11320 Defa Okundu

“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki bilgisi, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, büyüklük taslayarak, başkalarını Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur. Onun dünyadaki payı rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız.” (Hac: 8 – 9.)

Meali verilen bu ayet-i kerimelerin mesajı, adeta Mustafa Öztürk’ün son günlerde dinî ve millî bünyemize bir hançer gibi saplanan söz ve tavırlarını tanımlar gibidir.

Zira -tefsiri uzun olmakla beraber- bu ayet-i kerimeler iki önemli mesaj veriyor. Bunlardan biri insanlardan bazılarının büyüklük taslayarak Allah’ın dini hakkında mücadeleye kalkışmaları, ikincisi de bunu yaparken hiçbir delile dayanmamalarıdır.

Bu yazımız ve müteakip yazılarımızda ortaya koyacağımız gibi, ayetin işaret etmiş olduğu bu özelliklerle M. Öztürk’ün fecaat ifadeleri aynı paraleldedir.

Onun, bu yazı dizisi içinde ele alıp değerlendireceğimiz akla ziyan söz yahut iddialarından bazıları şunlardır:

- Kuran’ın sadece mana olarak indirildiğini söyleyip, dolaylı yoldan Onun lafzını Hz. Peygamberin uydurduğunu ima etmesi,

- Kuran’ın “kitap” değil, “hitap” olduğu; “yazılı metin” değil, “şifaî söz” olduğu iddiası,

- Bazen bazı ayetleri, bazen de Kuran’ın tamamını tenkit etmesi,

- Kuran kıssalarının gerçek olmadığı, “mitolojik” olduğu iddiası,

- Dinî hükümlerin bütünüyle ilahî olmadığı iddiası,

- Kuran dili olan Arapçayla ilim elde edilemeyeceği iddiası, İslam’ın “Arap örfü” konumuna indirgenerek aşağılanması, Kuran’ın sadece Araplara hitap ettiği, cihanşümul olmadığı iddiası,

- Hz. Peygamberin hissî mucizelerinin hepten uydurma olduğu iddiası,

- Kuran’daki bazı ayetlerin bir değer ifade etmediği iddiası,

- Allah’ın Kuran’da kendini övmesine “kasıntı” demesi; lanet ihtiva eden ayetleri tenkit ederek Allah’a karşı gelmesi…

Bu iddiaları seslendiren bir kimsenin küfre gidip gitmediği hususunda fetva aramaya gerek yoktur. Çünkü fetva, meselenin nispeten kapalı olduğu, delile, ilmî müzakereye ihtiyaç duyulan yerde aranır. Hâlbuki M. Öztürk’ün sözlerinde tevil ihtimali bulunmayan, kişiyi açıkça İslam’ın dışına çıkaracak akaid ihlalleri vardır. Dolayısıyla bu ifadeleriyle o, hakkındaki hükmü bizzat kendisi vermektedir.

Kuran’ı tenkit edip aşağılamanın, onu Hz. Peygamberin uydurduğu imasında bulunmanın ve (hâşâ) Allah’ın yanlışını bulmuşçasına ona hesap sormaya kalkışmanın küfür olmadığını söyleyecek bir akıl sahibi âlemde var mıdır acaba?

Kaldı ki böylelerine ve bunların seleflerine açık ve net cevabı Kuran bizzat vermektedir. İlerleyen yazılarımızda bu gerçeklere hep yer vereceğiz.

Bu şartlar altında M. Öztürk’e ve onun gibilere tavsiyemiz şudur:

Şayet inanmıyorsanız, çıkın, delikanlı gibi biz buyuz deyin, insanlar da sizi gerçek hüviyetinizle tanısın!

Ama onlar bunu yapmazlar. Şayet yaparlarsa, yani gerçek yüzleri tanınırsa maksatlarına ulaşamayacaklarını, projelerinin yarıda kalacağını çok iyi bilirler.

Tarihi az çok bilenler bilir ki, dinimize, mukaddesatımıza yönelik saldırılar geçmişte daha ziyade sınır ötesinden / gayri Müslimlerden gelirdi.

Hâlbuki bugün hayret, esef ve hatta kahırla görüyoruz ki, bu milletin içinden çıkan, adı “Mustafa” olan biri -hem de Kuran’ı tefsirde akademik unvan kazanmış biri- bu Müslüman toplumun gözünün içine baka baka, açıkça mukaddesatımızın temelini oluşturan Kuranımıza saldırabiliyor. Alaycı sözlerle İslam’ı tahkir ve tezyif yoluna girebiliyor. Daha da ileri giderek Allah’a (hâşâ!) hesap sormaya (!); Kuran ifadesiyle “Allah’a din öğretmeye” kalkışabiliyor. (Bak: Hucurat: 16. )

Bu tespitlerimize son günlerde basını ve sosyal medyayı az çok takip eden herkes hak verecektir.

