7112 Defa Okundu

“Kıyamet yaklaştı ve ay (ikiye) ayrıldı. Onlar bir mucize görseler hemen yüz çeviriyor ve ‘Bu devam eden bir sihirdir’ diyorlar. Onlar (peygamberi) yalanladılar ve kendi boş arzularına uydular…” (Kamer: 1 – 3.)

Reformistlere cevap çerçevesinde M. Öztürk serisinin şimdilik son yazısı olarak, onun Hz. Peygamberin (s.a.v.) hissî mucizelerini inkâr etmesini cevaplandıracağız.

O şöyle diyor:

“Hz. Muhammed’e nispet edilen hissî mucizeler büsbütün uydurmadır.” [1]

Bu hezeyan ifadeden anlaşılacağı gibi, burada Hz. Peygamberin (s.a.v.) hissî mucizelerinin açık ve net inkârı söz konusudur.

Hemen baştan belirtelim ki, mucizeyi inkâr, kişiyi peygamberleri inkâr sonucuna sürükler. Peygamberleri inkâr ise, Allah’tan gelen vahyi ve vaz’edilen dini -İslam’ı- topyekûn inkâra götürür.

Mucizeleri öyle veya böyle inkâr etmek, istisnasız bütün tahrifatçı ve reformistlerin ortak özelliklerindendir. Bu, imanı kökünden dinamitleyen korkunç bir akaid ihlalidir.

Kuran’da yüzlerce ayet geçmiş peygamberlerin mucizelerini anlatır. Hz. İsa’nın (a.s.) babasız doğması, Hz. Musa’nın (a.s.) asa ve yed-i beyza mucizeleri, Hz. Salih’in (a.s.) deve mucizesi bunlardan bazılarıdır. Mucizesi olmayan peygamber yoktur. Çünkü peygamberler için mucize, seçilmişliğin ve Allah’ın elçisi olarak görevlendirilmenin delil ve ispatıdır.

Hz. Peygambere (s.a.v.) gelince, Ondan, doğumundan ahirete irtihaline kadar sayısız mucize zuhur etmiştir.

Onun en büyük mucizesi “aklî mucize” denen Kuran-ı Kerim’dir. Girişte mealini verdiğimiz Kamer: 1 - 3. Ayetler, hem Kuran-ı Kerim’in mucizeleri anlatışına, hem de Hz. Peygamberin hissî mucizelerine açık bir delildir.

I- HANGİSİ UYDURMA?

Hz. Peygamberin (s.a.v.) hissî mucizelerine “büsbütün uydurmadır” diyen M. Öztürk’e soralım:

Sen bu iddianı hangi delile dayandırarak seslendiriyorsun?

Bu asılsız ve mesnetsiz iddian, en bariz tarihî vakıaları inkâr etmek kadar anlamsız ve gülünçtür. Biz mucizenin varlığına dair yüzlerce delil ortaya koyabiliriz. Sen mucizenin yokluğuna dair tek bir delil ortaya koyabilir misin? O halde “büsbütün uydurma” denecek bir şey varsa, o da senin bu hezeyanındır.

Peki, sen hissî mucizelere “büsbütün uydurmadır” derken, Hz. Peygamberin (s.a.v.) en büyük -aklî- mucizesi Kuran-ı Kerim hakkında ne diyorsun? Kuran’ın en büyük mucize olduğunu kabul ediyor musun?

Ne gezer!

Kabul etmiş olsaydın Kuran’la kavgaya girişmez, Allah’ın kitabını tenkide kalkışmazdın.

Mucizeyi inkâr eden tahrifatçı ve reformistler, akıllarınca şu bahaneyi öne sürerler:

“Ne yani, biz hayatımızı mucizelerle mi yönlendireceğiz?”

Bu, topu taca atmaktan başka bir şey değildir; mugalatadır, demagojidir.

Çünkü mucize peygamberlere has, onların Allah’ın elçisi olduğunu ispat eden bir delil ve alamettir. Dinin kaynaklarında biz müminlere hayatınızı mucizelere göre şekillendirin diye bir emir yoktur. Mucize peygamberden zuhur eder. Onu gören insanlar iman ettikten sonra iş bitmiştir. Mucizeyle hareket etmek diye bir yönlendirme söz konusu değildir. Bu iddiayı seslendirenler, batıl hezeyanlarını bir gerekçeye dayandırma gayretiyle bunu yapıyorlar.

