1944 Defa Okundu

Mustafa Kemal Paşa’nın, literatürde sürekli dillendirilen  “isimlerin değiştirilmesi kimlik değişmesinin de bir göstergesidir”  gerçeğinden hareketle, Atatürk’ün yaptığı bütün “Kültür Devrimleri”, “Batılılaştırmak   ve millileştirmek amaçlarıyla,  birer maziden koparma projeleri olduğu” için, bundan, özellikle “Dil Devrimi” sürecinde dilimizde var olan bütün Arapça ve Farsça kelimelerin atılması geleneğine uygun olarak, bu giderek, şahıs isimlerinin değiştirilmesi yanında  Osmanlı ve İslam çağrışımı  yapan “bazı unvanların yasaklanması” na da   yansıtılmıştı.

           Kişi isimlerinin değiştirilmesinden  olarak, bunun öncülüğünü de  yine Mustafa Kemâl Paşa’nın kendisi  yapmıştı. İsmindeki Mustafa, Peygamberimizin isimlerinden  birisi ve Arapça olduğu için    önce bunu çıkardı. “Kemâl Paşa” oldu. Kemâli de değiştirmek niyetinde değildi. Sofrasının müdavimleri,   “olgunluk, pişkinlik”  anlamına gelen  “kemâl” in de   Arapça bir isim kelimesi olduğunu söyleyerek bunu da değiştirmesini  istediler. Paşa, bu teklifi  kabul edince  ona,  kemâl kelimesinden  bozma ve kullanılınca onun çağrışımını da  yaptıracak şekilde yalnızca e harfini değiştirmek suretiyle “Kamâl” ı buldular. Bu kelimenin, Orta Asya Türkçesinden Çağatayca’dan alınan ve   “kale” anlamına geldiğinden bahsediliyordu. (Prof. Dr. Abdülkadir Karahan , Atatürk ve Dil, Türk Dili İçin, C. IV, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayanları, Ankara, 1972, s. 72)

           21 Haziran 1934’ de çıkarılan “Soyadı  ve Bazı  Lakap ve Unvanların Kullanılamayacağına Dair Kanun” gereği, Kamâl Paşa,  kendi isteğiyle “Öz” soy ismini  almış “Kemal Öz” olmuştu..  TBMM tarafından “Paşa’mıza, bir jest veya   cemile olsun” ‘ kabilinden  çıkarılan “özel bir kanun” la   “Atatürk”  soy ismi verilip Paşa da bunu kabul edince “Kamâl Atatürk” halini aldı.  Yeni nüfus cüzdanına ve kartvi zitlerine bu isim yazıldı. (Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağı İdim, Haz. T. Gürkan, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1973 s. , 33 ve 39))  Yazışmalarda, basın ve yayında  hep bu isim kullanılmaya başlandı. Ulus ve Cumhuriyet gibi gazetelerin  manşetlerinde hep bu isim yer alırdı. Mesela, İstanbul’a gelişi, “Kamâl Atatürk Şehrimize Teşrif Ettiler “ manşetiyle verilirdi.  O yıllarda çıkan ve Atatürk’ü  anlatan kitapların  isimlerinde  de  “Kamâl”, “Kamâlizm” kelimeleri   kullanılırdı.  

      Yabancı bir yazar, Hanri Laporte’nin,  Kamâl Atatürk’ün yaptıklarından övgü ile bahseden kitabı 1936’da  “Kamâl Atatürk’ün Memleketinde”  ismiyle yayınlandı. Yine 1936’ da İttihat ve Terakki  Cemiyeti – Partisi geleneğinden gelme o dönemde “Türkçülük, Turancılığın mucitlerinden” denilen  Tekin Alp takma adlı Yahudi ve Siyonist Moiz Kohen’in “Kemalizm”, Edirne Mebusu  Şeref Aykut’un “Kamâlizm”, 1938’de  de Atatürk döneminin Kültür Bakanlarından   Mehmet Saffet’in  3 ciltlik “Kemalizm İnkılabının Prensipleri” isimli kitapları çıktı.

