6092 Defa Okundu

Gazetemiz yazarlarından Senai Demirci’nin ara ara kaleme aldığı dinlerarası diyalog mesajlı yazıları ve Ali Eren Hocamızın Senai Bey’e verdiği cevapları ben de takip ettim.

Bu yazılarda gündem olan konular birçok açıdan “akaid” boyutlu olduğu için,  meseleye müdahil olmayı ve bir mütalaa vermeyi görev addediyorum.

1- Yaklaşım Tarzımız

Maksadım kesinlikle taraflar arasında hakemlik yapmak değildir. Kaldı ki Senai Bey, Ali Eren Hocamızın keyfiyet yüklü yazılarına bir cevap da vermemiştir.

Hemen belirteyim ki ben tartışılan bu konularda tarafsız değilim. Zira az evvel de ifade ettiğim gibi “akaid” eksenli bir meselede tarafsızlık diye bir şey düşünülemez. Böyle bir tavır ilmî ve İslamî olamaz. Bir ilim adamı, bir araştırmacı, ölçü ve delillerle konuşur. Bu sebeple de ilimden, haktan, hakikatten yana olur. Bunu yapmazsa, konumu ve kariyeri ne olursa olsun, bâtılın oyuncağı olmaktan kurtulamaz.

Söz buraya gelmişken günümüzde bir illet haline gelmiş olan “akademik tarafsızlık” tavrına da temas etmek isterim.

Akademik çalışma, bir mesele üzerinde derinleşmeyi, onu tahkik etmeyi, konuları sebep ve sonuçlarıyla bir bütünlük içinde ortaya koymayı ifade etmelidir.

Ama ne yazık ki günümüzde akademik çalışma, özellikle ilahiyat camiasındaki çoğu kişi nezdinde ilim ve hakikat katliamcılığına dönüşmüştür.

Hiçbir akaid kuralı tanımadan, hak - bâtıl çizgisine dikkat etmeden İslamî ilkeleri tırpanlayan bu şahıslara neden böyle yaptıklarını sorduğunuzda şöyle cevap veriyorlar: “Efendim, ben akademisyenim! Tarafsız olmak zorundayım!”

Bu tavrı ilahiyat fakültelerinin ders kitaplarında, dinî konular üzerine yazılmış makalelerde, özellikle dinlerarası diyalogun zebunu olmuş zevatın yazıp çizdiklerinde görmek mümkündür.

2- Neden Tarafsız Değiliz

Evet, Ali Eren Hocamızın Senai Demirci’ye yaptığı reddiyeler konusunda tarafsız değilim. Ali Eren Hocamızdan yana tarafım. Zira Hocamız, ilmî bir tutarlılık ve itikadî bir hassasiyetle Senai Bey’in yanlış ve çelişkilerini ortaya koymuştur. Verilen cevaplar yeterli ve tatminkârdır. Bu sebeple aynı yanlışlara detaylı bir şekilde yeniden cevap verecek de değilim. Sadece eklemek istediğim birkaç husus var.

Aynı gazetede yazmakla beraber Senai Bey’i yakından tanımam. Kendisiyle görüşmüş de değiliz. Dolayısıyla kendisine şahsî bir husumetim de söz konusu değildir. Ancak ilim lisanıyla konuşarak hakkı tespit etmek, insanî ve İslamî vazifemizdir.

3- Akaid İhlali Boyutunda Yanlışlar

Senai Bey “O Resim” başlıklı yazısında ortaya koyduğu yaklaşımlarda endişe verici akaid ihlalleri yapmış ve ilmî çelişkilere düşmüştür.

Bu yazıyı bazı cihetleriyle tahlil edelim:

  • Şöyle diyor:

“Kur'ân insanlara indirilmiştir; Müslümanlara değil.”

Kuran insanlara indirilmiştir de peki Müslüman insan değil midir?