II- MUCİZELER RİSALETİ / PEYGAMBERLİĞİ İSPAT YOLU VE METODUDUR

İnsanların Allah’a imana ve hak dine çağrılmaları, peygamber göndermek ve onlara vahiy indirmek yoluyla olur. Peygamberlerin peygamber olduklarına dair iki güçlü alametleri vardır.

Bunlardan biri Allah’tan gelen emir ve nehiyleri hiçbir şey katmadan olduğu gibi insanlara aktarmaları (tebliğ etmeleri), ikincisi de insan güç ve takatini aşan mucizeler göstermeleridir.

İmam Gazali, peygamberlerin gönderiliş maksadını şöyle ifade eder:

“Peygamberin doğruluğu mucizelerle ortaya çıkar…

Bize göre peygamber gönderilmesinden maksat, ahirette faydalı ve zararlı olan şeyleri haber vermektir. Böyle bir haber Cenâb-ı Hakkın zatıyla kaim olup peygamber bu haberin tebliği ile memurdur.” [2]

Gazali yine aynı eserinde tebliğe memur peygamberlerin mucize göstermesinde iki yol olduğunu anlatır:

“Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinin mucize ile ispatında iki yol vardır.

Birinci yol Kuran mucizesini öne sürmektir. Şöyle ki, mucize peygamberlerin doğruluğunun alameti olarak meydan okuma şeklinde olan ve halkın karşı gelmekten aciz bulundukları bir fiildir…

Resulüllahın (s.a.v.) Kuran ile meydan okuduğu, inkârı mümkün olmayan bir gerçektir… Eğer (insanlar) Kuran’a karşı koyabilselerdi mutlaka bilinir ve bize kadar nakil ulaşırdı…

Kuran’ın mucizeliği, lafız ve mana düzgünlüğü yönündendir. Şöyle ki, Kuran’ın fesahati kendine has ayrı bir usule ve ayrı bir nazma dayanır.  Arabın gerek hitabet, gerek şiir ve gerekse kelamına dair takip ettikleri usule pek benzemez.

Kuran’daki bu tertibi, lafız ve mana düzgünlüğünü bir araya getirmek beşer kudretinin üzerindedir… Kuran’ın fesahatine bütün Araplar şaşıp kalmışlardır. Hiç kimseden Kuran’ın fesahatine dil uzatmaya teşebbüs ettiği nakledilmemiştir. O halde Kuran mucizedir (aciz bırakandır). Ve bu iki yönden, yani tertibi ve fesahati yönünden insan gücünün üzerindedir… 

İkinci yol, kendisinden zuhur eden olağanüstü fiillerden bir kısmı ile peygamberliğinin sabit olmasıdır.

Ayın ikiye bölünmesi,

Dilsizin dile gelmesi,

Parmaklarının arasından su fışkırması,

Avucundaki çakıl taşlarının Allah’ı (c.c.) tesbih etmesi,

Az yemeğin çok kişileri doyurması ve buna benzer olağanüstü fillerin her biri, onun doğruluğunun delilleridir…”  (s: 193 – 196.)

İmam Gazali’den aktardığımız bu satırlardan, Hz. Peygamberin (s.a.v.) müşrik ve kâfirlere aklî mucizesi olan Kuran’la olduğu gibi, hissî mucizeleriyle de meydan okuduğunu açık ve net anlıyoruz.  

Tahrifatçılar işte bu kadar açık olan bir gerçeği inkâr etmektedirler.

III- AKAİD KİTAPLARINDA HZ. PEYGAMBERİN MUCİZELERİNİN TASNİFİ

Kuran ve Sünnete istinat eden akaid kitaplarımızda peygamberlerin mucizeleri konusuna da büyük yer ayrılır.

Mesela Nureddin Es-Sâbûnî’nin “Mâturîdiyye Akaidi” adlı kitabında, Hz. Peygamberin mucizeleri olarak birinci sırada aklî mucize olan Kuran-ı Kerim’e yer verilir; Hz. Peygamberin Kuran’la kâfir ve müşriklere meydan okuduğu ve onların da bunun karşısında aciz kaldıkları anlatılır.[3]

Bundan sonra hissî mucizelere geçilir, bunlar da ikiye ayrılır: Hz. Peygamberin zatıyla ilgili hissî mucizeler ve zatının dışında olan hissî mucizeler…

Hz. Peygamberin (s.a.v.) zatıyla ilgili mucizeler, doğumundan Peygamber oluşuna kadar ve peygamber oluşundan ahirete irtihal edişine kadar zuhur eden mucizeler şeklinde anlatılır.  (s: 114   - 116.)

