12368 Defa Okundu

Ayasofya ibadete açılırken “cami” vasfının değişmemesi için yazdığımız iki yazıda akaid boyutu itibariyle meselenin taşıdığı tehlikelere işaret etmiştik.

Bizim endişemiz sadece dinî, itikadî ve de millî cihettendir.

Ayasofya’nın açılmasına sırf İslam’a karşı oldukları için ya da siyasî ve ideolojik saiklerle karşı çıkanlar, fethin ve aziz milletimizin ruhuna ters düşenlerdir. Bizim, endişelerimizi yansıtan mütalaalarımızdan onlara ekmek çıkmaz. Biz sadece Allah’a kul, Rasulüne ümmet olma görevimiz, milletimize ve tarihimize olan vefa ve minnet borcumuz itibariyle meselenin mahiyetine yönelik olarak konuşuyoruz. Ayasofya’yla ilgili olarak Fatih’in vakıf şartnamesinde yazdığı ve İslam akaidiyle mutabık olan dinî, millî ve hukukî hakkımızı dava ediyoruz.

Ayasofya’nın aslî hüviyeti olan camiye çevrilmesinin önündeki siyasî ve hukukî engelin kaldırılmasının uyandırdığı heyecan ve sevince hep vurgu yaptık; hizmeti geçenleri takdirle andık ve kendilerine teşekkür ettik.

Biz sadece ve ısrarla, Ayasofya’nın teslisi ifade eden sembol ve resimlerden arındırılarak, içinde gerçekten tevhidin hâkim olduğu “Allah’ın evi” haline getirilmesinin hayatî önemine vurgu yapıyoruz.

 Aksi halde maksat sapar, kâr beklenirken telafisi imkânsız zararlar hâsıl olur.

Ayasofya’nın iç düzenlemesi başta Allah’ın hukukunu ilgilendirir.

Ortada, bu süreçte emeği geçenlerin ve orada ibadet edecek olan bütün kardeşlerimizin imanını ilgilendiren hayatî bir mesele mevcuttur. Çünkü Ayasofya içindeki teslise dair sembol ve resimler, fıkıhtan önce akaidin konusudur.

Ama ne yazık ki bu mesele normal bir fıkıh meselesi gibi lanse edilmekte, Ayasofya’daki teslis sembollerine sıradan birer resim gibi bakılmaktadır.

Din İşleri Yüksek Kurulu 13.07.2020 tarihli açıklamasında mekruh kaydı bile düşmeden “Ayasofya Camii’nde bulunan resimler, burada kılınacak namazların sıhhatine engel değildir” diyebilmiştir.

İlim erbabından bazıları ise  “Resim olan yerde namaz kılmak mekruh olmakla birlikte caizdir” diyerek bu vahameti adeta ört bas etmekte veya susmayı tercih etmektedir.

İşte bu yazımızda bu hayatî meseleyi ele alıp irdeleyeceğiz.

I- MESELE ÖNCELİKLE BİR AKAİD MESELESİDİR

Bu mesele önce akaidin sonra fıkhın konusudur.

Önceki yazılarımızda da vurguladığımız üzere bu resimler Hıristiyanlığın teslis (üçlü tanrı) inancını temsil eder. Buna göre Hıristiyanlıkta tanrılık makamı(!) “Tanrı Baba”, “Oğul İsa / İsa Rab” ve “Ruhu’l Kudüs” olarak üçlü bir tanrı telakkisinden oluşur.

Buna göre İsa, kendisine dua edilen “Oğul Tanrı”dır. Meryem ise Ayasofya resimlerinde de tasvir edildiği gibi tanrı doğuran kadın, “Tanrı Anası”dır. Dolayısıyla Baba Tanrı da İsa’nın babası olarak (hâşâ) bir beşere, insana benzetilmiş olmaktadır.

Bunları yazarken Hz. İsa’yı (a.s.) ve Hz. Meryem annemizi tüm bu yakıştırmalardan tenzih ederiz! Gerçekte Hz. İsa (a.s.) ulu’lazim beş peygamberden biridir. Allah’ın kulu ve Resulüdür. Onun mübarek annesi Hz. Meryem annemiz ise cennet kadınları içinde Hz. Fatıma’dan sonra ikinci sırada gelen en faziletli kadındır.

