724 Defa Okundu

Orta Çağ İslam devletlerinin ve Selçuk Dönemi hastanelerinin mimarisi ve tedavi geleneği Osmanlı’da da devam ettirilmiştir. Osmanlı’daki ilk hastane Bursa'da açılmıştır. İstanbul'da ilk Osmanlı hastanesini ise Fatih kurdurmuştur. 

Osmanlı’da darüşşifalar herkes için yapılmış olsa da buralardan daha ziyade kimsesiz fakirler ve yolcular yararlanıyordu. Bu hizmet ücretsiz verilirdi. Maddi imkânı olanlar ise hekimi eve çağırıyorlardı; yani aile hekimliği vardı. 

Darüşşifaların önemli bir kısmı hanım sultanlar tarafından kurulmuştur. Mesela Hafize Sultan Manisa'da, Hürrem Sultan ve Nurbanu Sultan, İstanbul'da kendi kazançlarından hastane yaptırmışlardı. Bu hastanelerde ameliyat dahi yapılıyordu.

Fatih Döneminin en meşhur hekimlerini zikretmek yerinde olacaktır. Dönemin ünlü hekimlerinden Hamza Akşemsettin, Maidetül-Hayat isimli eserinde bugünkü mikrop ve bulaşma fikrine öncülük eden “hastalıkların çeşidi itibariyle nebat ve hayvanlarda olduğu gibi tohumları ve asılları vardır,” fikrini ortaya atmıştır. Sabuncuoğlu Şerafettin ise Cerrahname-i İlhan’siyle dünya çapında meşhur olmuştur. Kitabında cerrahi aletlerin resimlerinin yanı sıra hastaların duruşunu gösteren resimlere de yer vermiştir ki; bu, cerrahi eğitimi açısından büyük bir yeniliktir. Yine Sabuncuoğlu’nun 15. yüzyılda, hazırladığı ilacın etkisini anlamak için hayvanlar ve hatta kendi üzerinde deneyler yaptığını, bu deneyler için kendisini yılanlara sokturarak hayatını tehlikeye attığını biliyoruz. 

Bir diğer önemli hekim ise Altıncızade’dir. Kendisi idrar tutulmasını ve idrar yolunda oluşan et parçasını sonda ile tedavi etmiştir. Hekim Beşir Çelebi ise iç hastalıklarıyla ilgili 30 bahis üzerinde durmuş, son bölümde alfabetik olarak drog’ları vermiştir. Hekim Arap, Hekim Hoca Ataullah, Hekim Lari, Fatih’in ulema defterinde yer alan yedi ünlü hekim arasındadır. Bu yedi ünlü hekimden bir diğeri ise İtalyan asıllı bir Musevi ola Hekim Yakup Paşa’dır. Yakup Paşa, Fatih’in özel hekimliğine yükselmiş, nihayetinde Fatih’in ölümünden sorumlu tutulmuş ve onu zehirlediği iddia edilmiştir. Bu, tarihte halen aydınlatılmamış bir olaydır. 

Diğer bir ünlü isim ise Hekimbaşılığa kadar yükselen ve Fatih’ten Kanuni’ye dört padişah döneminde hekimlik yapan Ahi Çelebi’dir. Ahi Çelebi, İbn-i Sina’nın Kanun çevirisiyle ve böbrek-mesane taşları üzerine yazdığı risaleyle meşhurdur. Taş hastalıklarının zenginlerde olduğunu söyledikten sonra taşın bedende nerelerde olduğunu, araz belirtilerini, ilacını, taşın idrar yolunu zedelediği durumda yapılacak tedaviyi anlatır. Bu tedavi için bitkisel ilaçları ve ilaçlı sularla banyoyu tavsiye eder. II. Beyazıd Döneminin ünlü hekimlerinden Cerrah İbrahim ise yine çeviri eser olan Alaim-Cerrahin’de Osmanlı’da ilk defa frengiden bahseder. Bir diğer yeniliği ise ateşli silah yaralarından bahsetmesidir. Burada hemen hatırlatmak gerekir ki, benzeri araştırmalar Avrupa’da da hemen hemen aynı dönemde yapılmıştır.

