8108 Defa Okundu

“O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun.” (Şuara: 213.)

(Geçen haftaki yazımızın devamıdır.)

4- Necran Heyetinin Lânetleşmeye Davet Edilişi

Geçen yazımızın sonunda Necran Hıristiyanları meselesini dinlerarası diyaloga payanda yapmaya çalışanların, hadisenin devamını görmek / gündem etmek istemeyişlerindeki tuhaflığa dikkat çekmiş ve Allah Resulünün (s.a.v.) onlara getirdiği lânetleşme teklifini bu yazımıza bırakmıştık.

Evet, bundan sonra cereyan eden olaylar hakikaten çok ilginçtir:

Görüşmeler bir sonuç vermeyince Peygamberimiz (s.a.v.) heyettekileri yalancı ve haksız olanın lanete uğraması için Allah’a yalvarmaya davet eder.

Bu davet karşısında heyettekiler zor durumda kalırlar ve düşünmek için mühlet isterler.

Peygamberimiz (s.a.v.) onlara müsaade verir; bir kenara çekilip içlerinden tecrübesine güvendikleri kimselere görüşlerini sorarlar. İleri gelenlerinden biri “Bir peygamberle lânetleşip de büyükleri sağ kalmış, küçükleri yetişmiş hiçbir kavim yoktur! Onunla lânetleşmeyi kabul etmeniz demek, kökünüzü kazıtmak demek olur. Onun dinine girmek işinize gelmiyorsa, o zaman çaresiz kendisiyle anlaşma yapın, şartlarını kabul edin” anlamına gelen sözler söyler. Diğerleri de bu fikre katılırlar. Ve Peygamberimize (s.a.v.) dönerek “Ey Ebu’l - Kâsım! Biz seninle lânetleşmemeyi ve dinini sana bırakarak kendi dinimiz üzere dönüp gitmemizi uygun görüyoruz. Hakkımızda istediğin şeyi hükmet, ne istersen sana verelim, seninle barış yapalım!” dediler.[1]

Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam onlarla lânetleşmeyerek geri döner ve şöyle buyurur:

“Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; Necran halkı üzerine azap yaklaşmış bulunuyordu! Eğer benimle lânetleşmeye girişseydiler, maymun ve domuzlara çevrilecekler, vadi onların üzerine ateş kesilecek, Yüce Allah Necran’ın ve halkının ağaç üzerindeki kuşlara varıncaya kadar köklerini kazıyacak, bir yıla varmadan Hıristiyanlar helak edileceklerdi!” [2]

Sonra da yapılan anlaşmanın şartlarını (kendilerinden alınacak cizye miktarını) yazdırır; Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı (r.a.) da şartların adil bir şekilde yerine getirilmesi için “ümmetin emini” olarak onlarla gönderir.

Geri dönen heyet içinden üç kişinin ilerleyen günlerde tekrar Medine’ye gelip Müslüman olduklarını da ekleyelim…

Netice itibariyle ortadadır ki, Hz. Peygamberin (s.a.v.) Necran Hıristiyan heyetiyle görüşmesi baştan sona İslam’ı tebliğ hadisesidir. Her hususta bizim için üsve-i hasene / en güzel örnek olan Peygamberimizin (s.a.v.) bu görüşmeler sırasındaki tutum ve sözleri de hakkı tebliğin birçok inceliğini ihtiva etmektedir.

Şimdi bir kere daha soralım:

Manzaranın bütünü bu iken, daha önce de belirttiğimiz gibi gerçekliği bile şüpheli olan “Hz. Peygamber (s.a.v.) Necran Hıristiyanlarına mescidin bir köşesinde ayin yapmaları için izin verdi” şeklindeki ayrıntıyı, hadise bundan ibaretmiş gibi şişirip şişirip; buradan camilerimizde, mescidlerimizde şirk ayinlerinin icra edilmesinde hiçbir mahsur yokmuş şeklinde bir netice çıkarmaya kalkanların iyi niyetine kim inanır?

Hayır, burada iyi niyet aramak saflık olur; burada işin hakikatini saptırarak Hıristiyanlığı aklamak, hakla batılı karıştırmak hinoğlu hinliği vardır.

II- MESCİD HUKUKU VE DİNLERARASI DİYALOG CAMİLERİ

Yazımızın bu safhasında Necran Hıristiyanları hadisesini camide / mescidde ayin yapmayı meşrulaştırmak için kullanan dinlerarası diyalogcuların İslam’ın nezih tevhid itikadını bozmaya teşebbüs etmek suretiyle nasıl bir sapkınlığa imza attıklarını ortaya koymak üzere, cami ve mescidlerin hukukuna değinmek de zaruri olmuştur.

