8044 Defa Okundu

Manevi iklimimizin önde gelen simalarından, Allah dostu, kâmil insan Hz. Mevlana’nın 748. Vuslat Yıldönümü (Şeb-i Arus) Anma Törenlerinin gerçekleştirildiği 07-17 Aralık günlerini idrak etmiş bulunuyoruz.

Basından takip ettiğimize göre Konya’da her sene olduğu gibi yine bir dizi etkinlik –Tasavvuf Müziği Konseri gibi- düzenleniyor. Bu etkinliklerde vitrinde yine “aşk”, “sevgi”, “müsamaha”, “insancıllık” gibi kavramlar var…

Mevlana söz konusu olduğunda onun “gerçek kimliği”nin ortaya konması, “kim olup kim olmadığının” anlaşılır bir dille izah edilerek bazı mihraklarca suiistimalinin önüne geçilmesi, ona vefa babında mühim bir vazifedir.

İşte biz bu yazımızda bu vazifeyi yerine getirmeye çalışacağız.

I- BATILILARIN MEVLANA’YA İLGİSİ NEDEN?

Oryantalistler başta olmak üzere batılıların Mevlana’ya olan ileri derecedeki ilgileri (!) üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur.

Mesela bundan üç dört sene kadar önce medyaya yansıdığına göre Konya’da, Mevlana türbesi önünde, açık meydanda, el ele tutuşmuş kadın erkek karışık bir Hıristiyan güruhu, hep bir ağızdan kelime-yi tevhidi söyleyerek, ileri geri tempolu hareketlerle ve arada da -güya Mevlana gibi- dönerek ayin yapmışlardı.

Bu görüntüler sosyal medyada menfi - müspet çok sayıda yorum almıştı. “Ne var canım bunda? İşte Hıristiyanlar hep bir ağızdan kelime-yi tevhidi söylüyorlar. Ne kadar güzel. Kim bilir belki Müslüman bile olmuşlardır” diyenler; hatta bunu dinlerarası diyaloğun başarısı olarak görenler de çıkmıştı. Biz bu hadiseyi “Dinlerarası Diyalog Bataklığını Kurutmak Mücadelesi” adlı bir yazıyla değerlendirmiş ve bunun Vatikan merkezli bir organizasyon olduğunu; İslam’la beraber Mevlana’nın da istismar edildiğini ve milletimizi ahmak yerine koyarak, “Bakın, biz sizin inancınızı seslendirmekten çekinmiyoruz. O halde siz de bizim teslisimize / haçımıza hoşgörü ile bakın! Biz nasıl sizin caminizin kapısına geldik ise, siz de bizim kilisemize gelin!” mesajı taşıdığını ifade etmiştik.

Evet, aynen böyledir. Batılılar Mevlana’nın tabiri caizse kaşına gözüne hayran değildirler; ortada sadece ve sadece bir suiistimal vardır.

Bunu şuradan anlamak mümkündür:

Mevlana, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) yolunu takip eden, bu yolda nefsiyle mücahede ederek kâmil insan olma şerefini kazanan, yıldız mesabesinde bir velidir. Onun yıldız olduğu yerde Hz. Peygamberin (s.a.v.) “nübüvvet güneşi”yle bütün cihanı aydınlattığı aşikârdır.

Hz. Mevlana’ya bu ilgi gösterilirken Hz. Peygamberden (s.a.v.) hiç söz edilmemesi enteresan değil midir?

Yıldızı güneş gibi gösterip güneşi balçıkla sıvamaya kalkışmak acaba hangi ard niyetin ürünüdür?

O halde yabancıların, özellikle de oryantalistlerin Mevlana’ya ilgisinin sebebini başka yerde aramak gerekiyor.

Sözü eğip bükmeden söyleyelim:

Mevlana, Yunus gibi milli ve manevi dinamiklerimizin gündem edilmeleri, hep “hümanizm” denilen ideoloji uğrunadır.

Hümanizm, beynelmilel masonluğun “insancıllık” veya “insanlık dini” adı altında yeni bir din icadı teşebbüsüdür. Bir evvelki yazımızda gündem ettiğimiz “İbrahimî din” ve “tevhid-i edyan” denen projelerin de bu hususla direkt ilgisi vardır. 

Hümanizm ideolojisi, dünya hâkimiyeti kurmaya çalışan güçlerin ortaya koymak istedikleri yeni bir din olduğuna göre, Mevlana’nın verdiği mesajların bu paralelde yorumlanması tam bir istismardır; Mevlana’nın temsil ettiği mana ve dünya görüşünün tahrifidir.