          “Kamâliz” adı, halkımızın yanında, aydın ve bürokrasi  kesimi nezdinde de tutmadı. “Dilde uydurukça” nın etkisinde “hamasi “ olarak kısa bir müddet için –o da sınırlı olarak-  kullanıldı. Atatürk öldükten sonra tamamen terk edildi. “Kemal” ismine yeniden dönüldü. Osmanlıya ait  her şeyi inkar ve kökünün kazınmasından hareketle    Osmanlı  çağrışımı yapan “bazı lakapların kullanılamayacağı” ndan hareketler de  Mustafa Kemal Paşa’nın  isminden çıkarılan  “Paşa” nın kullanılması  da tutmadı. Toplumumuz, kendisine yemesi için dayatılan  “midesinin hazmedemeyeceği” şeyleri kustu. Bu sebepten birçok şey, yaptıkları işler “kendi akıllarında makul” sınırlı bir aydın –bürokrat zümreye “toplum mühendisliği” şeklinde inhisar ettiği için toplumda   kabul görmedi. Atatürk öldükten sonra da Mustafa Kemal Paşa ismi sürekli kullanıldı. Çünkü, tarih açısında bunun yaptığı “çağrışım” daha “zengin ve kabul gören” bir çağrışımdı.     

                                             “Kamâlizm” in Din Olarak Lanse Edilmesi    

     Yukarıda isimlerinden bahsettiğimiz üç yazarın kitaplarında,  Kamâl Atatürk’ün yaptıklarını   doktrin ve ideoloji  kalıplarına  dökmeye yönelik sistematik izahlar yapıldı. Kitaplarda ana fikir olarak, Kamâlizm veya Kemâlizm,  İslamiyet ve Kur’an ahkamı demek olan “Şeriat” a karşı bir “alternatif” olarak gösterilmek suretiyle,   bunların tasfiyesi sonucu, Kamâlizm’in Türk Milleti’nin   “yeni  dini olduğu” nu   yönelik yorumlar ve  görüşlere yer verildi.

     Siyonist Yahudi Moiz Kohen, Kemalizm’i Avrupa’ya anlatmak için ilkin  Paris’te Fransızca olarak yayınlanan ve 1936’da dilimize de çevrilen  kitabının başlığı “Kemalizm” olmasına rağmen, içinde hep “Kamâl” olarak bahseden ve “Kamâlizm” i yeni din ihsasından olarak, İslamiyet’in yerine millet, ırk, milliciliğin  konulmasına ve bu cümleden olarak Kemalizm’in “yeni tanrısı” nın “Millicilik” olduğuna dair şunları yazar: “Kemalizm’in ilk hamlesi teokrasi (dini çağrışımı yapan İslamiyet ihsasında)  aleyhine tevcih (çevrilme, döndürme) edilmiş ve bu kara kuvvet bir darbede yıkılmıştır.  Kemalizm, bidayetten beri bir tek Tanrıya inanmıştır: Millicilik (dinin yerine milliyetin  konulması).

       Bundan sonra, yeni Türk ancak bir tek manevi kuvvete itaat etmektedir: Milliyet aşkı. O ancak bu aşkın  emrettiğini yapacaktır. Ve artık mazinin avdetinden (geriye dönüş) korkuya mahal kalmamıştır.  O mazi, artık kati surette tarihe malolmuştur; çünkü muhit ve hava, inhitat (gerileme) devrinde  Türkün felaketine sebep olan zararlı unsurlardan tamamen temizlenmiştir.” (Tekin Alp , Kemalizm, Cumhuriyet Gazetesi Matbaası, İstanbul, 1936, s. 31)