Kaldı ki biz ilerleyen yazılarımızda da ortaya koyacağımız üzere, onun bu ifadelerini kulaktan dolma bilgilerle gündem edecek de değiliz. Bu şahsın İslam’ı tahkir ve tezyif eden ifadelerini, daha doğrusu “saldırılarını” bizzat kendi kitaplarından, yazılarından, videolarından araştırarak gördük.

Bugüne kadar bu ülkede bazı insanlar İslam’a ve mukaddes değerlere ters düşüp, zırva sayılabilecek birtakım iddialar ortaya koymuşlardı.

Ama onların hiçbiri, M. Öztürk kadar aleni bir şekilde haddini, ilim ve insaf sınırlarını aşmamıştı. Onun bu hali, en büyük ilahî nimet olan hidayetten mahrumiyetin en kötü örneğidir.

Onun adı etrafında dönen bu hadise, günlük, aktüel gelip geçici bir şey gibi gösterilemez. Mesele sebep ve sonuçlarıyla enine boyuna tahlil edilmeli; iş bu noktaya nasıl vardı; varana kadar kim, nerede, ne zaman, ne ölçüde yanlış ve hata yaptı ortaya çıkarılmalı, bu vahim manzaranın dünü, bugünü ve geleceği mutlaka konuşulmalıdır. Yani bu vaka vesilesiyle içinde bulunduğumuz hal ve keyfiyet masaya yatırılmalıdır.

Onun için biz yazılarımızda meselenin bütün boyutlarıyla ve çok yönlü olarak ele alınması için elimizden gelen gayreti göstereceğiz.

Bu gündemde M. Öztürk işin merkezinde olmakla birlikte onu “yetiştiren” ve bugüne “hazırlayan” arka plan; ona meydan bırakan zemin, onu bu hale sürükleyen tedrisat ve müfredat programlarına varıncaya kadar, birçok sahada inceleme ve araştırma yapılması kaçınılmazdır.

Yüce dinimiz İslam’a, onun kaynağı Kuran’a, Kuran’ı getiren Resul-i Ekrem’e (s.a.v.), her önüne gelenin çeşitli bahane ve mülahazalarla saldırmasına hiçbir Müslüman rıza gösteremez, kayıtsız kalamaz. Takati neye yetiyorsa herkes o nispette hak ve hakikati savunmak zorundadır.

Artık yaşanan ve yaşanması muhtemel bu ve benzeri olaylar karşısında devlet başkanından dağdaki çobanına kadar herkes, milletin her bir ferdi kendinde mesuliyet hissetmek zorundadır. Aksi takdirde bu gidişle ortada ne inanç kalır, ne gerçek İslam kalır, ne millet, ne vatan, ne de devlet kalır.

Endülüs ve Bağdat facialarını -ilerleyen yazılarda açmak kaydıyla- şimdiden hatırlatmak isterim.

Evet, bizim meseleye yaklaşımımız bu kadar ciddidir.

“M. Öztürk vakasını” çok yönlü ve doğru okuyabilmekten maksadımız budur.

Konu M. Öztürk’le başlayıp onunla bitmiyor.

Daha vahimi bu şahsın, yaptığını insan hak ve hürriyetlerinin arkasına gizlenerek, gayet makul ve masum bir “hak kullanımı” gibi sunmuş olmasıdır.

Bundan daha vahimi, bu saldırıların bazı şahıs ve çevrelerce ya suskunlukla ya da normal bir şeymiş gibi karşılanmasıdır.

Ve bundan da daha vahimi, bu tip saldırılara engel olacak, ülkeye ve millete sahip çıkacak, dinimizi, mukaddesatımızı koruyacak bir iradenin ortaya çıkmaması; bu şenaatlerin önüne geçecek ilmî bir çalışma programının ortaya konmaması; mukaddesata saldırı Anayasa ve kanunlarla yasaklandığı ve de bunu yapanların cezalandırılacağı bildirildiği halde, buna yönelik idarî ve hukukî hiçbir tedbirin alınmamasıdır.

İşte biz bu yazımızdan itibaren gelecek birkaç makalemizde bu meseleyi müdellel bir şekilde tenkite tâbi tutarak tüm bu yönleriyle ortaya koymaya çalışacağız.

