480 Defa Okundu

Bütün ömrünü Kur'an ve Sünnet merkezli, ilmi ve tasavvufi eğitimle geçirmiş olan gönül erlerinden birisi de; Zeynüddin-i Hafi'dir. Zeyniyye Tarikatı'nın kurucusu olan bu tasavvuf büyüğü, İslami ilimlerin, özellikle de tasavvufun en verimli dönemlerinden olan XIV. ve XV. asırlar arasında yaşamış bir sufidir. Kaynaklarda, tam künyesi; Zeynüddin Ebu Bekir Muhammed Muhammed el-Hafi el-Herevi el-Hanefi şeklinde yer almaktadır. 

15 Rebiülevvel 757'de, 19 Mart 1356 Horasan Bölgesi'nin Buşenc ile Zevzen arasında yer alan Haf şehrinde doğmuş ve 838 yılının Şevval ayının ikinci günü, 1 Mayıs 1435 Pazar, 81 yaşında iken, hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Herat'ta vefat etmiştir. Ömrünün büyük bölümünü geçirdiği Herat, bugün geri kalmış şehirlerarasında yer alsa da XV. asırda, Horasan bölgesindeki şehirlerin en büyüklerinden biriydi. Öyle ki, Timurlular zamanının edib ve şairlerinden Tac Salmani, bu şehrin azamet ve ihtişamını ifade etmek için, ''Herat, dünya şehirlerinin göz bebeği, dünya bir vücut ise Herat, onun canıdır'' şeklinde bir nitelemede bulunmuştur. Herat ve çevresi, Timur tarafından varlığına son verilene kadar Kertler'in yönetiminde kalmıştır. Hafi'nin gençlik zamanı kert İdaresinin son dönemlerine rastlar. Ayrıca bu şehir, Hafi'nin yaşadığı zaman diliminde, Timur Devleti'nin baş şehirliğini yaparak, tarihte önemli bir rol oynamıştır. Hafi gibi birçok âlim ve mutasavvıf, ilim ve tasavvuf faaliyetleri için uygun olan bu zeminde oldukça büyük hizmetlerde bulunmuştur.

İlim Tahsili ve Seyahatleri: Seyahatleri, Memleketi Horasan'dan başka Maverünnehir, Irak, Azerbaycan, Şam, Mısır ve Hicaz bunlardan bir kısmıdır. Ayrıca bu yerler arasına seyahati esnasında Zeyniyye ‘nin Anadolu'daki meşhur halifesi olacak Abdüllatif-i Kudsî ile tanıştığı yer olan Kudüs'ü de ilave edebiliriz. Zeyneddîn-i Hafi Hayatının ikinci kısmını Mısır ve Arap dünyasında geçirir. Bulunduğu yerlerde, Sadr Ebu'l-Berekat Ahmed b. Nasrullah-ı Kazvini, Celalüddin Fazlullah et-Tebrizi, Ebu Tahir Ahmed el-Hocendi el-Medeni, İbnu'l-Cezeri, Zeynüddin-i Iraki gibi dönemin ileri gelen ilim erbabından icazet alır. Ayrıca Şihabüddin-i Seyrami ve Seyyid Şerif Cürcani'den ise, ders okuduğu nakledilir. Zahiri ilimlerle yetinmeyen Hafi, Şihabüddin Bistami, Şerifüddin-i İskenderi, Zeynüddin Ebu Bekir Tayebadi ve Şihabüddin Ahmed Gaznevi gibi şeyhlerin sohbetlerine katılarak batıni ve manevi açıdan da tekâmülünü devam ettirir. Ayrıca bu şeyhlerin dışında, Tebriz'deyken, Kemal-i Hocendi ve İsmail-i Sisi'den de maneviyat dersleri alır. Buradan Kahire'ye geldiğinde, Nureddin Abdurrahman b. Muhammed eş-Şebrisi'nin sohbetlerine katılır ve ondan telkin-i zikir, tarikata yeni giren müride şeyhin zikir öğretmesi alarak tarikatına intisap eder. ''Reşahât'' adlı eserde, Mısır'da iken Nakşi Şeyhi Yakub-ı Çerhi'yle beraber Mevlana Şihabüddin-i Şirvani'den de ders aldıkları nakledilir. Ancak Hafi, bütün bu arayışlarına rağmen, tarikat icazetini, Mısır'da oldukça saygı gören ve ''taliblerin kıblesi'' olarak isimlendirilen, Sühreverdi Şeyhi Nureddin Abdurrahman-ı Mısri'den alır. İcazetini aldıktan sonra, memleketi olan Haf şehrinin Berabad köyüne döner ve burada bir hângâh ''bizdeki karşılığı'' ile bir ribat ''tekke'' yaptırarak irşad faaliyetlerine başlar. Öyle ki, XV. Asrın tasavvuf dünyasında büyük bir şöhret kazanan ve kendi adına nisbet edilen ''Zeyniyye Tarikatı'nın'' banisi olur. Bu tarikat, çok kısa bir sürede âlimler başta olmak üzere birçok Hak yolcusunun ilgi odağı haline gelir. 

Zeyniliğin Yayılışı: Anadolu’da, Abdüllatif-i Kudsî, Şeyh Muhammed ve Abdurrahim-i Merzifoni ile Zeynilik kısa sürede şöhret bulmuştur. Öyle ki, Hafi'nin ilim ve tasavvuf konusundaki şöhretini duyan âlim-sûfîlerden Akşemseddin, Merzifoni ile birlikte Hafi'ye intisap etmek istemiş; ancak bu maksatla çıktığı yolculuktan, gördüğü bir rüya üzerine vazgeçmiş ve Ankara'ya dönerek Hacı Bayram-ı Veli'ye mürid olmuştur. Ancak bu tarikat, Molla Gürânî’nin de talebesi olan Zeyni Şeyhi Seyyid Velayet devrinden sonra, haiz olduğu önemi kaybetmeye başlamış ve XVI. Yüzyılın ortalarında, başka tarîkatlerin bünyesinde eriyip kaybolmuştur.[1] 

 

[1] İhsan Muslu

Yorumlar