Zaten Hz. İsa’nın, kendine yakıştırılanlardan münezzeh olduğu Kuran şahitliğiyle ortadadır:

 “Allah ‘Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?’ buyurduğu zaman o şu cevabı verir: Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zatında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim…” (Mâide: 116 – 117.)

İşte Ayasofya’daki mozaikler Hz. İsa’nın (a.s.) gerçek kimlik ve misyonunu tahrif eden / saptıran bu teslis inancını sembolize ediyor: İsa’ya secde etmek, “Tanrı Anası” Meryem telakkisi, altı kanatlı melekler, haç, muharref İncil, vaftiz figürleri vs. resimlerde hep bu şirk unsurları var.

Şimdi bu resimlere sıradan resimmiş gibi bakanlar biraz durup düşünsünler bakalım:

Allah bütün günahları affettiği, “Ğafuru’r Rahim”        olduğu halde, kendisine ortak koşulmasını, yani şirki affetmeyeceğini Kuran’da haber vermiyor mu? O ayeti mealen hatırlayalım:

“Şu muhakkak ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun dışındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.” (Nisa: 48.)

Gerçek böyleyken bu semboller nasıl normal resim sayılabiliyor? Bunu söyleyenlerin ağızlarının dediğini kulakları duyuyor mu acaba? Neden gerçeği gizliyorlar? Bu bir vebal, Allah ve Resulüne karşı işlenmiş bir cürüm değil midir?

Tevbe: 30’ da ne anlatılıyor:

“Yahudiler ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler, Hıristiyanlar da ‘Mesîh (İsâ) Allah’ın oğludur’ dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar!”

Maide: 73’te ne anlatılıyor:

“And olsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer diyegeldiklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara acı bir azap isabet edecektir.”

İhlâs Suresinde ne anlatılıyor:

“De ki: O, Allah’tır, birdir, tektir. Allah Samed’dir. (Her şey Ona muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir. Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir). Hiçbir şey Ona denk ve benzer değildir.”

Görülüyor ki konu bir akaid konusudur, iman meselesidir. Mesele, Allah’ın evi olan ve tevhidin yankılanması gereken bir camiye, şirkin sembollerini sokmak veya onların oradaki varlıklarına göz yummak, müsaade etmek meselesidir.

Peki bizi buna hangi kuvvet zorluyor? Belli ki bizi kimse cebretmiyor. O halde neden buna mecbur oluyoruz?

Bu meselede örneğimiz Hz. Peygamberdir (s.a.v.). O, Kâbe’yi putlardan tamamen temizlemişti. Putları Kâbe’nin içinde bir köşeye doldurup “Nasıl olsa görülmüyorlar” dememişti.

Bir evvelki yazımızda ifade ettiğimiz gibi, onları “insanlığın ortak kültür mirası” olarak görmemişti!

Mesela o putlardan biri olan Hübel adlı put, bir rivayete göre Kâbe’ye M.Ö. 3. yy. de getirilmişti. Yani dokuz yüz yıllık bir geçmişi vardı. Müşrikler onun önünde fal okları çekiyorlar ve kendisine bir defada yüz deve kurban edecek kadar hürmet ediyorlardı. Ama Mekke fethedildiğinde Peygamberimiz (s.a.v.) onun da diğer üç yüz atmış putla birlikte kırdırılması hususunda en küçük bir tereddüt göstermedi. (Hâşâ!) antipatik gözükmekten, despot bir imaj sergilemekten yana bir endişe taşımadı.  Kâbe’deki putların en büyüğü olan Hübel’i kırması için Hz. Ali’yi mübarek omuzlarının üzerine çıkardı.

Kâbe’de sadece put yoktu.

 Tıpkı Ayasofya’daki gibi resimler de vardı. Bir rivayete göre bu resimler atmış civarındaydı ve içlerinde melek resimleri, Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi peygamberlerin resimleri, kucağında İsa’yla oturan Meryem resmi de vardı.

Hz. İbrahim (a.s.) bu resimlerde Hübel adlı putun önünde fal oku çekerken tasvir edilmişti. Peygamberimiz bunu görünce “İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hıristiyan’dı. Fakat o, Allah’ı bir tanıyan, dosdoğru bir Müslümandı. O müşriklerden değildi!” (Âl-i İmran: 67.)  ayetini okudu ve Hz. Ömer’e Kâbe’nin içindeki putların çıkarılması ve suretlerin giderilmesi emrini verdi. Hz. Ömer (r.a.), Kâbe’ye girip, silmedik suret, kırmadık heykel bırakmadı. (İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, II, 142.)