Müslüman, indirilen Kuran’a iman eden insandır. Yani Müslüman, insan olma vasfını zaten üzerinde taşımaktadır, bunu her akıl sahibi zorlanmadan kabul eder. Cenâb-ı Hak Kuran’ı cinlere ve insanlara, inanılması ve amel edilmesi için indirmiştir. Buna göre Müslüman, Kuran’ın indiriliş gaye ve maksadını gerçekleştiren insandır. Ama ne yazık ki yazar bu maksadı gerçekleştiren Müslüman’ı, sanki Kuran’ın muhatabı değilmiş gibi gösteriyor. Netice itibariyle bu cümle hem kendi içinde çelişkilidir, hem de Kuran’ın iniş maksat ve gayesine ters düşen bir kabulü gündem etmesinden dolayı vahim bir yanlıştır.

  • Şu cümlelere de bakalım:

“Kuran’ın hiçbir sayfasında “Ey Müslümanlar…” diye bir hitap yoktur…“Ey iman etme çabası içinde olanlar!” vardır.”

“Müslüman olduğumuz için değil, Müslüman olmak için okuruz Kitab’ı…”

Bu ifadelere şaşmamak mümkün değil!

“Kuran’ın hiçbir sayfasında “Ey Müslümanlar” diye bir hitap yoktur” ifadesi, eğer bir demagoji malzemesi değilse, Kuran’ın muhtevası karşısında koyu bir cehalet ifadesidir. Şöyle ki “mümin” kelimesi, imandaki kalbî tasdiki öne çıkarırken “Müslüman” ifadesi kalbî tasdiki de içine almakla birlikte, daha ziyade amelî manada teslimiyeti ifade eder. Şimdi sormak icap etmez mi: Kuran’da “Ey Müslümanlar” diye bir ifade yoksa, “Ey iman edenler” hitabı zaten bu anlamı da ihtiva etmiyor mu?

“Ey iman etme çabası içinde olanlar” cümlesi ise hem usul yönünden, hem muhteva açısından son derece yanlıştır. Zira iman bir şeye kesin inanmayı ifade eder. Ama bu cümlede imandaki kesinliği göremiyoruz. Burada henüz iman etmemiş bir kimsenin gayreti gündem ediliyor.

İslam’ın on dört asır içinde yaşayan milyonlarca müntesibini iman etmemiş, sadece iman etme çabası içinde olan insanlar diye tanımlamak nasıl bir vahamettir!

Peki ya “Müslüman olduğumuz için değil, Müslüman olmak için okuruz Kitab’ı…” ne demektir? Yani Kuran’ı Müslüman olmayanlar mı okumuş oluyor? Ya da Müslüman olduktan sonra (hâşâ) artık Kitab’ı okumaya lüzum kalmıyor mu yani??

Demagojinin bu kadar çarpık bir mantıkla yapılanına da hiç şahit olmamıştım.

Bu ifadelerinden anlıyoruz ki Senai Bey’in mantığına göre kesin olarak iman etmiş bir Müslüman yoktur! Herkes sadece Müslüman olma çabası içindedir!

Hâlbuki İslam akaidinde “şüphe içindeki iman geçerli değildir” denir.

Dolayısıyla böyle bir yaklaşımın ne akılla, ne ilimle, ne de İslamî ilke ve prensiplerle izahı mümkün değildir.

Bu ifadeleri doğrultusunda arkadaşa şunu sorabiliriz:

Acaba siz hâlâ iman etme çabası içinde misiniz?

Ağır bir soru, ama kendi sözlerinin iktizasından kaynaklanıyor.

3- Yine ilgili yazıda Müslüman, aynı zamanda İsevî'dir, Musevî'dir deniyor.

Bu ifadeler de hem usul hem muhteva açısından çok sakıncalıdır. Zira Cenâb-ı Hak biz müminlere hangi adla anılacağımızı Kuran’da beyan etmiştir. Biz “Müslümanız”, dinimizin adı da “İslam”dır:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim.” (Maide: 3.)

“Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da ahirette de beni yönetip himaye eden sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!” (Yusuf: 101.)

İslam’da aidiyet çok önemlidir. Aidiyet, imanda tutulan safı da ifade eder. Evet, biz Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı Amentümüz içinde “ve rusuluhî” ilkesi doğrultusunda kabul eder, ulu’l-azim peygamberlerden bilir ve severiz. Onlara inen Tevrat ve İncil’in hak olduğunu da bilir, buna da “ve kütübühî” ilkemiz çerçevesinde iman ederiz.

