896 Defa Okundu

Batı dillerinde “edep” kelimesinin karşılığı yok. Ona yakın gelen Fransızcada “étiquette” veya İngilizcede “good manners” tabirleri var. İkisi de aslında görünürdeki davranışları anlatan kavramlar… Yani “adab-ı muaşeret” dediğimiz şeye işaret ediyorlar. Bizdeki “Hak ile beraber olmak, olan her şeyi Hak’tan bilmek” manasındaki engin “edep” anlayışı orada yok.

Osmanlı sosyal hayatı, incelik, anlayış ve özellikle zerafet üzerine kuruluydu. Gündelik hayat bir dizi adabı muaşeret kuralından müteşekkildi. Osmanlı’nın yürüyüşünde vakar ve ihtişam olmakla beraber asla kibir ve azamet yoktur. O, dâimâ kısık sesle konuşur. El ve kol hareketlerinde hiçbir zaman mütehakkimine bir eda sezilmez. Hizmetlerinde tatlılık ve kolaylık vardır.”Ne demiş Yunus Emre; ”Girdim/ilim meclisine, eyledim kıldım talep/ Dediler ilim geride, illa edep illa edep…” Edep, Türk İslam kültürünün öncelikli unsurlarından biri. İşte bunu ispatlayan gündelik Osmanlı kuralları.

Fazilet (manevî kuvvet, erdem, iyi ahlâk,  iffet), nezaket, nezafet (temizlik), nezahet (ahlâk temizliği, saflık), necabet (soyluluk) diye özetlenen dört kural hayatın tümünü kucaklardı... Bu yüzden itiş-kakış olmaz, kimse kimsenin sözünü kesmez, kimse kimseyi aşağılamaz, asla hakaret etmezdi. Kalabalık arasına bir âlim girince, herkes ilmine hürmeten ayağa kalkar, en güzel yere buyur ederler, ikramda yarışırlardı... Yahut yaşlı biri girince, yaşça küçük olanlar derhal ayağa kalkıp yaşına hürmet gösterirlerdi. Yabancı birinin yolu mahalleye düştüğünde yatacak ve yiyecek sorunu yaşamaz, misafir almakta mahalleli âdeta yarışa girerdi...

Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa "Bu evde gelinlik çağına gelmiş, bekâr kız var... Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme..." anlamına geliyordu...

Kız istemeye gelindiğinde damat adayının namaz kılıp kılmadığını anlamak için pantolonunun "diz izine" bakılırdı. Kahvenin yanında su gelirdi... Şayet misafir toksa önce kahveyi alır, açsa suyu alırdı... Ona göre ya yemek sofrası hazırlanır ya da meyve ikram edilirdi...

Kapıların üstünde iki tokmak olurdu. Biri kalın biri ince... Gelen bayansa kapıyı ince tokmakla vururdu... Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı... Erkekse kalın tokmakla kapıyı vururdu... Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da bir mahremi (kocası vs.) açardı...

Peygamber efendimiz (sav) in 63 yaşında vefatından sebep, 63 yaşını geçmiş büyüklerimiz yaşları sorulduğunda "Haddi aştık" derlerdi...

Yolda küçük büyüğünün önünden yürüyemezdi...

Cuma namazına esnaf -ki kuyumcular da dâhil- kapıya kilit vurmadan giderlerdi. Fitre, zekât Ramazan ayından önce Şaban ayında verilirdi... Fakir fukara Ramazan ayına erzaksız girmesin diye. Esnaf Ramazan ayında toplanıp gerçek bir ihtiyaç sahibinin "borç defterini" kapatırdı.

Osmanlıda evlerin çatal kapısında (sokak kapısı) ay ve yıldız vardı ve bunun anlamı bu evden birisinin Hacc’a gittiği ve arkadan da “Allah gitmeyenlere de nasip etsin” duaları edilirdi.

Toplumda selam herkes tarafından alınır, verilirdi. Çünkü selam almanın ve vermenin önemini Peygamber (SAV) terbiyesi ile yetişmiş toplum bilirdi. Günümüzdeki gibi  zorlama  bir  şekilde  selam  verene “merhaba” denmez, selamın ne kadar anlamlı ve değerli olduğu bilinirdi. Mahalleye yeni bir komşu gelirse diğer hanımlar ona hoş geldiniz’e gider çocuklar için ailelere iltifatlar edilirdi. Evin çocukları büyükse onlara el işlemeli tablo götürülür ve bu  tablolarda el işi işlenmiş ayetler bulunurdu.

Mahallede birisi öldüğünde, cenaze evine ilk önce kıble istikametindeki komşusu, daha sonra sırasıyla diğer komşuları yemek verirlerdi.

 Kimse eğlenmez, komşunun üzüntüsü paylaşılırdı. Günümüzde ki gibi üstte komşusu ölenin altta

Gazino havası estirilmezdi. Eve gelen misafir evden çıkarken arkasını dönmeden geri geri çıkardı. Kapı eşiğinde ki ayakkabıların ucu evi gösterirdi. Bunun anlamı; “Gidin ama tekrar gelin” demekti.

Bu konuya inşallah devam edeceğiz kalın sağlıcakla

 

Yorumlar