696 Defa Okundu

Anadolu aslında  Moğol  istilâsından  önce  de  bazı  göçlere  hedef olmuş,  buraya  intikal  eden  nüfus  içinde  değişik  etnik  ve  kültü­rel  menşelerden  gelen  sûfîler  hep  mevcut  bulunmuştur.  Ama asıl kalabalık göç  dalgaları sebebeyle,  Moğol  istilâsının  sebebiyet  verdikleri  olup, 1220’lere  doğru  Kübreviyye  ve  Sühreverdiye  gibi  sünnî  eğilimli tarikat  mensupları  yanında  hepsi  de  hiç  şüphesiz  Kalenderi  sûfîliği ile  çok yakından  alâkalı  bulunan  Yeseviyye,  Vefâiyye  ve  özellikle Haydariyye  gibi  gayri sünnî  zümreler de Anadolu’ya  ayak bastılar. bu  zümreler  arasında  en  büyük  çoğunluğu  Haydarilerin  teşkil  etti. 1220’li  yıllardan  sonra,  Sûriye  üzerinden  Anadolu’ya  ilk  Kalenderî  göçleri  vuku  bulmuş,  bunu  Azerbaycan  üzerinden gelenler  takip  etmiştir. Tıpkı  diğer  ülkelerde  olduğu  şekilde  ikili  bir  yapı  sergiledik­lerini  müşahede  ederiz.  Bunlardan bir  kısmı, Fustâtu’l-Adâle  yazarı­nın  tasvirlerine  ve  şikâyetlerine  konu  olan,  tam  anlamıyla  ibâha yolunu  tutarak  toplum  ve  din  kurallarına aldırış etmeyen,  hattâ  on­ları  alaya  alan  ve  “yüksek  felsefî  mülâhazalara  ve  tecrübelere  kabiliyetli  olmayan  cahil  ve korkunç  bir  ni­hilizme  ve  immoralizme  tâbi”   genellikle  aşağı  tabakalardan  oluşan Kalenderî  zümreleri  idi.  Bir  kısmının  da  vaktiyle  Baba  Tâhir-i  Ür­yan  ve  Ebû  Saîd-i  Ebu’l-Hayr  örneklerinde  olduğu  üzere,  Şems-i Tebrizi,  Evhadü’d-Dîn-i  Kirmânî  ve  Fahru’d-Dîn-i  Irakî  gibi,  ger­çekten  yüksek  tasavvufî fikirlere  ve  engin  bir  mistik  tecrübeye  sahip, ilimden  nasibini  almış  belirgin  şahsiyetlerden  teşekkül  ettiğini  göz­lemekteyiz. Kalenderi olan ve Anadolu’ya ilk gelenlerden olan Cemaleddin-i Sâvî’nin halifesi  Ebubekir-i  Niksâridir. Mevlânâ Celâlü’d-Dîn-i  Rûmî’nin  vefatında  (1273)  henüz  hayattadır  ve  o sağken  kendisiyle  yakın  ilişki  içinde  bulunduğu  anlaşılmaktadır. Nitekim  Kalenderîler  Mevlânâ’nın  vefatında  Gülbanklar  çekerek ve “Hay  huy  ederek ”  üzüntülerini  göstermişlerdir.  Cenazenin  önünde giden  yedi  öküz,  Ebûbekr-i  Niksârî’nin  tekkesine gönderilmiş  ve orada  fakirlere  dağıtılmak  ve  dervişler  arasında  paylaşılmak  üzere kurban  edilmiştir. 1240  tarihindeki,  büyük  bir  sosyal  patlama  niteliği  arzeden  ve  Baba  llyas-ı  Horâsâni  tarafından  hazırlanan  ünlü  Babaî  isyanını  teşkilatlayan  Vefâiliği  de  bu  zümrelerden  saymak  doğru  olacaktır.  Nitekim 1107’de Bağdad’da  vefat  ettiği  için  Bağdadî  nisbesiyle  tanınan  Tâcü’l-Ârifin  Seyyid  Ebu’l-Vefâ  tarafından  kurulmuş  bulunan  ve  Türkler arasında  çok  yayıldığı  anlaşılan  bu  tarikat  dc,  tıpkı  büyük  bir  benzerlik  gösterdiği  Yesevîlik  gibi,  Horasan  Melâmetiliği’nden  kaynaklanıyordu  ve  _mensupları  aynı  şekilde  geleneksel  Sünnî  esaslara muhalefetleri  sebebiyle  resmî  yönetim  ve halk  tarafından  dışlanıyordu. Vefâiliğin önemi bugüne kadar yeterince kavranamamıştır. bu tarikat,  heterodoks yapısı itibariyle özellikle göçebe Türkmenler arasında çok taraftar toplamıştı XVII. Yüzyıla değil,  XVII. Yüzyıla  da,  bir  yandan  Şeyh  Edebali  aracılığıyla  Osmanlı  Beyliği’nin  teşekkülünde,  öte  yandan Hacı  Bektaş-ı  Velî  kanalıyla  da Bektaşîliğin  oluşmasında  ana  rollerden  birini  oynamıştı. Bu tarikat Anadolu’ya XIII.  yüzyıl  başlarında,  Baba  îlyas’ın şeyhi  olan  ve  ilerde  Bektaşi  geleneğinde  dc  önemli  bir  yer  tutacak bulunan  Dede  Garkın  isimli  bir  Türkmen  şeyhi  tarafından  getiril­di.  Şimdiki  bilgilerimize  göre,  esaslı  olarak,  Dede  Garkın’ın  vefatı ile  yerine  geçen  Baba  Ilyas  tarafından  bugünkü  Amasya  yakınla­rında  bulunan  llyag  köyü  eski  adıyla  Çat  köyünde  kurulan  zâviye ile  temsil edildi.  Vefâîlik bu zâviye yoluyla kısa zamanda Türkmenler arasında yayıldı ve muhtemelen Orta Anadolu’nun muhtelif yerlerinde açılan diğer zaviyeler bu yayılışa hizmet etti.

Yorumlar