        Bunun böyle olduğunu, hakkında  “Yahudi dönmesi” spekülasyonları bulunan CHP’nin Edirne Mebusu  Şeref Aykut   daha da ileriye giderek   kitabında  açık açık yazmıştır.  Önsözünde,  “Kamâlizm,… yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini  ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir” görüşlerine yer verdikten sonra, konu anlatımlı  iç sayfalarının “Gençlik” bahsinde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin görevinin gençliği bu dinin “müminleri” (inananları)  haline getirmek olduğuna dair o yılların uydurukça  dilini de kullanarak  şunları yazmıştı: “Bu sebeptendir ki, onu (gençliği) Kamâlizm dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun  tapkanı, onun  bu kutsal, ulusal ve kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile  oydamlamak ister. Tâ ki, Kamâlizm dinine inanı artsın. İşte disiplin altına alınan gençlik  böyle olacaktır.  Parti bunu amaçlamış, hazırlamıştır. ( Edirne Saylavı (Milletvekili)  Şeref Aykut, Kamâlizm (C.H. Partisi Programının İzahı) Muallim Ahmet Halit Kitabevi, İstanbul, 1936, s. 79)

      Kemalizm’in bir “din” olduğu, Türk Dil Kurumu’ nun  1945 ve 1957 ’de yayınladığı “Türkçe Sözlük” lere de yansıtıldı. “Kemalizm: Türklerin dinidir” denildi. Bu tanım, 1960’ dan sonra basılan sözlüklerden çıkarıldı. Yerini “Kemalizm: Atatürkçülük” aldı. 

      Günümüzde ise, bir kısım çevreler, Kemalizm’i kendilerinin bir “Mezhebi,” Atatürk’ün mezarı “Anıtkabir” i ise “Kâbe’leri” orak göstermek garabetini sergilemişlerdir. Bu cümleden, olarak kamuoyunda “Alevilerin partisi” olarak anılan ve 1968’de   kurulan Türkiye Birlik Partisi’nin Genel Başkanı  Hüseyin Balan, Milliyet gazetesinin başyazarı Apti İpekçi ile röportajında şunları söylemişti:  “Biz o kadar Atatürkçüyüz ki,  Müslümanız amma,  mezhebimiz Kemalistliktir; kâbemiz de Anıtkabirdir dedik.” (Abdi İpekçi, Liderler Diyor ki, Ant Yayınları, İstanbul, 1969, s. 99). Bazı Cem Evlerinde Hz.Ali’nin fotoğrafı yanında Atatürk’ün de fotoğrafının asılması, acaba bu anlama mı geliyor? Bir çok sağduyulu  Alevi vatandaşlarımızın ise bundan “büyük rahatsızlık” duyduklarını, “siyasi bir kimlik” e  sahip olan birisi ile “dini bir kimlik” e  sahip olan birisinin aynı karede bulunmasının sürekli  tenkitlere maruz kaldığını ve  dünyanın hiçbir dini ve mezhebi mekanlarında  buna benzer bir formata ne tarih te ve ne de günümüzde rastlandığını biliyoruz.

 

                                     “Din” in Yerine “Milliyet” in  Konulması mı?

       Milletimizi ve  milliyetimizi  severiz. Bu, “aidiyet geleneği” nin vazgeçilmez  bir unsurudur. Fakat bunu bir “din” mertebesine yükseltmek kutsiyeti yanlıştır. Tarihte  “Millet, Millicilik” in din yerine konulmak istenildiği Türkiye’den başka hiçbir yerde neredeyse hiç yaşanmamıştır.      

          Atatürk döneminde Türkiye’ye gelerek, olup bitenleri gördükten sonra kitaplar ve gazetelerinde gözlemlerini yazan  iki yabancı yazar   da  “dinin yerine milliyetin konulmak istenildiği” ne dair şunları yazmışlardı:

        Hanri Laporte:  “Esasen, milliyet ve ırk fikirlerine birinci derecede önem verip dini fikri de bilakis arka plana bırakmakla, zamana tamamen muvafık hareket edilmektedir.”  (Hanri Laporte, Kamâl Atatürk’ün Memleketinde,  Basın Yayın Genel Direktörlüğü Yayınları, Ankara, 1936,  s. 8)

       Manchester Guardian Gazetesi muhabirinin izlenimleri: “Bu hareket, bu insanların yaşam tarzına ve  maneviyatlarına yöneliktir… ‘Millet’, bu insanların dinidir. Sabahtan akşama kadar yapılan sohbetlerin konularından birisi, mutlaka, milletin hakları ve  özgürlüğünü oluşturmaktadır…

     Her ne olursa olsun belirli tarihi geleneklere  sevgi duymuyor ve bir devlet dinine müsamaha göstermiyor…Onun (Atatürk’ün)  dini ‘akıl’ dinidir.” (Mustafa Yılmaz,  İngiliz Basını ve Atatürk Türkiyesi, Phonenix Yayınevi,  Ankara, 2002, s. 38 )

                                       Yapılmak İstenilenlerin Perde  Arkası ve İçyüzü Neydi?       