Peki şimdi soruyoruz:

Biz bu Peygamberin (s.a.v.) ümmeti değil miyiz?

O fethettiği Mekke’de bulunan Kâbe’deki put ve resimleri imha etmedi mi?

Buna karşılık bizim de fethedilen İstanbul’da Ayasofya’daki sembolleri hiç değilse Fatih’in yaptığı gibi sıvayla kapatmamız gerekmez mi?

  Açık ve net konuşuyoruz:

İslam tarihi boyunca böyle bir uygulamanın başka bir örneği mevcut değildir. Bu, olsa olsa bir FETÖ zihniyeti olan dinlerarası diyalogun bize dikte ettiği bir akaid sapmasıdır. Bu yanlışa düşülmemelidir.

FETÖ ile mücadeleyi kararlılıkla sürdüren Türkiye, güvenlik ve hukuk sahasındaki mücadelenin yanı sıra asıl mücadeleyi dinlerarası diyalog konusunda vermelidir. Çünkü dinlerarası diyalog İslam’ın hak olan vasfını bozmaya yönelik bir Vatikan projesidir.

Bu bir kültürel savaştır. Dinî kimliğimiz, millî kimliğimizin temelidir. Dinini bozarak zaafa uğratan toplumların zamanla millî kimliğinin de kalmadığına tarih şahittir.

Ne hazindir ki Vatikan’ın dinlerarası diyalog ve hoşgörü projesi artık camilerimize, mescidlerimize de sirayet etmiştir. Bu da bu aziz millet için dinî ve millî bir beka sorunu oluşturmaktadır.

Başta Cumhurbaşkanımız R.Tayyip Erdoğan ve ona yardımcı olan bütün idarecilerimiz olmak üzere, Ayasofya’nın önündeki hukukî ve siyasî engelleri kaldıranlardan, bu hayatî sorunu da çözmeleri en samimi beklentimizdir.

Nitekim Ayasofya’da kılınan ilk Cuma namazından sonra Fatih’in türbesini ziyaret eden Cumhurbaşkanımızın, Ayasofya’daki restorasyon çalışmalarının devam edeceğini söylemesi, bizi Fatih’in emaneti olan bu camiin teslis şirkini ifade eden sembollerden tamamen arındırılacağı yönünde ümide sevk etmiştir. Bunu milletçe bekliyoruz.

Bu kritik süreçte ilim erbabının, meselenin dinî hassasiyetini bilen insanların susmaması, gerçeği söylemesi büyük önem ifade ediyor. Bunu yapmak, milletimizin imanının selametine hizmet olacaktır.

Yazımızın bu noktasında Kitap ve Sünnetten, ilmi gizlemenin veya yapılan büyük yanlışlar karşısında susmanın vebalini anlatan bazı deliller aktaralım:

“Allah kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz” diye söz almıştı. Fakat onlar, onu arkalarına atıp az bir değere sattılar. Ne kötü bir alış veriş!”
(Al-i İmran: 187.)

“İnsanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra, indirmiş olduğumuz aşikâr delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya, işte onlara Allah lânet ettiği gibi, lanet edebilecek herkes de lanet eder.” (Bakara: 159.)

Bu ayetin nüzul sebebi her ne kadar Yahudi ve Hıristiyanların Hz. Peygamberin (s.a.v.) vasfını gizlemeleri ile ilgiliyse de, Kuran hükümlerinin genelliği itibariyle mana, gerçeği gizleyen, yanlışlar karşısında hakikati ortaya koymayan herkesi içine almaktadır.

Nitekim Taberî ve Fahri Razî tefsirlerinde bu ayetin -Kuran da dâhil- Allah’ın kitaplarında yer alan ayetleri, dinî bilgileri, işine gelmediği için gizleyen herkes için geçerli olduğu görüşü ön plandadır.

Yine imanî konularda hakikatleri gizlemenin, dinin az bir değere değişilmesi anlamına geleceğini vurgulayan şu ayet de çok önemlidir:

“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip onu az bir değere değişenler, karınlarına ateş dolduruyorlar. Diriliş gününde Allah onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Onlara acı verici bir azap var.” (Bakara: 174. )

Şu hadis de konuyla alakası itibariyle oldukça önemlidir:

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman, 78; Tirmizî Fiten, 1I; Nesaî İman 17; İbn Mâce, Fiten, 20).