1- Söz Konusu Rivayetin Delil Olarak Kullanılması Uygun Değildir

Her şeyden evvel, Necran Hıristiyanlarına Mescid-i Nebevi’de ayin yapmaları için izin verildiği şeklindeki bu rivayetin gerçekliği şüphelidir.

Ebubekir Sifil Hoca, konuyla ilgili “Camide Ayin” adlı makalesinde şöyle der:

“Esasen Necran Hristiyanlarının Medine ziyaretiyle ilgili olarak İbn İshak tarafından nakledilen bu ünlü rivayet zayıf ve münkatıdır (senedinde kesinti vardır). Bu sebeple böyle hassas bir konuda delil olarak kullanılması uygun değildir.”

Hadisenin doğru kabul edilmesi durumunda nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair ihtimalleri de şöyle sıralar:

- Bu olay, iyi niyet izharı olarak anlaşılabilecek şekilde Medine’ye kadar gelmiş Necranlı heyetin gönlünün hoş tutulması amacına mebni olabilir. Yani Efendimiz (s.a.v) onların kalplerini İslam’a ısındırmak için böyle davranmış olabilir. Nitekim Buhârî şerhinde İbn Receb bu ihtimal üzerinde durur ve şunları söyler: “Hz. Peygamber (s.a.v) o vakit onlara müsaade etmekle kalplerini İslam’a ısındırmak ve İslam’dan uzaklaşmalarına meydan vermemek istemiş olabilir.”

- … Devamında İbn Receb şöyle der: “Onların (gayrimüslimlerin) kalplerinin ısındırılmasına ihtiyaç kalmayınca artık bu uygulamayı devam ettirmek caiz olmaz.”

- Efendimiz (s.a.v)’in herhangi bir uygulaması başta Sahabe-i Kiram olmak üzere Ümmet fukahası tarafından devam ettirilmemişse bunun iki sebebi olabilir: Ya o uygulama nesh olmuştur, ya da Efendimiz (s.a.v)’e mahsustur; O’ndan başkasının o uygulamayı devam ettirmesi caiz değildir.[3]

Kısacası bu hadiseden asla Hıristiyanlığın da meşru bir din olduğu, camilerde şirk mahiyetindeki ayinlerine müsaade edilebileceği şeklinde bir sonuç çıkmaz. Böyle bir yaklaşımın Kuran ve Sünnet’te hiçbir dayanağı yoktur. Her dinin bir akaid temeli, ona bağlı ibadet ve ritüelleri vardır. Her din kendi varlığını müstakil olarak sürdürmek ister; hiçbir din diğeriyle koalisyona girmek, inanç, fikir ve ritüel alışverişi yapmak gibi uygulamalara sıcak bakmaz. Hele İslam, şirki veya batıl başka herhangi bir inancı simgeleyen en küçük bir işarete dahi asla müsaade etmez.

İmam Rabbanî, küfrü ve şirki çağrıştıran sembol ve alametlerden uzak durulmasının zaruretini şöyle anlatır:

“İman, inanılması zorunlu olan bilgileri kalbin tasdik etmesi, yani inanması demektir. Bu tasdikin alameti, küfürden uzaklaşmak ve kâfirlikten sakınmaktır. Kâfirlikten sakınmak da, küfre mahsus şeylerden, mesela zünnar bağlamak gibi küfür alametlerini kullanmaktan sakınmak … demektir. Tasdik edip de, zaruret olmadığı halde, küfürden sakınmayan Müslüman mürted olur.” (Mektubat, 1. Cilt, 266. Mektup, 3. Cilt, 16. Mektup)

İmam Rabbanî burada küfür alameti olarak “zünnar”ı örnek vermiştir. Haç da, teslisi ifade eden diğer sembol ve şekiller de, tanrılaştırılan İsa ve Meryem figürleri de benzer şekilde Hıristiyanların şiardır. Dolayısıyla aynı fetva bunlar için de geçerlidir.

2- Dinlerarası Diyalog Camileri

Birkaç hafta önceki bir yazımızda konu edindiğimiz Kâbe’nin putlardan temizlenmesi hadisesi göstermektedir ki, Beytullah’ta, yani Allah’ın evinde tevhid akidesine ters düşecek hiçbir cisim, resim, sembol veya figür kullanılamaz. Camiler de Beytullah’ın bir şubesi gibidir. Aynı sadelik, aynı tevhid ve ihlas sırrı camilerde de mutlaka kendini göstermelidir.

Hal böyleyken dinlerarası diyalog bir süredir maalesef mescid ve camilerin hukukunu da ihlal eder hale gelmiştir.

Ayasofya’daki teslis şirkine ait ikon vs. sembollerin hâlâ duruyor olması son derece üzücüdür.