         Yoğun olarak II. Meşrutiyet döneminden (1908 – 1918) başlayarak  Atatürk dönemine de  (1923 – 1938)  damgasını vuran birincisi “maziden koparmak projesi” olarak “İslam’ın tasfiyesi”, ikinci olarak da bunun “siyasete yansıması” dan olarak da  Türk –Arap ve genelde Türk - İslam dünyası ile olan bütün bağları kopararak, “tamamen kabuk değiştirmiş yeni bir millet  yaratmak” a soyunmak olmuştu.  

      “Türkçülük”, “Pantürkizm”, “İslamcılık”, “Panislamizm”, Kamâlizm –Kemalizm” vb. gibi cereyanların toplum hayatımıza  birer “devlet politikası” olarak hakim kılınmak istenilmesinin perde arkası gerçekleri neler olabilirdi?  Bunlar bizim gerçekten “iç dinamiklerimiz” den mi doğmuştu? “Dış dinamikler” in de etkisi var mıydı?

  1. Meşrutiyet döneminin “Pantürkizm veya Panturanizm” ve “Panislamizm” cereyanlarının özelikle I. Dünya Harbi arifesi ve yıllarında toplumuzda bazı aydınların fikir ve emellerine ve bazı devlet adamlarının da devlet politikalarına damgasını vurmasının sebepleri üzerinde durulurken bunların genelde, “dışarıdan kaynaklandığı” bahsedilir.   Bu cümleden olarak Kâzım Karabekir, olup bitenlerin yaşayan  görgü tanığı olarak şunları yazar:  “Bu iki ideal (Pantürkizm ve Panislamizm) , sırf bizim içimizden mi doğmuştu? Bu iki idealin tahakkuk (gerçekleşebilme)  kabiliyetini kendimiz, kendi anlayışımızla  ve mikyaslarla ölçebilmiş mi idik? Daha açık bir ifade ile  bu ideallerin aramızda yerleşmesinde ve hızlanmasında  yabancı unsurların kendi menfaatleri hesabına  yaptıkları tahrikler de müessir (etkili)  olmamış mı idi?

      Matbuatımızın o zaman oynadığı ve başka zamanlarda da oynayabileceği büyük ve mesuliyetli rolün  ehemmiyetini (önemini) anlamak için  bu sualler üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü, Alman neşriyatı da İslamcılık ve Turancılık  idealleri etrafında  çok işliyordu.  Almanların bu zeminlerde yazdıkları eserler, makaleler bazı Osmanlı  müellifleri (yazarları) elinde   bilmeyerek ‘İslam Birliği’ ve ‘Turan Birliği’ gibi iki büyük davada çok yorgun düşmüş bulunan Anadolu Türkü’nün omuzlarına yüklenmiş oldu.” (Kâzım Karabekir,  Cihan Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik , Nasıl İdare Ettik? Tecelli Basımevi, İstanbul, 1937, s. 35 – 36)

        Görülüyor ki, genelde bizim iç dinamiklerimizden doğmayan  Pantürkizm ve Panislamizm, Alman emperyalizminin dünyaya hakim olma emelleri üzerine kurgulanmıştı. Pancermenistlerden Prof.      Weit de bunu zaten itiraf etmiş, “Türkizm, Rusya’nın, İslamizm Batı ve Amerika’nın katilidir” şeklinde yazmıştı. (Prof. Weit,  Hilafet Siyaseti ve Türklük Siyaseti,  Çev. Habil Adem,  Şems Matbaası, İstanbul, 1331, s. 153) Bir kaynakta da  Pancermenistlerden  Prof. Ernest Jackh’ in Alman hükümeti tarafından  “Pantürkizmin resmi yöneticiliğine teorisyen olarak atandığı” yer alıyordu.(Prof. İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu,  Kaynak Yayınları, İstanbul, 1983, s. 136)

