Aristokrasi kavramının lügavi ve istilahi manası ve bunun haklı (!) gerekçeleri üzerine bir yazı yazmayı ve hatta kalem oynatmayı dahi zül addetmem dolayısıyla, konuya bambaşka bir zaviyeden bakacağım. Zira, Seçtin ve ayrıcalıklı zümre gibi zırva bir kavram ve pratik yansımasının mide bulandırıcılığı üzerine kitlesel bir ittifak kurulucağından yana zerrece kuşkum yoktur.

Aristokrasi kavramının lügavi ve istilahi manası ve bunun haklı (!) gerekçeleri üzerine bir yazı yazmayı ve hatta kalem oynatmayı dahi zül addetmem dolayısıyla, konuya bambaşka bir zaviyeden bakacağım. Zira, Seçtin ve ayrıcalıklı zümre gibi zırva bir kavram ve pratik yansımasının mide bulandırıcılığı üzerine kitlesel bir ittifak kurulucağından yana zerrece kuşkum yoktur.

Cumhuriyet ile birlikte kurulan seçkinler zümresi sanat, siyaset, iş dünyası ve bürokrasi üzerinde korkunç hegemonya kurdu. Ve bu hegemonyaya da, bütün Millet olarak uzunca zamanlar tanıklık ettik. Bu baskınlık o denli ürkücütü boyutlara ulaştı ki; paylaşılması bir kenara konuşulmasına dahi izin vermeyen bu ketum zümre, Milletin tamamını kendi seçkin zümrenin bir marabası görmüş ve maraba kitlesine layık olarak gördükleri ise sadece hizmet ile sınırlı kalmıştır.

Cumhuriyetin seçkinlerinin yaşam tarzlarında ki iticilik ve bulantı, geniş kitlelerin irrite bakışlarına konu olmuşsa da, hiçbir zaman yüksek bir tonda itiraz da görmemiştir. Zira yaşanılan tarz ile kitlenin bir uyumunun olması, bu yüksek itirazın sinikleşmesinde önemli bir etken olmuştur.

Özal ile birlikte Türk siyaseti, iş, sanat ve bürokrasi dünyasında kimi aralanmalar baş göstermeye ve surda küçük de olsa açılma ve yarılmalara başlandığı yıllara denk gelmektedir. Bu küçük aralıklara, sağ görüşlü kişilerin sıkıştırılması ile cılız değişimler yaşanmaya başladı. İş dünyası, sanat, ve bürokraside zaman zaman sağ tandanslı kişilerin entegre edilmesi, mevcut aristokrasinin büyük tepkilerine henüz sebebiyet vermemekteydi. Zira yeni entegre edilenlerin ciddi bir muhafazakar kimlikleri yoktu ya da bunu dışarı vurmak ve yansıtmaktan yana hep imtina etmişlerdi.

Ak partinin ve özellikle de on sekiz yıllık sürekli yönetimi, bu değişimin temel kodları ile oynuyor ve sur, adeta yerle yeksan ediliyordu. Büyük itirazlar, büyük sürtüşmeler ve hayatın her boyutuna yansıyan kavgalar her kesim tarafından net şekilde görüşmeye başladı.

Cumhuriyetin seçkinleri, kendi kazanımlarını(!) bırakmak gibi bir niyet içerisinde değildir. bu kayıpların durması için yazılı ve görsel tüm medya güçlerini piyasaya sürüyor ve her türlü güç enstürmanlarını kullanmaktan da imtina etmiyordu. Kavga büyüyor ve iki kesiminde geri adım atmak gibi bir niyeti yoktu.

Zaman, iktidara tam yerleşen ve muktedir olma yolunda önemli mesafe kat eden Ak parti ve çevresinin lehinde şekillenmeye başladı. Sanat, sanatçı, bürokrat ve bürokrasi, iş ve dünyası yeniden tanımlanıyor ve yeniden tahkim ediliyordu.

Artık, seçkinler ve aristokratlar zümresi yeniden şekillenmeye ve bambaşka bir toplum tahkim edilmeye başlandı. Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden ve hatta varoşlarından gelen nice kişiler sanat, siyaset ve iş dünyasında yerini alıyor ve kendi tezlerinin hayat bulması için açılan alana bodoslama giriyorlardı. Daha düne kadar kenar varoşların çocukları, buldukları bu bambaşka ve alan ve dünyanın kendilerine sundukları imkanları kullanmaktan yana bir saniyeyi dahi kaybetme niyeti içerisinde değillerdi.

Ama!

Karşılarında ki dünya, onca zamana kadar tanıdıkları, tanıştıkları bir dünya olması bir kenara, tahayyül sınırları dâhilinde bile değildi. Yepyeni bir dünya ile varoşların çocuklarının birbirini tanıması yerine birbirleriyle canhıraş kavga verdikleri zaman, öyle uzun sürmedi.

Makam, mevki, popülerite, zenginlik, lüks, şatafatlı makam odaları, lüks makam araçları, şöhret ve şehvet, herkesin altından yüz akı ile çıkabileceği imtihan araçları değilerdi. Yenidünya, dünün iddialı olan ne kadar iddalı kişileri varsa hepsini kendi aurası içerisine almakta ve bir değirmen misali öğütmeye başlamıştı.

Muhafazakâr zümre tel tel dökülmeye ve bu yenidünya karşısında helvadan putlarını yemeye başlamıştı bile. Varoşların, Anadolu’nun çocukları olduklarını unutmaktan yana hem pek hevesli ve hem de hazır kıta olan bu güruh, yenidünya ile arasında ki mesafeyi çabucak kapatmış ve selef ile halef arasında hiçbir mahiyet ve kalite farkının olmadığını tüm Türkiye’ye kısa zaman da göstermişlerdi.

Ve hayat, herkesi iddiasından vuruyor, kuru iddianın hiçbir niteliğinin olmadığını herkese açık şekilde gösteriyordu.

Klasik son!

Halef ve selef el birliği ile tüketirken ortaya büyük bir maliyet bırakmışlardı. Bırakılan bu devasa maliyet, memleketin hepten suçsuz ve günahsız yığınlarının boyunları ve masalarına fatura olarak dönüyordu. Büyük umutlar yerle yeksan olmuş, biz geliyoruz ve her şeyi değiştireceğiz iddiasının içeriğinin hepten boş olduğu acı şekilde tecrübe edilmişti.

İslami devinim ve dönüşüm bir kenara, vasat insani dönüşümünü dahi tamamlamamış bir devlet ve millet ikilemi, yerine yenilerini bulma ve getirme eğilimi içerisine girmişken, geçmişte yaşanmış bunca ağır yaralardan yana dersini almış mıdır!? sorusuna dair çok büyük korku ve kuşkularım var.

Korkuyorum!

Korkuyorum ki bir başka seçkin zümrenin aristokrasi alanını işgal ederken, dersini almamış bir toplum olarak yine, bambaşka ve çok daha büyük faturalar ödeyeceğiz..!