Yine İstanbul’da yeni restore edilerek ibadete açılan Fethiye Camiinin içindeki, kilise döneminden kalma bütün resim, figür, sembol işaret vs.nin bütün canlılığıyla ortaya çıkarılmış ve bu şekilde ibadete açılıyor olması vahameti daha da artırmaktadır.

Bir dehşet uygulama da İzmir Çeşme Alaçatı’daki Pazaryeri Camiinin durumudur. Ertuğrul Günay’ın Kültür Bakanlığı döneminde Patrik Bartholomeos’un bakandan özel müsaade alarak bu camide ayin yapması ve bu korkunç hadisenin Alaçatı Belediyesi yetkililerince çağdaşlık, hoşgörü vs. şeklinde yorumlanıp takdim edilmesi, vahametin nerelere ulaştığının bir göstergesidir.

Keza Trabzon’da, fetihten sonra kiliseden çevrilen Ayasofya Camiinin, bir dönem müze kaldıktan sonra restore edilerek tekrar ibadete açılması ve fakat camiinin adeta ortadan ikiye bölünerek, kıbleye dönüldüğünde sol tarafta kalan kısmın Hıristiyanlığa ait sembollerle adeta Hıristiyan turistlere ayin mekânı olarak bırakılması, Hıristiyanlık sembollerinin mescidlerimizi, camilerimizi nasıl işgal etmeye başladığının ayrı bir örneğidir.

Trabzon’da Ortahisar Merkezde Fatih Camiinin durumu da aynıdır. Restorasyon sırasında, kıbleye dönüldüğünde caminin sol tarafında kalan kilise sembolleri ortaya çıkarılmış ve öylece bırakılmıştır. Döşemenin (namazda secde edilen yerin!) altında ise yine kilise döneminden kalma mozaikler, üstü camla kapatılmış bir halde muhafaza edilmektedir. Gelen turistlerin talep etmesi halinde cami görevlileri halıları kaldırıp, aydınlatma düğmesini açarak, bu mozaikleri görmeleri için onlara bir nevi hizmet (!) sunmaktadırlar. Sembollerin Dili ve Ayasofya adlı yazımızda da bahsettiğimiz gibi, bu durumdan namaz kılmak için bu camiye girdiğimizde haberdar olmuştum. Duvardaki ve döşemenin altındaki bu sembolleri gördüğümde imama ve yanımdaki arkadaşlara “Bu bir dinlerarası diyalog uygulaması değil mi?” dedim. Eski Trabzon Müftüsü rahmetli Nuri Güneş Hocamız da “Desenize biz henüz Trabzon’u tam fethedemedik!” diyerek üzüntü ve endişesini ifade etti.

Camiden çıktığımızda ise karşı tarafta bulunan bir başka tarihî mescidin duvarında, cam muhafaza ile korunmuş koca bir haç işareti gördük… 

Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Teslis şirkini ifade eden Hıristiyan sembollerinin cami ve mescidlerimize nasıl sirayet ettiği bu örneklerden anlaşılmaktadır.

Bu gidişe bir dur denmezse, tevhidle şirkin bir arada olması git gide normal karşılanmaya başlanacak ve insanlar zamanla “Ne var canım bunda; biz de Allah’a inanıyoruz, onlar da Allah’a inanıyor; biz de Allah’a ibadet ediyoruz, onlar da Allah’a ibadet ediyor. O zaman ortak bir mekân kullanmakta da bir mahsur yok!” deme noktasına doğru sürüklenecektir.

Nitekim Ayasofya’nın ibadete açılma sürecinde bir ilahiyatçı, bu mekânın kilise olarak kalmasının daha uygun olacağını; ama ille de cami yapılacaksa Alaçatı örneğinde olduğu gibi Hıristiyan ayinlerine de bir gün tahsis edilmesi gerektiğini söyleyebilmişti.

Buradan tekrar Necran Hıristiyanları hadisesine dönecek olursak;

Bu görüşmeler sırasında Hz. Peygamber (s.a.v.) onları İslam’a çağırmış, “Biz eskiden beri Müslümanız” demeleri üzerine, onlara Müslüman olmadıklarına delil olarak şu dört şeyi saymıştı:

Allah’a oğul isnat etmeleri, haça tapmaları, domuz eti yemeleri ve içki içmeleri

Necran Hıristiyanlarıyla yapılan görüşmelerin taşıdığı mesajı anlamak için sadece şu kesit yeterli değil mi?

Yine hatırlayalım: Âl-i İmran Suresinin ilk 64 ayeti de bu vesileyle inmiştir ve bu ayetler ehl-i kitabın içinde bulunduğu sapkınlığı haber vermektedir.

Böyle bir hadiseyi, mana ve mesajının tam zıddı yönde, Hıristiyanlığı aklamak için kullanmaya kalkanların hakla batılı karıştırdıkları açıktır.

Bu, direkt veya dolaylı olarak, mescidlerde hâkim olması gereken tevhid ve ihlas sırrına muhalefettir.