        Türkiye’de  Pantürkizm’in teorisyenliğine soyunanların   başında  “Tekin Alp” takma adıyla Türkçü dergilerde makaleler ve kitaplar yazan Moiz Kohen geliyordu. Kendisinden “Ziya Gökalp’ın akıl hocası” ve “Türk Ocağının kurucularından” olarak bahsedilen Kohen (Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C.I, Nehir Yayınları, İstanbul, 1993, s. 301),   Yahudi, mason ve Siyonist birisi idi. 1909’da Selanik Yahudilerini temsilen Hamburg’da toplanan 9’uncu  Dünya Siyonist kongresine katılmış, “Türkiye’de  Siyonizm hesabını kazanılan Yahudilerin  ileri gelenlerinden” unvanını almıştı: (Jacob M. Landau, The “Young Turks” and Zionism: Some Comments, The Hebrew Universty of Jerusalem, 1983, s. 202-204) İttihat ve Terakki Cemiyeti - Partisi içindeki faaliyetlerini Filistin’de bir  Yahudi Devleti kurmayı emel edinmiş  Siyonizm’in bu emelinin gerçekleştirmesi  hesabına kullanmıştı.

     Moiz Kohen,  durup dururken   Türkçü, Turancı  ve Pantürkizmin şampiyonluğuna soyunması  tesadüfün eseri değildi. Bu uğurda hem Siyonizm’e hizmet yananda hem de  Almanlara hizmet ediyor, Siyonist emeli gerçekleştirmek uğrunda  bir  Türk –Arap ihtilafı meydana getirilmesi için çalışıyordu. Bu  çalışması, İngilizlere de yaramış,        ünlü İngiliz tarihçi ve İngiliz istihbaratının elemanı Prof. Arnold Toynbee’nin yazdıklarına göre de  İngilizler Turancılığı Arapları Türklerden koparmak için kullanmışlardı.  (Arnold Toynbee, Türkiye, Bir Devletin Yeniden Doğuşu, Çev. K. Yargıcı, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1971, s. 77)

      Günümüzün siya tarihçilerinden Prof. Ömer Kürkçüoğlu da Moiz Kohen ve benzerlerinin İsrail Devletinin kuruluşunu kolaylaştırmak için  “Türk –Adap Ayrılığı” meydana getirmek istedikleri hakkında şunları yazar: “ Filistin’i ele geçirmek uğrunda öncelikle  II. Abdülhamid’in tahtından indirilmesi, bilahare de Osmanlı yönetiminin buradan uzaklaştırılması  Yahudi hareketinin de menfaati gereği olmaktaydı. Türk – Arap ayrılığı yaratıp, Türkleri bu bölgeden uzaklaştırmak yolunda  istismar edilebilecek  unsur da bizatihi  Türkçülük akımı oluyordu.

      Türkçülük fikriyatının nazari çerçevesinin oluşmasında  Yahudi asıllı bazı Türkologların olması, konumuz bakımından çok mühimdir.  İttihat ve Terakki içinde bilhassa Selanik’te Yahudi unsurunun taşıdığı etki de bu nokta çerçevesinde mütalaa edilmelidir.

     Türkçülüğün gelişmesi, elbette tarihin seyrine uygun müstakil bir olguydu. Fakat,  yukarıdaki  etken de Türkçülük akımını, bilhassa Türk – Arap ayrılığını  pompalamaktan geri kalmayacak ve hem bu akımın güçlenmesine çalışıp hem de bunun Arapların tepkisini çekecek şekilde takdimini yaparak, kendi hedefine doğru ilerlemeye çalışacaktır.” ( Prof. Dr. Ömer Kürkçüoğlu,  Osmanlı Devletine Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi 1903 – 1918,  Ankara Ü. S. B. F. Yayınları, Ankara, 1982, s. 30)