Meseleler ortaya çıkıp, sorular sorulduğunda bilgiyi gizlemenin vebal ve cezası olduğunu da müdrik olmamız gerekir. Şu hadis buna delildir:

“Her kime öğrendiği dinî ilim sorulursa o da çeşitli sebeplerden dolayı o bilgisini gizlerse kıyamet günü o kimseye ateşten bir gem vurulacaktır.” (İbn Mâce, Mukaddime 24; Ebû Davûd, İlim, 17; Tirmizi, İlim 3)

Gerçeği gizlemek, bir manada hakkı batıla karıştırmak anlamına gelmektedir. Bu hususta şu ayet-i kerime çok önemlidir:

          “Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.” (Bakara: 42.)

Hakikat ezildiği, gerçekler gizlendiği yerde susulursa ne olur?

Konumuzla ilgili söylersek, tevhid ve şirk bir araya getirilir, Ayasofya da mesela İzmir Alaçatı’daki Pazaryeri Camii gibi bir hale getirilirse, bu, çok kötü bir örnek olur ve diğer camilerimize de sıçramaya başlar.

Bu uygulama yavaş yavaş normal kabul edilmeye başlandığında yarın bu büyük yanlışın Süleymaniye’de, Sultanahmet’te, Türkiye’nin diğer camilerinde, öbür gün Mescid-i Aksa’da, belki daha sonra dinlerarası diyaloga evet diyen Arabistan’da -Allah muhafaza- Mescid-i Nebevî’de de karşımıza çıkması çok uzak bir ihtimal değildir.

O halde bu büyük sıkıntı daha baştan halledilmeli, bu yanlış düzeltilmeli, bunun kötü bir çığır açmak anlamına gelmemesine dikkat edilmelidir.

Şu hadis-i şerifi burada hatırlayalım:

“Kim İslam’da iyi bir çığır açarsa açtığı çığrın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslam’da (müslümanlar içinde) kötü bir çığır açarsa, açtığı çığrın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından bir şey eksilmeden ona aittir.” (Riyâzu’s-Salihîn, 19, bab. 172. hadis, s. 158, Müslim’den.)

II- MESCİDLERDE ALLAH’TAN BAŞKASINA İBADET VE DUA EDİLEMEZ

Önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi meselenin itikadî boyutu “mescidlerde Allah’tan başkasına ibadet ve dua edilmemesi” ile ilgilidir. Yani mescidlerde ancak ve ancak tevhidi ifade eden ibadet, söz ve dualar geçerlidir. Bu mekânlarda şirk alamet ve tezahürlerinin hiçbir zerresi olmamalı; sadece Vahid ve Ehad olan Allah’ın adı anılmalı ve ona ibadet edilmelidir.

Bu konuyla ilgili daha önce yazdığımız iki yazımızda Cin Suresinin 18. Ayetini zikretmiş ve tefsirlerden nakille bu ayetin nüzul sebebinin Yahudi ve Hıristiyanların havra ve kiliselerde yaptıkları ayinlerde Allah’a şirk koşmalarıyla ilgili olduğunu beyan etmiştik.

Benzer şekilde Şuara Suresinin 213. Ayetinde de Allah’tan başkasına dua ve ibadet edilmesi yasaklanmakta, ilave olarak da bunu yapanların azaba çarptırılacakları haber verilmektedir.

Ayetin meali şöyledir:

“O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun.”

Bu ayetin tefsirinde şöyle denilmektedir:

“ ‘Ey Peygamber! Allah ile birlikte başka herhangi bir ilaha ibadet etme.’ Bu hitap Resulüllah’a (s.a.v.) olmakla birlikte maksat başkalarıdır. ‘Sonra Allah seni cehennem ateşiyle cezalandırır.’

İbn Abbas (r.a.) şöyle der:

Yüce Allah “Sen benim en değerli yarattığımsın. Buna rağmen benden başkasını ilah edinirsen seni dahi cezalandırırım” demek suretiyle, Resulüllahın (s.a.v.) dışındakileri sakındırmaktadır.” (İbnü’l Cezvî, Zatü’l- Mesir, VI, 147; Ali Sabunî, Saffetü’t – Tefasir, c:4, s: 334.)