Ama bugün “Musevî” ve “İsevî” kavramlarının ihtiva ettiği ve çağrıştırdığı mana açık ve net bilinmektedir. Bu mana, Tevrat’ın ve İncil’in tahrif edilmesi sonucu ortaya çıkan beşerî nitelikli, İslamî açıdan iman çizgisinin dışındaki yolları ifade eder. O halde bir Müslümanın kendini “İslam” ve “Müslüman” kelimeleri dururken “Musevî” ve “İsevî” gibi kavramlarla tanımlaması, tehlikeli bir durumdur. Senai Bey’e sorarız: Siz ümmet-i Muhammed’den olmak diye bir kavram duymadınız mı?

Bu hususta Hz. Peygamberin şu hadisini de nakledelim:

“Ben sizlere, çok düz, çok doğru, çok parlak ve sizleri cennete götürecek bir din getirdim. Allah’a (c.c) yemin ederim ki, eğer bugün İmran oğlu Musa hayatta olsaydı, bana iman etmekten başka çaresi yoktu.”  (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 14623)

Şayet Kuran’a ve Hz. Peygambere bağlılığı varsa, bu hadis-i şerif Senai Bey nezdinde bir ölçü olmalıdır.

4- Senai Bey’in Müslüman kisvesinden rahatsızlık duyduğunu da görüyoruz o yazıda. Evet, İslam’da asıl olan imandır, manadır, kalbî boyuttur. Bu tamam. Ama İslam bu mananın, bu kalbî boyutun yönlendirmesiyle Müslümanın kisvesine de önem vermiştir. Yazar arkadaşımız bunu da bilmeliydi. Mesela sarık kullanmanın, sakal bırakmanın, gayrimüslimlere özenmemenin önemini bilmeliydi. Burada şu hadis-i şerifi aktaralım:

 “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” (Ebû Dâvud, Libâs, 4 / 4031) 

Kendisine bu hadisin anlamı üzerinde düşünmesini de tavsiye ederiz.

5- Yazının asıl fecaat boyutu, ehl-i kitap meselesindedir.

Yazar yazısına başlık olan “O Resim”deki Hıristiyan ve Yahudileri temsil eden şahısların elinde kitap olmamasından büyük rahatsızlık duymuş, bunu da dile getirmiş. Bu konuda Ali Eren Hocamız kendisine yeterli cevabı vermiştir. Biz teyiden şu hususa işaret etmek istiyoruz:

 Beyefendi acaba Hıristiyan ve Yahudi’nin elinde olması gerektiğini iddia ettiği kitapların mahiyetinden de bahsetmeli değil miydi?

O mahiyete dair altını kalın çizgilerle çizeceğimiz iki mühim husus var:

Bunlardan biri Yahudi ve Hıristiyanların Allah’ın kelamını değiştirerek kitaplarını tahrif ettikleri, ikincisi de Kuran’ın gelmesiyle bu kitapların hükümlerinin kaldırılmış olduğu gerçeğidir.

Bir Müslüman aydın bu gerçekleri nasıl bilmez? Biliyorsa yeri geldiğinde neden gündem etmez?

Bu kitapların asılları, kendisinin de ifade ettiği gibi zaten Kuran’da mevcuttur. Bugün itibariyle sahip oldukları muhteva ise tamamen beşerîdir. O halde “kutsal kitap” kavramı çerçevesinde yazarın davet edeceği kitap, sadece Kuran olmalı değil miydi? Ama bu yapılmamıştır. Muharref kitapların (Tevrat ve İncil’in) asıllarına işaret ederek bu günkü hallerinde sessiz kalmak, hak ve hakikatin gizlenmesi, dinî tahsili olmayan Müslümanlara akaid sahasında bir nevi tuzak kurulması demektir. Çünkü bu sessizlikte, bu muharref kitapların bugünkü hallerinin hak olduğu iması vardır. Bu ima ise akaidinden habersiz Müslümanları küfre teşvik anlamına gelmektedir. Kendini aydın gören bir Müslüman böyle bir vebalin altına giremez.  