Beyazıt'ta Saray-ı Atik olarak bilinen eski sarayda maaşla çalışan kadınlardan oluşan bir sağlık teşkilatı vardı. Ayrıca dışarıdan da kadın tabipler saraya çağırılırdı. Üsküdar'da çalışan kadın tabiplere ait belgeler arşivlerde mevcuttur. Burada Saliha Hatun isimli meşhur bir kadın cerrahımız bile vardı. Hatta yaptığı ameliyatlardan aldığı ücret erkek cerrahlarınkinin üç misli idi. İşinde oldukça uzmandı. Ameliyat için Osmanlı'nın her yerinden hasta geliyordu. Sadece kadınlara değil, erkeklere de ameliyat yapıyorlardı. Şüpheli ölümlerde adli tıp gibi çalışan hekimler dahi vardı. Yara bere tedavisi yaygındı. Kapalı kırık çıkık tedavisinde ustalardı. Göze katarakt ameliyatı yapılabiliyordu.

Günümüzde ünlü doktorların verdiği birçok tavsiyeyi, Osmanlı hekimleri Orta Çağda vermişlerdi. Batı’nın hastalıklara şeytan çıkarma yöntemiyle yaklaştığı Orta Çağ Döneminde, Osmanlı Devleti'nin hekimleri, günümüzde modern tıbbi keşiflerle değeri yeni anlaşılan birçok tedavi yöntemi geliştirdi. Tedavi metotlarında kullanılan laboratuvar, tabiatın kendisiydi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir hekim tayin olduğu yerde önce dağları taşları inceler, rüzgârın nereden estiğine ve bölge suyunun kalitesine bakar, kısaca insanoğlunun yaşadığı yeri enine boyuna araştırırdı. O zamanki şartlarda koruyucu hekimlik çok önemliydi. Amaç, insanların hastalanmaması için gerekli tedbirleri almaktı. Osmanlı tıbbında vücudun bağışıklığının artırılmasına önem verilirdi. 

Günümüzde korona sebebiyle herkes korunma tedbirleri alıyor. Hastalık sonlanıncaya kadar sanırım bu sürecektir. O dönemin hekimleri uyku saatinden sıcak bastığında ne içileceğine, hangi sporun yapılması gerektiğinden hangi yiyeceklerin bir arada yenilmemesi gerektiğine kadar her şeyi belirlerdi. Kişinin yediklerini iyi hazmetmesi ve kabız olmaması da çok önemliydi. Osmanlı hekimlerinin yüzlerce kez söyleyerek öğrettiği diğer bir şey ise az yemektir. Geç kahvaltı, erken akşam yemeği olmak üzere günde iki öğün beslenmeyi tavsiye ediyorlardı: Karnınız acıktığında yemeğe oturup tam anlamıyla doymadan kalkmalısınız sofradan. Eski Osmanlı metoduna göre sık yemek vücudu yaşlandırır. 

Eski Osmanlı'da sofraya sadece kaşık konulurdu; çünkü yemekler hep suluydu. Hazmı kolaylaştırıcı çorba ve sulu yemekler yapılırdı. Osmanlı tıbbında uyku sadece dinlenmek için değildi. Yediğimiz gıdanın tam hazmedilmesine yardımcı olduğu söylenirdi. Osmanlı tıbbına göre önce sağ, sonra da sol tarafa yatılmalıdır. Bunun nedeni ise midenin üzerine karaciğerin gelmesini sağlamaktır. Böylece midenin içindeki artıklar onun sıcaklığıyla temizlenir. Sırtüstü yatmak unutkanlık yapar. Buna benzer pek çok sağlık tavsiyelerine tıp eserlerine rastlamak mümkündür. Herkese sağlıklı günler dilerim. 

Bu konuya devam edeceğiz.

 

Yorumlar