Peygamberimizin zatının dışında olan hissî mucizelere ise şunlar örnek gösterilir:

Ayın ikiye ayrılması, ağacın yürüyüp gelmesi, taşın konuşması, ağaç kütüğünün inlemesi, devenin halinden yakınması, kızartılmış koyun etinin zehirli olduğunu haber vermesi, bulutun Resulüllah Efendimizi gölgelendirmesi…

Bunların her birinin kaynakları ilgili eserde mevcuttur. (s: 116.)

“Mucizât-ı haberiyye” denen üçüncü bir başlık altında da, Hz. Peygamberin maziye ve istikbale dair haber nev’inden mucizeleri anlatılır.  Zira Hz. Peygamber, hem mazideki bazı hadiseleri, hem de gelecekte yaşanacak bir kısım olayları -ki kıyamet alametleriyle ilgili haberler buna dâhildir- haber vermiştir. (s: 117- 119.)

Yazımızı uzatmama adına sadece bu değerli kaynağa işaret etmekle yetindik; detaylarına giremiyoruz.

İslam akaidi açısından mucizenin devamı mahiyetinde akaid kitaplarına girmiş olan bir konu da, “velayet ve keramet” meselesidir. Evet, nübüvvet ve mucizenin devamı niteliğinde velayet ve keramet meselesi de bir akaid konusudur. Bunun önemine sadece şu akaid ilkesini hatırlatarak işaret etmiş olalım:

“Keramet haktır, inkârı itikatta bidattır.”

İtikattaki bidatın ise küfür olduğu birçok kaynakta bildirilmektedir.

Görülüyor ki mucize konusu, iman konularının en temel ilke ve prensipleri arasındadır. Mucizenin inkârı insanları peygamberin ve peygamberliğin inkârına ve bu da topyekûn dinin / İslam’ın inkârına sürükleyecek tehlikeli bir hal ve davranıştır.

Bu kadar önemli olan mucize konusunu inkâr edenlerin vahim durumları akaid eserlerinde Kuran ve Sünnet ölçüleriyle ortaya konur, daha fazla yoruma hacet yoktur.

M Öztürk’le ilgili yazdığımız bu 26. yazı ile bu şahsa olan reddiyelerimize şimdilik son veriyoruz.

Bu yazılardan ortaya çıkan sonuç şudur ki, hiçbir tahrifatçının elinde haktan, ilimden ve hikmetten yana bir delil yoktur. Hepsi de heva ve hevesten konuşmakta; ya nefsinin ya da İslam’ı imhaya çalışan oryantalistlerin sözcülüğünü yapmaktadır. Bu sebeple bu tahrifatçıların teşhir ve ifşa edilmesi, Müslümanların imanının korunması adına çok önemlidir.

İleride icap ettiğinde aynı şahıs veya benzer tahrifatçılarla ilgili tahlillerimiz devam edecektir.

Hak üstündür, ondan üstün bir şey yoktur. Ona galip gelinemez.

Allah Samed’dir, her şey ona muhtaçtır, o kimseye muhtaç değildir. Kim hak ve hidayet yolunu tutarsa kendi kurtuluşu için tutar. Yazımızı bu manayı ihtiva eden şu ayet-i kerimenin mealiyle bitirelim:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah yakında öyle bir toplum getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.” (Maide: 54.) 

 

[1] Mustafa Öztürk, Kıssaların Dili, Ankara Okulu Yayınları, s: 66.

[2] İmam Gazali, El- İktisat fi’l İtikad, (İtikatta Sözün Özü), Mütercim: Ömer Dönmez, Hisar Yayınları, İstanbul, s: 180 - 181.

[3] Nureddin es-Sâbûnî, Mâturîdiyye Akaidi, Tercüme: Bekir Topaloğlu, DİB Yayınları, Ankara, 1979. s: 113 – 114.

Yorumlar