         Siyonist Moiz Kohen ve yukarıda yazdıkları kitaplar sebebiyle kendilerinden  bahsettiğimiz  ve haklarında “Yahudi dönmeleri” spekülasyonları bulunan  Mehmet Şeref Aykut ve   “Kıbrıs göçmeni” denilen Mehmet Saffet’in  (Bunlar da isimlerini, Dil Devrimi ile  gelen  modaya uyarak,  değiştirmişler,  Mehmet Şeref isminden Mehmet’i atarken Mehmet Saffet de ismini “Arın Engin” olarak değiştirmişti) Türk Milletine  yeni bir doktrin, ideoloji ve rejim belirme çalışmaları II. Meşrutiyet dönemi ile sınırlı kalmadı. Atatürk’ün yaptıklarını, “Kamâlizm” veya “Kemalizm” kitap adlarıyla doktrin ve ideoloji  kalıba dökmenin öncülüğünü de  yapan bunlar, Cumhuriyet döneminde de daha kurulmamış İsrail devleti için, ona zemin hazırlamaya devam etmek uğrunda, “Türk –Arap Ayrılığı” nı körüklemeye yönelik olarak “Atatürk istismarcılığı” na sarılmışlar, onun bütün “Kültür Devrimleri” ni de  “İslam’la savaş” a tahvil etmekle, Arap ülkelerinde Türk –Arap düşmanlığını daha da körüklemişler, bunlar nezdinde tarihçi Orhan Koloğlu’nun ifadesiyle  “Türkler  İslamiyet’ten artık  tamamen çıktı” ( Orhan Koloğlu, Cumhuriyetin 15 Yılı (1923 – 1938),  Boyut Kitapları, İstanbul, 1999, s. 275) tanımlamalarıyla  bu ayrılık iyice takviye edilmiş, Turancılık ve Pantürkizm’i  kullanımının  yerini böylece  kendilerinin  icat ettikleri Kamâlizm veya Kemalizm’in kullanılması almıştır.

      Atatürk, hayatta iken yaptıkları için hiçbir zaman “Kemalizm” tabirini kullanmamış, zaten kendisi  birçok defalar ifade ettiği halde “dogmatizm”e karşı olduğunu, “şimdi bunları yapıyoruz ama yarın değişebilir” görüşünü de   dili getirdiği halde yaptıkları işler ve programlarının “değişimci” karakterli  olduğunu ortaya koymuş,  milliyetçiliğini  hiçbir zaman din  koymak gibi  ne bir fikir  ne de bir eylemin içinde bulunmuş,  demeçlerinde hep milletimizin dininin İslam dini olduğunu vurgulamış, bundan övgü ile bahsettiği zamanlar olmuştur. .   

    Anlaşılan, Enver Paşa döneminde Pantürkizm, Panislamizm, Atatürk döneminde ise “Kemalizm” genelde  dıştan kaynaklı “algı operasyonları” ndan olarak kendisini göstermiş, birçok uluslararası emellerin ele geçirilmesinin vasıtaları ve istismar unsurları olarak kullanılmak suretiyle milletimiz bunlardan büyük zararlar görmüştür.  Enver Paşa, daha hayatta iken  kendisinin kurduğu ve kendisine bağlı özel   istihbarat teşkilatı Teşkilat -ı Mahsusa’nın başkanlığını yenilgiden sonra Almanya’ya kaçarken bıraktığı Albay Hüsamettin Ertürk’e    “Turan’a giderken viran olduk” şeklinde itiraf etmiş, ( Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, Pınar Yayınları, İstanbul, 1964, s.73)    yine İstanbul’u terk edeceği günlerde General Cevat Rıfat’ın hatıralarında anlattığına göre de  Mersinli Cemal Paşa’ya da “Siyonizm’e ve masonlara alet oldukları,  Sultan Abdülhamid’i anlayamadıklarını, Turan’a giderken viran oldukları” nı söylemiştir.   (Cevat Rıfat Atilhan, İslam’ı Sarak Tehlike Siyonizm,  Aykurt Neşriyat, İstanbul,1955, s. 77). 20 Haziran 2021 

Yorumlar