

BU ne kadar devam eder bilmiyorum.

Tekerin patladığının ne zaman farkına varacağımız belli değil.

Yapmamız gereken şey hayatı derinlemesine ve ince tefekkürlerle yaşayan içimizdeki bilgelerin sözlerine kulak vermek olmalı.

Belki o zaman son kavşaktan geri dönebilme fırsatımız olur.

Ya Selâm!

Yorumlar