Minberin hakkını vermeyen insin oradan…

Günlerden Cuma. Yani bayram. Hutbe dinledik. İmam kardeşimiz cebinden çıkardığı katlanmış kâğıdı avuçlarına yaydı. Önce, alışık olduğumuz Arapça ibareleri, ayetleri ve hadisleri okudu...

Günlerden Cuma. Yani bayram. Hutbe dinledik. İmam kardeşimiz cebinden çıkardığı katlanmış kâğıdı avuçlarına yaydı. Önce, alışık olduğumuz Arapça ibareleri, ayetleri ve hadisleri okudu. Sonra, hiç olmaması gereken iletişim cinayeti, hiç olmaması gereken yerde, âlemlere rahmet peygamberden emanet alınmış minberde gerçekleşti. Elindeki kâğıda gözlerini değdirir değdirmez, cemaatle göz temasını kesti imam kardeşimiz. Dahası, bu iletişim uzaklığının hutbe okumanın bir gereği olduğunu öğrenmiş gibiydi. Göz göze teması yitirdiğimiz anda, söz söze teması da yitirdik haliyle. Bizi yok sayan, uzak ve soğuk, zaman zaman robot okumasına dönüşen, buyurgan bir eda hâkim oldu caminin lahuti atmosferine. Hutbe sona erdi, kâğıdı katlayıp cebine koydu hocamız ve gözlerini ilk defa bize çevirdi. Camideki varlığımızı ciddiye aldığını fark ettiğimiz andı. Az önceki uzak, üstenci ve buyurgan sesi kırıldı hocamızın. Sakinleşti, sesi caminin içine döndü, nefesi nefesimize değdi, aramıza indi: “Muhterem kardeşlerim, biliyorsunuz, camimizin elektrik faturası bu ay… “ diye devam etti. Yardım istiyordu. Boş geçmemeliydik elbette. Alışıktık. Minberden bize dokunan cümleler sadece bunlar oldu. Asıl sorun, bu garip duruma alışık olmamız. Alıştırılmış olmamız.

Her Allah’ın Cuması müjde duymak için gidiyorum camiye. Unutmuş olabiliriz ama tatil günü değil bayram günüdür Cuma. İlk defa omuz omuza durduğum kardeşlerimle tanışıyorum bayram vesilesiyle. Dünyanın tüm parçalanmışlıklarının üzerine kanatlanıyoruz camide. İlk defa hesapsız bir arada olduğumuz yer. Ruhlarımızın kardeşçe temas ettiği biricik yerdeyiz. Harika bir fırsat bu… Dünyevi kaygıları silip safça var olduğumuz biricik an’dayız. Gözlerimiz de gönüllerimiz de susamış gibi, bize özel, kısa da olsa, samimi uyarılar duymak istiyoruz.

Hutbe başlar başlamaz, gözümü cemaate dikiyorum. Ama maalesef yine alışık olduğum gibi, onların dinle-yeme-yişini seyrediyorum. Bir ara hutbede "bizleri bir anne şefkatiyle saracak yegâne mekânlar camilerimizdir" dendi. Ama kurulan cümlelerde anne şefkati sadeliği yok, ruhu dinlendirecek bir müjde kokusu gelmiyor. Ismarlama okunduğu belli, emir gereği tekrarlanması gerektiğini anladığımız hutbenin içinde şimdi buradaki bir derdimize dokunacak sıcaklık yayılmıyor ortama. İnsan istiyor ki, yanımda cep telefonuna dalmış saf yürekli delikanlı “Bak evladım, canım oğlum…” diye başlayan sıcacık samimi bir nasihat duysun. Belki de hayatını değiştirecek bir cümle olacak bu. Cumaya kadar gelmişse, yüreği yoğrulmaya hazır olmalı değil mi? İnsan umuyor ki hocamız camiinin doğalgaz faturasının yüksekliği kadar dert edinsin gıybetle kardeşliğimizin tükenmesini:  “Canım kardeşlerim, iyi niyetli, has gönüllü cemaatim benim…” diye başlasın sözlerine. Sesi titriyor olsun olayın dehşetinden ötürü. Ciğerinin yanık kokusu yayılsın. “Bakın orada burada, dilinizin ucuyla kendinizi yakıyorsunuz…” desin. “Ben de buna dâhilim…” diye itiraf etsin, insan olduğunu hatırlatsın, iç döksün. “En kolay günah işlediğimiz organımız dilimiz… Birbirimize yardım ediyoruz bu çirkin günahı işlerken…” bile desin, beli bükülsün, saçları ağarsın. Unuttuğumuzu hatırladığı için, bilmediğimizi bildiği için az gülen çok ağlayan biri olarak inlesin. “Gelin, şu güzelim nefeslerimizi…” diye temize çeksin bizi. “…çirkin işlerde harcamayalım. Temiz dudaklarımızı gıybet, boş söz, dedikodu gibi kokuşmuş şeylere dokundurmayalım.”