Ruhu’l Beyan Tefsirinde de hemen hemen aynı izahatlar yapıldıktan sonra şu cümleye yer verilir:

“Allah’a eş koşması mümkün olmayan birine (Hz. Peygambere) eş koşma yasaklandığına göre, diğer insanlara nasıl yasaklanır, düşünün!” (Ruhu’l Beyan, İsmail Hakkı Bursevî c: 6, s: 126.)

Kasas Suresindeki şu ayetler de konumuza ışık tutmaktadır:

“Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın; ama o, Rabbinden bir rahmet olarak geldi. Öyleyse asla inkârcılara destek verme! Allah’ın ayetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları Rabbine çağır ve sakın müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! Ondan başka tanrı yoktur. Onun kendinden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca Onundur ve siz ancak Ona döndürüleceksiniz.” (Kasas: 86 – 88.)

Görüldüğü üzere;

- 86. Ayette vahyin Resulüllah’a (s.a.v.) bir rahmet olarak geldiği, bunun gereği olarak inkârcılara asla destek verilmemesi gerektiği anlatılıyor.

- 87. Ayette Kuran’ın gereğinin yapılması, bu konuda başkalarının engellemelerine veya telkinlerine aldırış edilmemesi, doğru istikamette insanların Allah’a çağrılması emrediliyor ve “Sakın müşriklerden olma!” ihtarında bulunuluyor.

- 88. Ayette ise Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarılamayacağı, hükmün yalnız Allah’a ait olduğu, ondan başka ilah olmadığı ve her şeyin yine ona döndürüleceği haber veriliyor.

Konumuzla ilgili olarak bu ayetlerden inkârcıların herhangi bir fikrine, görüşüne, bâtıl inancına direkt veya dolaylı olarak destek verilemeyeceğini, onlara destek anlamına gelecek bir davranışta bulunulamayacağını öğreniyoruz.

Dinlerarası diyaloga hizmet maksadıyla hazırlatılan ve bu sebeple de her fırsatta ehl-i kitap denen Yahudi ve Hıristiyanları ibra etmeye yönelik yorumlarda bulunan Diyanet’e ait “Kuran Yolu Tefsiri”nde bu ayetlerin izahı sadedinde şöyle denmektedir:

“Sakın inkârcılara destek verme!” meâlindeki cümle ile bunu takip eden son iki âyette Hz. Peygamber’in şahsında müminlere hitap edilip Allah’ın gönderdiği Kur’an sayesinde doğru ile eğri açıkça belli olduğu için müminlerin, yanlış yolda giden inkârcılara destek olmamaları, Allah’ın birliğine imanda sebat etmeleri; şirk içinde yaşayıp ölenleri ümitlendirerek yollarının doğru ve kurtarıcı olduğu kanaatini verecek söz ve davranışlardan sakınmaları istenmektedir.  (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 249.)

İşte Allah insana bazen gerçeği farkında olmadan böyle söyletir!

Aynen katılıyoruz. Tıpkı Diyanet’in bu tefsirinde dendiği gibi, Müslümanlara ait bir cami içinde müşriklere destek anlamına gelecek, onları sevindirecek söz ve davranışlardan sakınılmalıdır!

Allah geçtiğimiz aylarda Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’a da bir gerçek söyletmişti:

İzmir’deki bazı camilerde korsan bir şekilde çav bella adlı komünist marşı çalındığında Ali Erbaş, İstiklal Marşının  “Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli: Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli!” şeklindeki mısralarına atıfta bulunarak “Mabedimizin göğsüne namahrem eli değdi!” demişti.

Soralım kendisine:

İzmir camilerinde komünist marşı çalınmasına “namahrem eli” diyorsunuz da, “Allah’ın evi” olması gereken Ayasofya mabedindeki teslis şirkini ifade eden sembol ve resimleri “mahrem eli” mi sayıyorsunuz?

Evet, kendisinden bu soruya bir cevap vermesini bekliyoruz.

Tekrar Ayasofya’daki namaz konusuna dönelim:

Burada şöyle bir itiraz yahut savunma getirilebilir:

“Biz aynı çatı altında (Ayasofya çatısı altında) onların teslis sembollerine itibar etmiyoruz. Biz sadece Allah’a ibadet ve dua ediyoruz. Bahsettiğiniz bu itikadî tehlikeler bizi bağlamaz.”

