412 Defa Okundu

İslam dünyasından başlayıp, Anadolu v dahi bütün çoğrafya da uç sınırlara kadar dayanan Moğol istilası konusunda kaynaklara bakıldığında insanlık tarihi için bir facia denilebilir. Hatta islâmı kaynaklar Moğolları yecüc ve Mecüc olarak dahi zikr ettikleri vakidir. Cengiz Han ve Moğollar, Türk gibi kabul edilselerde aslında putperest olmalarının yanında Türklerle savaşmış Anadolu Selçukluları dâhil pek çok müslüman türkün ve başka miiletlerin kanına girmişler Müslümanlığı kabul etseler dahi kan dökücü ve kan içici olmaktan asla vazgeçmemişler çokça zalimlik yapmışlardır. Tarihi gerçekler, nezdinde Cengiz Han’ın ve Moğollar imparatorluk haline getirip dünyayı istila etse dahi, birinci İslam medeniyetinin yıkımı ve 700 bini Orta Asya olarak olmak üzere 1 milyon Müslüman’ın katlinden sorumlu olması ve zalim ve gaddar bir hükümdar kağan olma gerçeğini değiştirmez. Özellikle Orta Asya bölgesi (Harzem, Hazarlar, Maveraünnehir) bir daha medeniyet merkezi olma ayrıcalığına kavuşamamış, yaraların tedavisi iki asır sürmüştür. Necmeddin Kübra bu hengâmeli dönemde irşad faaliyetlerine devam ederken Moğollar Harzem’i istila eder. Katliamlar başlayınca, ilim yok olmasın niyeti ile 600 seçkin öğrencisini Harzem’den hicret ettirmiş ve Allah yolunda hizmete devam etmelerini emretmiştir. Kendisi, ilerlemiş yaşına rağmen savaşmaya karar verir. Kaynaklar bu elim olayı şöyle naklediyor:

“…Küffar Harezm’e geldiğinde Şeyh öğrencilerini topladı. 600 kişi kadardılar. Şöyle hitap etti: Tez kalkınız. Memleketlerinize gidiniz! Doğudan çıkan bu yalın ateş, Batı’ya kadar yaklaşmıştır. Bu afet büyük bir fitnedir. Ümmet içinde bundan daha büyüğü görülmemiştir.” Dedi.

 Öğrencilerinden bazıları şeyh neden dua etmez diye sordular

Şöyle buyurdu: “ Bu bir hüküm-i Kazadır, def’i mümkün değildir.” ülkelerine gitmek durumunda olan öğrencileri neden şeyh bizimle hicret etmiyor diye düşündüklerinde;”

“ Ben burada şehid olmayı Allah’tan(c.c) niyaz ediyorum. Bana, başka bir yere gitmeye izin yoktur…” dedi. Kalmalarını istediği bir kısım müritlerine hitaben;

“Geliniz Allah(c.c) yolunda, O’nun ismini yüceltmek için Cihad ve cenk edelim  “ Diyerek, zırhını giydi. Kâfirlerle kahramanca çarpışırken, ok yağmurunun altında bir ok göğsüne isabet etti. Dua ve niyazı kabul olmuş olarak şahadet şerbetini içti. Bu kahramanca direniş nedeni ile kendisine Seyyid ’üs Şühedâ unvanı layık görülmüştür.

 Tasavvuf düşüncesinde derin izler bırakmış olan Necmeddin Kübra; ehl-i sünnet itikatına ve şer’i kuralarla sıkı sıkıya bağlı, şeriat tasavvuf ikileminde bütünlük ve dengeyi esas alan ve müritlerini bu doğrultuda yetiştiren bir Üstad ve hakiki bir şeyh ve Mürşid-i Kamil idi.

 Allah’a ulaşma konusuna insanları belli kalıplar içine sıkıştırmadan, her insanın kendi meşrebine uygun olan bir yolu benimsemesi gerektiğini beyan eder ve bu usul üzeri- ne irşad faaliyetine devam ederdi. İnsanoğlunun Allah’a ulaştıran yolların mahlûkatın nefesleri sayısınca olduğunu ifade ederek asıl amacın Allah ile bir olabilme yeteneği olduğunu belirtmiştir. İnsanı veli mertebesine ulaştıran manevî yolculuğun temelde üç aşamada cereyan ettiğini belirtmiş ve bu üçle- meyi Şeriat-Tarikat- Hakikat olarak sınıflandırmıştır.

Yorumlar