Hutbe metni, bir ansiklopedi maddesi olarak yazılmış gibi. Tarihsel çerçeveyi özetliyor, kültürel bağlamı hatırlatıyor. Cemaatin dikkatini çekecek sadelikten uzakta. Kısa ve net cümleler var ama arada kaynıyor, boğuluyor. Oradan buradan kolajlanmış sözler ardı ardına diziliyor. Asıl konunun etrafında dolaşılıyor. Sözün odağı sık sık değişiyor.

Mesela "Cami hayatın içinde!" sözünü duyuyoruz hocamızın ağzından. Aynı güzellikte bir başka cümle daha geliyor arkasından: “Hayat da caminin içinde…” İyi güzel de… Önceki gün aynı saatlerde, hayat durmuş İstanbul’da. Belki Bursa’da da,  Kocaeli'nde de, Tekirdağ'da da, Kırklareli’nde de, Çanakkale’de de… Yirmi yıl öncesinin dehşeti hatırlanmış yeniden. Sokağa dökülmüş insanlar. Sadece deprem bölgesinde değil, bölgede yakını olan herkesin yüreği ağzında. Müthiş bir kırılma yaşamış insanlar. İçlerinde son derece insanî bir soru: “Niye Allah’ım?” Kalplerinde sessizce fısıldanan bir dua: “Lütfen Allah’ım… N’olur koru bizi. Çocuklarımızı… Ne yaparız biz sonra!” İçten feryatlar. Korkulu hüzünlü isyanlar…

Olayın üzerinden 23 saat geçmiş; 3 saat değil, 5 saat değil. Allah korusun, deprem birkaç derece daha yüksek olsa, ciddi bir yıkım olsa, tüm kurumlarımız belki yarım saat içinde müdahaleye hazır diye biliyoruz. Ama Diyanet üzerinden 23 saat geçtiği halde, olaya müdahil olmuyor. Olamıyor değil olmuyor. Depremden önce yazılmış “Camiler Haftası” hutbesini geri çekip depremin tesadüfi olmadığını hatırlatmıyor, bu vesileyle dünyanın faniliğini fark edişimize vurgu yapmıyor. Dokunmuyor gönle. “Aman kardeşlerim, dikkatli olun, panik olmasın, birbirinizi gözetin…” gibi pratik tavsiyeleri bile dillendirmiyor. Gündemimiz yok sayılıyor, önceliğimiz hesaba katılmıyor. Minberdeki şahıs sadece hutbenin buyurgan içeriği ve resmi okumasıyla değil, olanlardan habersizliğiyle de bizden uzaklaşıyor.

Bende bıçak kemiğe dayandı. Ağır bir vebal bu. Diyanet, Hazreti Peygamber'den[asm] emanet aldığı minberin hakkını Peygamber şefkatiyle vermedikçe, Kur'ân’ın hatırına devraldığı söz söyleme yetkisini rahmanî bir görev olarak icra etmediği sürece susmayacağım. Yetkilileri sadece kamu önünde değil, özelden de defalarca uyardığım için susmayacağım. Milyonlarca insanın yüreğini boş göndermek-hem de en çok ümitleneceği yerde, hakikati duymaya en hazır olduğu anda-Diyanet’in sorunudur.

Diyeceksiniz ki, hep de öyle değil camiler. İstisnalar var. Elbette tüm imkânsızlıklara rağmen cemaati için çırpınan hocalarımız var. Birçoğunun doğrudan şahidiyim.

Gelin, bir Çin atasözünü hatırlayalım: “Bir ağaç dikmek için en uygun vakit 20 yıl öncesi…” Yirmi yıl önce mesela, camiyi ve cemaati emanet ettiğimiz imam hatip kardeşlerimize cemaatinin derdini de dert edecek kadar güvenseydik, onlara güvenmemizi sağlayan bir imamlık modeli sunsaydık, öyle yetiştirseydik genç din görevlilerini, istisnalarımız kural olurdu da, şimdi hocamız, elindeki hazır metni zorla okuyor olmaz, yüreğindeki derdiyle konuşurdu. Camiye yardımı dert edindiği gibi, mescitleri imar eden kulluğumuzu, adamlığımızı dert edinirdi. Birkaç dakikalık da olsa, satırdan değil sadırdan, ısmarlama değil gönülden bir hutbe söylerdi. “Okurdu” değil. Belki okuduğu bir ayetin heyecanını aktarırdı bize. Belki yeni duyduğu bir menkıbenin ana fikrini paylaşırdı heyecanla. Belki bir hafta boyunca şahit olduğu bir hatayı, kendi nefsini de içine katarak, “Biliyorum kardeşlerim, kendimden biliyorum, bu alışkanlığı terk etmek zor ama…” diye başlayan samimi bir uyarıda bulunurdu.

Çin atasözünün devamı var. Yazalım buraya. Lazım olur: “Bir ağaç dikmek için en uygun vakit 20 yıl öncesi ve bugündür!” Çünkü “bugün” 20 yıl sonrasının 20 yıl öncesidir. Bugün başlayalım lütfen… Üstelik hemen şimdi başlarsak, 20 yıl gelmeden meyvelerini göreceğiz.

Yorumlar