Bunun cevabı akaidde şu ilke doğrultusunda verilir:

“Küfre rıza küfürdür.”

Yukarıdaki deliller doğrultusunda düşündüğümüz zaman, tevhidle şirkin bir arada olamayacağı, aynı çatı altında Allah’tan başkasına ibadet ve dua edilemeyeceği açıktır. Çünkü aksi bir durum hakla batılın karıştırılması demektir ve bu Kuran’da reddedilmektedir. (Bak: Bakara: 42; Âl-i İmran: 71.)

Sırf ve sadece tevhidin olması lazım gelen bir mekânda şirk unsurlarının da yer alması, imanla küfrün, hakla batılın karışması demektir.

Buna Kuran’ın emri doğrultusunda tepki göstermek şarttır. Böyle bir durumu normal görmek, hoş görüyle karşılamak yahut bu durum karşısında susmak asla doğru değildir.

İslam âlimleri, akaid ilkelerinde küfrün taklidinin küfür olacağı, küfrü hoş görmenin veya normal görmenin de küfre sebep olacağı konusunda önemli ikazlarda bulunmuşlardır.

Onun için burada yediden yetmişe bütün Müslümanlar hakkı söylemelidir. Aksi takdirde itikadî bir tehlike ve mesuliyet söz konusu olur.

Müslüman şöyle düşünmelidir:

Benim Allah’a kulluk yeri olan mescidimde, tevhid meydanında, şirk unsurlarının tezahürlerinin olmasına nasıl müsaade edilebilir?

Unutulmasın ki küfre ve şirke karşı tepkisiz kalmak, bir manada onu makul veya normal görmek anlamına gelir. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” ilkesi de bize bu konuda ölçü olmalıdır. Çünkü en büyük haksızlık ve zulmün şirk olduğu Kuran’la sabittir. (Bak: Lokman: 13.)

III- BU SEMBOLLERİN NORMAL RESİM SAYILMASININ FIKHÎ TAHLİLİ

Buraya kadar anlatılanlardan Ayasofya’daki sembol ve resimlerin itikadî bir mesele olduğunu, tevhide ters düşen teslis unsurları taşıdığını, bunların “Allah’ın evi” demek olan cami ve mescidlerde asla bulundurulmaması gerektiğini anlamış oluyoruz.

Ne hazindir ki Diyanet bu itikadî facia hakkında “Ayasofya Camiinde bulunan resimler, burada kılınacak namazların sıhhatine engel değildir” demiştir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi ilim erbabından bazıları da Ayasofya’da bu semboller kapatılmadan kılınacak namaz için “Mekruh olmakla birlikte caizdir” demektedirler.

Yazımızın bu kısmında bu konuyu inceleyeceğiz:

Kelime olarak mekruh ikrah edilen, kerih görülen, yani çirkin kabul edilip hoş görülmeyen şey demektir.

Peki mekruh olan bir şeyi kerih gören kimdir?

Tabi ki Allah ve Resulüdür.

O halde Ayasofya’daki resim ve sembollere “mekruh” dediğimizde, bu camide bu şartlar altında namaz kılmak, Allah ve Resulünün hoş görmediği, kerih gördüğü bir şeyi her gün, günde beş defa -yani ısrarla- yapmak anlamına gelmez mi?

Namaz içinde, mekruh bir fiil işlenirse vakit çıkmadan o namazı iade etmek vaciptir. Buradaki mekruh tahrimen mekruh anlamındadır. Nitekim ilmihalde şöyle denir:

“Sehve müstenit ve sehv secdelerini müstelzim olmaksızın kerahat-i tahrimiye ile eda olunan namazların iade edilmesi vaciptir. Fatiha-yı şerifin yerine kasten başka ayet-i celile okunarak kılınan namaz gibi...” (Büyük İslam İlmihali, s: 231.)

Bu ölçüye göre Ayasofya’da namaz kılmaya mekruh diyenlerin fetvasına bakalım:

Her namaz vaktinde mekruh işlendiğine göre, kılınan her namaz iade mi edilecektir? Edildiğini varsaysak bile, namaz yine aynı mekânda kılınacağı için yeni bir mekruh işlenmiş olmayacak mıdır?