Bu çerçevede bu arkadaşımıza ve onun şahsında diğer bütün muhataplara İslam akaid ölçüleri çerçevesinde ehl-i kitabın üç noktada küfre gittiğini hatırlatmak isteriz:

Bir: Kitaplarını tahrif ettikleri için küfürdedirler. Zira Allah’ın kitabını tahrif edip beşer sözüyle karıştırmak, İslam akaidi çerçevesinde şirktir ve bunu yapanlar için büyük bir azabın hazırlandığı Kuran’da bildirilmektedir. (Bak: Bakara: 174.) Bu tahrif eylemi hem Yahudilerde hem Hıristiyanlarda onların da kabul ve idrak ettikleri gibi bir gerçektir.

İki: Allah’a oğul isnat ettikleri için şirke düşmüşlerdir. Yahudiler Uzeyr Allah’ın oğlu diyerek, Hıristiyanlar İsa Allah’ın oğlu diyerek bu duruma düşmüşlerdir. (Bak: Tevbe: 30.) Keza Hıristiyanlar haça tapmak suretiyle de ayrıca şirke düşmüşlerdir.

Üç: Yahudiler ve Hıristiyanlar hahamlarına ve rahiplerine, yani kendi din öncülerine dinde hüküm koyma, helal haram belirleme yetkisi tanıdıklarından da Allah’a hâkimiyet sıfatı cihetiyle şirk koşmuşlardır. (Tevbe: 31.)

Bu şirk hususlarına ilave olarak hem Yahudilerin hem Hıristiyanların açık ve net küfürde olduklarına en büyük delil, Kuran’ı ve Hz. Peygamberi (s.a.v.) kabul etmemeleridir. Bu konuda yüzlerce delil ortaya konulabilir. İnançlarının mahiyeti bu olan Hıristiyan ve Yahudilerin elinde kitap olup olmaması acaba ne ifade eder ki? Bir ilim adamı, bir araştırmacı kitap kelimesine takılıp kalarak bu kadar fahiş hata yapamaz. O kitapların mahiyetini bilmeli ve ona göre konuşmalıdır.

Esasen ehl-i kitabın küfürde olduğuna dair, sadece meali verilen şu ayet-i kerimenin manasını düşünmek bile yeterlidir:

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız sizi imanınızdan vazgeçirip yeniden küfre döndürürler.” (Âl-i İmran: 100.)

Tefsirlere bakıldığında görülecektir ki, ayet-i kerimede geçen ve “herhangi bir grup” diye çevrilen “ferikan” kelimesi, ehl-i kitabın bütün fırka, mezhep ve oluşumlarını kapsamaktadır.

Gerçek bu iken, bu tür yaklaşımların dinlerarası diyalogun mutasyona uğramış şekilleri olduğunu çok rahat söyleyebiliriz.

Dinlerarası diyalogda dinlerin eşitliği, bu meyanda kendi aralarında bir nevi alış - veriş yapmaları gibi kabuller vardır. Bunlar İslam’ın vahiy mahsulü olduğu gerçeğine ters düşmekte ve bunu yapanları da iman dairesinin dışına çıkarmaktadır.

Kuran’ın önemli bir kısmı (bin küsur ayeti) Yahudi ve Hıristiyanların saptığından, iman çizgisi dışında olduğundan bahseder.

Bu konuda, yani dinlerarası diyalog konusunda yirmi yıldan beri pek çok araştırma yapmış biri olarak ifade edeyim ki, elimde bu konuyla ilgili binlerce sayfa doküman mevcut olup, hepsi müdelleldir. Kuran’da ehl-i kitabın İslamî manada inanmış olabileceğine dair hiçbir ayet gösterilemez.

Onların hepsi bir değildir” (Âl-i İmran: 113.) mealindeki ayeti veya “Biz Nasranî’yiz” diyenlerin Müslümanlara Yahudilerden daha yakın olduğunu anlatan ayeti (Maide: 82.), nüzul sebeplerine bakmadan, Kuran’ın bütünlüğünü dikkate almadan ve bu hususta vârid olmuş onlarca hadis-i şerife de itibar etmeden, dinlerarası diyaloga payanda etmeye çalışmak, açık bir tahrifattan başka bir şey değildir.

Dinlerarası diyalog denen Vatikan projesinin İslam dünyasında yıllardan beri propaganda edip ne yazık ki bir kısım Müslümanlara benimsettiği, insanı küfre düşürecek kabuller var.