3- Mescid Hukuku

Esasen yeryüzünün hiçbir yerinde şirkin ve şirk unsurlarının yaşamaması, barınmaması gerekir. Ama üç yer var ki, buralarda mutlak ve muhakkak tevhid ve ihlas hâkim olmalıdır.

Bunlardan birincisi Beytullah / Kâbe, ikincisi o Beytullah’ın şubesi olan camiler, üçüncüsü de bu camilerde ibadet eden müminlerin kalpleridir. Evet, buralarda şirke ve şirk unsurlarına asla hayat hakkı yoktur.

Nitekim Cenâb-ı Hak Kuran’da “muhlisine lehüddin / dini ihlasla tutun” (Mümin: 14, 65; Beyyine: 5) diye emretmiştir. Dinin ihlasla tutulması; ibadetlerin yalnız Allah’a has kılınarak yapılması ve ibadet mekânlarının ihlas ve tevhid üzere tertemiz düzenlenmiş olmasıyla mümkündür.

Bu meyanda Cin Suresi 18. Ayette şöyle buyrulur:

“Şüphesiz ki mescidler Allah’ındır; o halde (oralarda) Allah ile beraber hiç kimseye ibadet / dua etmeyin!” (Cin:18.)

Bir başka ayet de şöyledir:

“O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun.” (Şuara: 213.)

Bazı sapkınların Kuran ve Sünnet yerine hevâ ve heveslerine göre mescid hukuku tayinine kalkışmaları bedbahtlıktan başka bir şey değildir.

Tek hak din olan İslam, tevhidi bütün âlemde hâkim kılmak için gönderilmiştir. Tevhide inanan Müslüman, ibadeti yalnız Allah’a has kılmakla, yani ihlasla ibadet etmekle mükelleftir.

Kâbe’nin putlardan temizlenmesi gibi, biz müminlerin de kalplerimizi her türlü şirk unsuru ve masivadan temizlememiz ve mescidlerimizin de bu tevhid ve ihlas ruhunu yansıtması şarttır.

Bu sebepledir ki Asr-ı Saadet’te, suret-i haktan görünüp, fitne, nifak ve tefrika çıkarmak için yapılan Mescid-i Dırar’ın kullanılmasına müsaade edilmemiştir (Tevbe: 107 – 110.). Buradaki hassasiyetin bir tezahürü olarak, bugün bizim de mescidlerimizde tevhid ve ihlas ruhuna zarar verici şeylere müsaade vermememiz imanımızın gereğidir.

Buna mukabil Kuba Mescidi de Kuran-ı Kerim’de nasıl “takva mescidi” (Tevbe: 108.) sıfatıyla tanıtılmış ise, aynı takva ve ihlas ruhunun bütün mescidlerde muhafaza edilmesi elzemdir, şarttır.

Ayet-i kerimede “mescidlerin ancak müminler tarafından imar edileceğinin” beyan edilmesi (Tevbe: 18.) mescidler söz konusu olduğunda ihlas ve takvanın ne kadar mühim olduğunun en büyük delillerinden biridir. Bu meyanda Cenâb-ı Hakkın “ancak takva sahiplerinin amellerini kabul edeceğini” beyan eden Maide: 27. Ayeti de hatırlatalım.

İşte İslam’da mescid hukuku denince anlaşılması ve anlatılması gerekenler bunlardır. Hiç kimse kendi hevâ ve hevesinden mescid hukuku belirleyemez.

NETİCE

Kalplerimizi, imanımıza zarar verecek unsurlardan koruduğumuz gibi mescidlerimizi de her türlü bozuk itikat sembollerinden arındırmamız gerekir. Tevhidin bozulduğu yerde İslam akaidinden de söz edilemez.

Bu yapılmazsa ümmet-i Muhammed’in ifsat olmasına, itikadî ve kültürel cihetten işgale uğramasına davetiye çıkarılmış olur. Asıl felaket de budur. İtikattaki bozulma, doğuracağı netice açısından, İslam coğrafyasında bunca kan ve gözyaşı akmasına sebep olan savaşlardan bile vahimdir. Zira savaşlar müminlerin dünyevi hayatını mahvetse de “şehitlik” gibi bir rütbe almaya sebep olurken; itikattaki bozulma dünyada zillet ve hüsran, ahirette ebedi felaket sonucunu doğurur.

Unutmayalım, Müslüman olmamızın ve Müslüman kalmamızın teminatı Kuran ve Sünnet’le sabit olan tevhid akidemizin ihlasla korunması ve devam ettirilmesidir.

 

 

 

[1] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1,  s. 357-358.

[2] Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 3, s. 236, Zürkâni, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 4, s. 43.

[3] https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/camide-ayin/

Yorumlar