Görüleceği üzere mesele bu yönüyle de çıkmaza girmektedir.

Kaldı ki bazen mekruh, tehdit içeren bir mana da taşıyabilir.

Mesela kurban kesmek vaciptir; farz değildir. Kesmemek de haram değil, mekruhtur. Ama Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) İslam’ın şiarı olan kurban meselesinde şöyle buyurmuştur:

“İmkânı olup da kurban kesmeyen kimse, bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!”  (İbn Mâce, Sünen, H. No: 3123.)

Hadisteki ifadeye dikkat edelim, “gelmesin” denmiyor, “yaklaşmasın” deniyor. Peki neden? İslam’ın şiarı olan kurban terk edilmek suretiyle bir mekruh işlendiği için.

Peki soralım: Namaz İslam’ın şiarı değil midir?

Daha önemlisi “kelime-yi tevhid” İslam’ın en büyük şiarı değil midir?

Şirk ifade eden teslis unsurları bu şiarlara ters olduğuna göre meselenin vahameti de ortadadır.

Bu yönden bakıldığı zaman “Ayasofya’da namaz kılmak mekruhtur ama caizdir” fetvasının hiçbir tutarlılığının olmadığı anlaşılmaktadır.

Öte yandan fıkıhta mekruhun “tenzihen” ve “tahrimen” olmak üzere iki çeşidi olduğu bilinmektedir. Tenzihen mekruh daha hafifken tahrimen mekruh harama yakındır.

Fıkhî literatürde bir şey hakkında çeşidi belirtilmeden sadece mekruh ifadesi kullanılırsa, bu “tahrimen” yani harama yakın mekruh demek olur. Bilindiği üzere ef’al-i mükellefîn içinde haramın zıddı farzdır. Buna göre tahrimen mekruhun zıddı da vacip olur.

İslam âlimleri tenzihen mekruha küçük günah demişlerdir.

Küçük günahların sürekliliği / tekrarı onu büyük günah hükmüne sokar. Bu meyanda şu hadis-i şerif çok önemlidir:

“Hiçbir büyük günah, tövbe ve istiğfar edildiği takdirde büyük kalmaz. Ve hiçbir küçük günah da  ısrar edildiği takdirde küçük kalmaz, büyür.” (Kenzu’l-Ummal; h. no: 10230)

Tenzihen mekruhta durum böyleyse, harama yakın olan tahrimen mekruhta vebalin çok daha büyük olacağı açıktır.

Bu, harama yakın bir fiilin her gün beş kere işlenmesi ve bunun aylar, yıllar boyunca devam etmesi demektir. Peki bunun vebalini kim hesap edebilir?

Bu açıdan bakıldığında da bu şartlar altındaki bir namaz -velev ki tenzihen mekruh bile olsa- büyük günaha dönüşebilmektedir.

Kaldı ki ortada tenzihen değil, tahrimen mekruh bir durum vardır ve tahrimen mekruhtaki ısrarın büyük günaha dönüşmesi evleviyetle beklenir. Hatta tehlike, belki de Peygamberimizin (s.a.v.) şu tehdidine kadar varmaktadır:

“Yaptıkları işin kötü olduğunu bile bile onda ısrar edenlere yazıklar olsun.” (Müsned, 2/65, 219)

Peki nasıl oluyor da bir mümin Ayasofya’da hem namaz kılacak hem de büyük günah işlemiş olacak? Bunun mantığı olabilir mi?

Yukarıda da belirttiğimiz üzere tahrimen mekruhun ef’al-i mükellefîndeki zıddı vaciptir. Buna göre tahrimen mekruh olan bir fiilden kaçınmak da vacip olur.

Fakihlerin çoğu vaciple farzı aynı anlamda kullanmışlardır. Hanefiler ise bir fiilin yapılmasının kesin ve bağlayıcı tarzda istendiğini gösteren delil kat‘î ise bunu “farz”, zannî ise “vâcip” kelimesiyle ifade etmişlerdir. Yani vacip farza yakın bir mükellefiyet ifade etmektedir. Bunun için mesela biz namazların kazasını kılarken vacip olan vitir namazını da kaza ederiz.

Ayasofya’daki namaza mekruhtur ama caizdir diyenlerin, müminleri ne büyük bir vebale soktukları buradan da anlaşılmaktadır.