Ta ki mukaddes hiçbir değerimizin, vatanımızın, milletimizin sahipsiz olmadığı, bu tip saldırıların sadece milletimizin yeterli bilgiye sahip olmamasından / gafletinden kaynaklandığı anlaşılmış olsun.

RESMİN TAMAMINI GÖRMEK

“Yaklaşımımızdaki Usul ve Metod”

Girişte de belirtildiği üzere bu meseleyi bir veya birkaç yönüyle değil, bütün yönleriyle ele almak, ilim, hak ve adalet adına terk edilemez bir görevdir.

İslam dünyasında -özellikle de Türkiye’de- yüce dinimiz İslam’a ve bu çerçevede mukaddesatımıza yönelik direkt ya da dolaylı saldırılar hız kesmeden ve hatta gittikçe artan bir hızla devam etmektedir.

Kaynağı batılı oryantalistler olan bu saldırılar, bilim kisvesi altında organize edilmiş “akademik çalışmalar” gibi görünerek; “fikir özgürlüğü” yahut “din ve vicdan özgürlüğü” gibi bahanelerin arkasına gizlenerek, “meşruiyet” (!) kazanabilmeyi büyük ölçüde başarmışlardır.

Ve bu saldırılar gelinen son noktada dinî / manevî bünyemizi olduğu kadar, millî kimliğimizi ve vatanımızın bölünmez bütünlüğünü de tehdit eder vaziyettedir.

  1. Öztürk’ün yaptıklarının ne anlama geldiğini gündem ediş şeklimiz, sosyal medyada ağırlıklı olarak şahit olduğumuz gibi, meseleyi bir şahısla başlatıp yine onunla bitiren bir yaklaşım olmayacaktır. Böyle bir yaklaşım hem ilmî değildir, hem de hadisenin bütününü anlamaya manidir.
  2. Öztürk vakası sanıldığından ve tahmin edildiğinden çok daha büyüktür.
  3. Öztürk, yürütülen büyük bir projenin öne çıkan yüzü yahut aysbergin görünen sivri ucu gibidir. Ve bu fecaat bir başlangıç değil, bir sonuçtur.

İşte biz usul ve metodumuzu bu gerçeği dikkate alarak belirliyoruz.

Buna göre -toparlama babında- konuya yaklaşımımızda öne çıkan esaslar şöyledir:

- M. Öztürk vakasını tek boyutlu değil, çok boyutlu olarak ele alıp inceleyeceğiz. Resmin bir karesini değil, tamamımı göstermeye çalışacağız

- Geçmiş âlimlerin tabiriyle “efrâdını câmi, ağyarını mâni” bir tutum sergileyeceğiz. Tabi ne kadar mümkün olursa…

- Olaya önce akaid ve ilim eksenli yaklaşacağız. Bununla birlikte dünyanın içinde bulunduğu ideolojik ortamı, inanç ve kültür yapısını, sosyal gerçekleri de dikkate alarak, İslam âleminin karşı karşıya bulunduğu kriz ve tehlikelere de işaret edeceğiz. Özellikle Türkiye’nin konumunun altını çizeceğiz.

- Hareket tarzımızın mihverini -haksızlık yapmama adına- doğruluğu herkesçe test edilebilecek bilgi ve belgeler oluşturacaktır.

Bunun neticesi olarak doğru teşhis ve tespitlere ulaşmak şiarımızdır.

Böylece sathî ve duygusal tenkitlerden, gerçeklerden uzak yorumlardan, havanda su dövmek anlamına gelecek boş gayretlerden, zaman kaybından, netice vermeyen dedikodulardan kurtulmak mümkün olacaktır.

Yaklaşım tarzımızı ve usulümüzü beyandan sonra, konunun muhtevasına girerken, Allah’ın kelamı olan Kuran hakkında ileri geri konuşan M. Öztürk’e aşağıdaki ayetlerin kendisi gibilere meydan okuyuşunu ve bu meydan okuma karşısında düşeceği acziyet ve zilleti şimdiden hatırlatmak isterim:

“Kulumuza indirdiğimiz Kitap’tan dolayı bir şüphe içinde iseniz, onun benzeri bir sûre de siz getirin, Allah’tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz! Eğer, yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O ateş kâfirler için hazırlanmıştır.” (Bakara: 23 – 24.)

“Yoksa “Kur’an’ı kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız Allah’tan başka çağırabildiğiniz herkesi yardıma çağırın da, siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin!” Eğer size cevap veremezlerse, bilin ki Kur’an ancak Allah’ın ilminin eseri olarak indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur; hâlâ teslim olmayacak mısınız?” (Hud: 13 – 14.)

Gelecek yazımızda kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

 

 

Yorumlar