3128 Defa Okundu

Ülkemizde siyaset kurumunu oluşturan yapıların kural tanımazlıkları ve güçlü propaganda kanallarına sahip olmaları nedeniyle; farklı taraflarda bulunan toplum fertleri birbirlerini hedef olarak görmeye başladı. Malumunuz üzere ölüm ve tecavüz listeleri gibi akıl almaz listelerin varlığı öne sürülerek sosyal mecralarda tehditler savrulur oldu. Toplum olarak maç izler gibi ülkemizin siyasi hayatını izleyip, aynen bir futbol maçındaki gibi slogan atarak karşı takım taraftarına zarar vermeye çalışan holiganlara mı dönüştük?

Ne acıdır, yeri geldiğinde kurtuluş savaşının kahramanlıklarını, Çanakkale savaşının amansızlığını, imkansızlıklar içerisinde birlikten doğurduğumuz imkanı dillendiren bu milletin fertleri, sırf karşı siyasi görüşte bulunan kardeşine etmediğini bırakmıyor.  İnsan nefsi gereği çıkarları üzerine hareket etse de  gemi batarken son umudu olabilecek geminin yolcularına neden saldırır bunu anlayamıyorum!

Yukarıda da izah ettiğim gibi son dönemlerde dikkatimi çeken bazı olaylar üzerine bu yazıyı kaleme almaya karar verdim... Sosyal medyanın da etkisiyle,  tahrip edici bu klavye (algı) savaşı gözümüzün önünde yaşanır oldu. Özellikle devlet memurlarının veya devlet memuru adaylarının bir kısmı sert ve linç’ci yaklaşımlar gösterirken farklı görüşteki insanların ilerde bu kişilerden nasıl hizmet alacağını düşünür oldum.  Yine doğru ve yanlışın bireysel olarak göreceli olmasının yanı sıra toplumların doğru ve yanlışlarının olduğunu düşünen biri olarak karşılaştığım bazı hadiseler sosyal arıza yaşadığımız hususunda beni ikna etmeye yeterli oldu. Örneğin; bir müftü abimizin “Bazıları Kuranı anlamak önemli diyor fakat kuran-ı yaşamak daha önemli” şeklindeki paylaşımına onlarca imamın destek vermesi, beni; “rızkın Allahtan geldiği” görüşünün artık imamlarca benimsenip benimsenmediği düşüncesine sevk etti.. Bir şeyi anlamadan yaşamanın mümkün olmayacağını 8 yaşındaki bir çocukla konuşabilecekken koca koca adamların “hangi duyguyla destek verdiğini” henüz anlamış değilim. Bu durumu farklı birkaç mecrada ve farklı otoritelere karşı tekrar etmesi toplumun muhakeme yeteneğinin olmadığını veya muhakeme yeteneğini engelleyen bazı durumların (baskı) olabileceğini düşündürmedi değil. Dedik ya hani doğru ve yanlış muhakemesini yapmadan sırf yaranmak, göze girmek, işe girmek, yükselmek gibi duygularla yapılan bu alkışlar, sizleri yarın kendi defterinizi dürecek bir eyleme destek vermek durumunda bırakabilir.  Hani yukarıda bahsettiğim kurtuluş savaşı, Çanakkale savaşı, yokluk günlerindeki o birlik ruhu varya işte o birlik ruhunun içinde bulunan her “bir” fert şuursuzca mührü elinde bulunduranı alkışlasaydı bugün muhakeme hakkı elinde olmayan bir millet olabilirdik.

Kaygılanıyorum!

Çünkü: Uzay boşluğunda bilmem kaç km hızla dönen bir gezegenin içinde sınırları belli bir toprak parçası üzerinde aynı dili konuşup, aynı kültürü sürdürdüğümüz, muhtemel akrabalık bağımız nedeniyle birlikte yaşamaya mecbur olduğumuz insanların, bunca yıldır bir yalana inanıp bel bağlamışız gibi bir anda değişim göstermesi kaygılanmaya değer. Bunca hikaye, destan dinledik büyüklerimizden, okuduğumuz onca tarihi vakaya inandık, hepsinden ziyade iman ettik dediğimiz ilahın emirlerinde yer alan pek çok şeye “muhtemel gafletle” sırtımızı döndük. En başından beri aklımı kurcalayan, beni dertlendiren ise bu durumu neden yaşadığımızdır. Neden bu dünyanın en güzel sorusudur. Peki neden? Para mı? Makam mı? Ev mi? Saltanat mı? Neden sorgulamaksızın tapar olduk. Neden takım tutar gibi sahiplenir olduk. Biz evvelden böyle miydik? Böyle mi yetiştirildik?  Köksüz bir nesil miyiz? Bize hangi aşılamalar yapıldı? Ne zamandan beri güçlünün ardından yürür, güç kaybedince terk eder olduk?

 

Türlü sorular var daha sorulabilecek. Aslen herkesin kendisine sorması gereken sorular. Başta ben kimim? Ne yapıyorum, nasıl yaşıyorum, nasıl yaşamam gerekli, ne imkânlarım var, neye inanıyorum, neyi destekliyorum, desteklediğim bunun karşılığını veriyor mu, ailem ve çocuklarım nasıl yaşayacak, nasıl bir ülke istiyorum, nasıl bir toplum istiyorum, nasıl bir gelecek istiyorum, beni temsil edenler beni temsil edebiliyor mu, yetki verdiklerim hayatımı kolaylaştırıyor mu, yetki verdiklerim nasıl yaşıyor, benim refah düzeyim arttı mı ? … Daha onlarca soru var sorulabilecek. Daha onlarca cevap ver muhakemeye esas alınabilecek.

Tüm bu soru ve cevaplardan ziyade; dedim ya hani uzay boşluğunda bir gezegenin içinde, sınırları belirli bir toprak parçasında birlikte yaşıyoruz. Hiçbirimiz siyasi görüş veya sosyal görüş farklılıkları için bir diğerini kırmamalıyız. Ölüm ve tecavüz listesi gibi bu milletin dinine, tarihine yakışmayan yaklaşımlar içinde bulunmamalıyız. Her bir görüş bu milletin geleceğe atacağı bir adım olarak değerlendirilip öylece ele alınmalı. Müşterek kaygı daha iyi yaşam standartlarına sahip olmakken birbirimizi boğazlamaya kalkışıp içimizdeki kötü niyetlilerin kaostan nemalanmaya çalışmalarına engel olmalıyız.

 

Yorumlar