Bir diğer husus da şudur:

Bir mümin acaba bir kötülüğü, bir günahı gönül rahatlığıyla, bile bile işleyebilir mi?

Mekruh harama yakın günah olduğuna ve bunda devamlı ısrar etmek büyük günaha döndüğüne göre, buna hiçbir mümin normal bakamaz ve bu vebali taşıyamaz.

Burada meselenin bir yönü de şudur: Bu günah kime karşı işlenmekte, bu günahta kime rağmen ısrar edilmektedir?

Allah’a karşı, Allah’a rağmen değil mi?

Denir ki “Az günahı az görme, kime karşıdır ona bak. Az sevabı az görme, kimin içindir ona bak.”

Bir ilke ve kural gibi söylenen bu söz ne kadar da yerindedir.

Evet, “Ayasofya’da resimleri kapatmadan namaz kılmak mekruhtur ama caizdir” fetvasını bir an için doğru kabul etsek bile, yukarıda izah ettiğimiz bir dizi müşkülat ve çelişki ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki mesele yukarıda da anlatıldığı gibi asıl itikadîdir ve hükmü de ayetler ışığında ortadadır.

SONUÇ

Ayasofya’daki resimlerin teslisin alamet ve işaretleri olduğu kesindir. Bu sebeple ısrarla ve tekrar tekrar “Konu itikadî bir meseledir; imanı ilgilendirir” diyoruz.

Meseleye normalmiş gibi bakmak -Allah muhafaza eylesin- imanı kökünden alıp götürebilir, insanı küfre sokabilir.

Bu sembollerin mekruh kabul edilmesinde ise durum yukarıda izah edildiği gibidir.

Netice itibariyle Fatih’in emaneti, fethin sembolü, tevhidin alamet ve işareti olan Ayasofya, aslî hüviyeti olan camiye çevrilmeli; bunun gereği olarak da her türlü gayri İslamî unsurlardan, sembollerden, rumuz ve işaretlerden arındırılmalıdır.

Ancak bu yapıldığında Ayasofya gerçek anlamda camiye çevrilmiş olacak ve Müslüman milletimizin gönlü ferahlayacak, Ayasofya içinde gönül huzuruyla ibadet edilebilecektir.

Ayasofya’daki semboller ve orada kılınacak namazlarla ilgili bu tartışmalarda yediden yetmişe bütün Müslümanlar ilmine, ortaya koymuş olduğu tavrına göre bir “imtihan” içindedir.

Bütün Müslümanlar derken Ayasofya’nın açılışını takip eden tüm dünya Müslümanlarını da hesaba katıyoruz.

Eğer bu konuda İslam’ın ve onun temeli olan tevhidin gereğini yerine getirmez, Allah’ın evi olan Ayasofya Camiinden şirk unsurlarını ayıklayamazsak vebal altında kalır, İslam akaidinin tahrif ve tahrip olmasına göz yummuş oluruz.

Ayasofya’daki bu uygulama, yıllardan beri İslam dünyasına ve Türkiye’ye dayatılan Vatikan projesinin -dinlerarası diyalogun- geldiği müşahhas noktayı göstermesi bakımından da ibretliktir.

Yukarıda da belirtildiği üzere suskun kalırsak, tevhid itikadını ihlal anlamına gelen, küfür ve şirkin bir nevi meşru görülmesine yol açan bu facia İslam âleminde yaygınlaşır ve Müslümanların saf ve nezih akidesi bozulur.

Buna yol açılmaması için bütün müminlerin, özellikle de ilim erbabının gerçekleri ortaya koyması zarurî bir görevdir. Aksi halde mahşer günü ilahî huzurda hesap vermemiz mümkün olmaz. Allah bu felaketten bütün müminleri, hepimizi muhafaza buyursun.

Ayasofya’yı açan iradenin bu söylediklerimizi göz önünde bulunduracağına, kazanılan hukukî ve siyasî başarının böyle dinin özüyle ve Fatih’in vakıf şartnamesiyle mutabık bir muhteva ile taçlandırılacağına inanmak istiyoruz. Maşerî vicdandaki bu yüce arzunun yerine getirilmesini bekliyoruz.

Bunu yaptıklarında Allah’ın rızası, Resulüllahın hoşnutluğu, milletimizin duası ve gönülden desteği kendileriyle olacak ve tarih de bunu böyle kaydedecektir.

Yorumlar