Bunlardan biri “semavi dinler”, “hak dinler” veya “üç büyük din” gibi adlar altında İslam’la beraber Hıristiyanlığı ve Yahudiliği de muteber birer din gibi göstermek; ikincisi de Kuran’la beraber muharref Tevrat ve İncil’i de “kutsal kitap” olarak lanse etmektir.

Bunun neticesinde bugün ehl-i kitabın yaptığı ayinler de “ibadet” kabul edilir olmuş, ortak ibadet – ayin programları bile düzenlenmiş, yani hakla bâtıl birbirine karıştırılmıştır.

Hatta bu dinlerarası diyalog afeti, yan yana, iç içe kilise, havra ve cami yapmak noktasına kadar varmıştır.

Yine hakla bâtılın bu şekilde birbirine karıştırılması öyle bir noktaya doğru seyretmiştir ki, ecdadımızın fethettiği yerlerde “fetih hakkı” olarak kiliseden camiye çevrilen bazı mekanlar “restorasyon” çalışmalarına tâbi tutulmuş, buralardaki kilise zamanından kalma süsleme vs. tarzı semboller ortaya çıkarılarak adeta diyalog camileri ihdas edilmeye çalışılmıştır.

Şu gerçek çok iyi bilinmelidir:

İslam, Kuran ifadesiyle “ekmel” bir dindir. Yani ne noksanı ne de fazlalığı yoktur. Dolayısıyla başka dinlerle bir alışverişte bulunmaz; birtakım tavizler verip fedakârlıklar yaparak onlarla uzlaşma zemini aramaz. Bu maksatla yapılan bir diyaloga da asla müsaade etmez.

Çünkü İslam vahiyle sabit olmuş, Allah’ın binasıdır.

İlahî karakterli bu yüce binanın beşerî telakkilerle birlikte değerlendirilmesi son derece tehlikeli olur, İslam’ın tevhid akaidini ciddi manada zedeleyen, hatta yerine göre yok eden bir tahribat anlamına gelir.

Allah’ın kelamıyla beşer sözleri nasıl mukayese edilemezse, Allah’ın yapısı olan yüce İslam da, beşerî yapı karakterine dönüşmüş olan muharref dinlerle diyaloga, fikir ve muhteva alışverişine girmez, müntesiplerine de böyle bir müsaade vermez.

İslam’ın bu özelliğinden dolayı dinlerarası diyalogu meşru görmek, akaid açısından açık küfürdür.

Buna göre dileyen Müslüman olur kurtulur, dileyen başka yolları seçer, sonucuna katlanır ve helak olur.

Dinlerarası diyalogun mutasyona uğramış şekli dediğimiz yaklaşımlar sadece Senai Bey’in söz konusu ettiğimiz yazısında şahit olduğumuz bir durum değildir. Kendisinde din adına konuşma yetkisi gören birçok kişinin yazılı ve sözlü beyanlarında maalesef bu hava hâkimdir. 

Böyle bir yaklaşım, direkt veya dolaylı olarak İslam akaidini ihlal anlamına gelmektedir. Denilebilir ki bugün Türkiye’nin, hatta İslam dünyasının iman eksenli en büyük sorunu budur.

Bu münasebetle başta arkadaşımız Senai Bey olmak üzere, ilgili ve sorumlu bütün kişilere bu konuya müdekkik ve muhakkik bir tavırla yaklaşmalarını tavsiye ederiz. Bunu samimiyetle yaptıklarında fert ve toplum olarak ebedî hayatımızı tehdit eden bu yanlışlardan kurtulma yolunda büyük bir adım atmış olacaklardır.

 Son söz yüce Kitabımızdan olsun:

“Muhakkak ki Allah katında (yegâne) din, İslâm'dır. Kendilerine kitap verilenler (Yahudi ve Hıristiyanlar), ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hasedden dolayı ihtilâfa düştüler. Artık kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki Allah, hesabı pek çabuk görendir.” (Âl-i İmran: 19.)

“Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran: 85.)

Not: Gelecek yazımız, Senai Bey’in “Kuran’ı Anlamaktan Utandırılanlara Gelsin” başlıklı yazısı ve Ali Eren Hocamızın ona verdiği cevap üzerine olacaktır.

 

Yorumlar