Evet, Mevlana ve Yunus gibi değerlerimizin saptırılması; ruh, mana ve itikat köklerimizin tahrip edilmesi anlamına gelir. Burada hedef, mistisizme hizmet eden ütopik bir eren anlayışıyla tasavvufun (İslam’ın kalbî boyutunun) yozlaştırılması; velayet ve ilm-i ledün gerçeklerinin unutturulmasıdır.

II- MEVLANA’NIN SAPTIRILAN MEŞHUR SÖZÜ

Mevlana’nın, bağlamından çıkarılarak suiistimal edilen o meşhur sözüne “Ne olursan ol, yine gel” ifadesine bir bakalım.

Şöyle diyor Mevlana:

“Gel, gel, ne olursan ol, yine gel / İster kâfir, ister Mecusi / İster putperest ol, yine gel /Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…”

Doğrusu bu söz, yoruma hacet bırakmayacak kadar açıktır. Burada Mevlana, bütün inanç gruplarını -düşmüş oldukları badire ne olursa olsun- kurtuluşun adresi olan dergâha çağırıyor.

Peki dergâh neresi?

Dergâh tasavvuf mektebidir, nefis terbiye okuludur, tevhid ve ihlasın kazanıldığı yerdir. Takva ve azimet üniversitesidir. Allah’ı sevmenin, kullara merhamet etmenin, bütün insanlığı tevhid akaidine, kalp mutmainliğine çağırmanın öğrenildiği merkezdir. Marifet ilminin tahsil edildiği yerdir.

Yani Mevlana diyor ki: Bizim dergâha, evliya yetiştiren mektebe gel, Allah’a dostluğu kazan. Hak ve hakikati sevmeyi öğren. Nefsini tanı, hile ve yanlışlarını görerek onu terbiye et. Kâmil insan olma yoluna gir. Yani hakiki manada Müslüman ol…

Bu mesajı başka türlü anlamanın imkânı yoktur.

Ama bugün bu söz “Hak batıl, iman küfür şirk vs. hiç fark etmez; bunların bir ehemmiyet yok; bunlar tali meseleler; herkes olduğu yerde kalsın; olduğu gibi gelsin” şeklindeki bir propagandaya alet edilebiliyor.

Benzer şekilde Yunus Emre’nin “Yetmiş iki millete aynı gözle bakmayan…” sözü de saptırılıyor ama şimdilik bu dosyayı açmayalım…

III- PEKİ MEVLANA KİMDİR?

Mevlana, kim olduğunu kendisi beyan ediyor. Şöyle diyor:

“Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim / Ben, Hz. Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum / Biri benden bundan başkasını naklederse / Ondan da şikâyetçiyim, o sözden de şikâyetçiyim”

Bu sözlerdeki anlam da gayet açıktır.

Mevlana Kuran ve Sünnet’i rehber edinen bir Allah dostudur. Peygamber vârisidir. Böyle mübarek bir zat, küfür şirk ve insanlığın esir edilmesi demek olan hümanizma ideolojine nasıl alet edilebilir?

Mevlana gibi bütün Anadolu ve Horasan erenleri bizim manevi ve milli zenginliğimiz, bizi biz yapan değerlerimizdir. Onların mesajlarının içinin boşaltılması; altın değerindeki cevherin kömür değerine indirgenmesi asla kabul edilemez. Bu hile ve aldatmacalara, bu itibarsızlaştırmalara millet olarak karşı çıkmalıyız.

IV- GÜNÜMÜZDE TASAVVUFUN İNKÂR EDİLMESİ YA DA YOZLAŞTIRILMASI TEHLİKESİ

Mevlana vesilesiyle, günümüzde bir fecaat halini alan tasavvufun ya inkâr edilmesi ya da yozlaştırılması faaliyetlerine de dikkat çekmek yerinde olacaktır.

Evet, tasavvuf uzun bir süredir İslam’ı dejenere etmek isteyen çevrelerce ya inkâr ediliyor ya da “tasavvuf müziğine” “tasavvuf edebiyatına” indirgenmek suretiyle hakiki manasından uzaklaştırılıyor.

Tasavvufun inkârı, İslam’ın kalp boyutunun inkârı demektir.

Bu biraz daha ilerletilirse evliyanın velayetini hatta Hz. Peygamberin (s.a.v.) nübüvvetini inkâra kadar gider. Ama bu ayrı bir araştırma konusudur.

Tasavvufun yozlaştırılmasına gelince:

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi bir kesimin nezdinde tasavvuf artık sadece musikiye indirgenmiş vaziyettedir. Bu, kavanozun içindeki balı dışından yalamak gibi bir şeydir.

İslamî gelenekte müsamaha gösterilen çalgılar ney ve deftir. Ama bugün tasavvuf musikisi konserleri koca koca saz caz orkestralarıyla icra edilmektedir.  Kalplerde olanı şüphesiz ki en iyi Allah bilir; ama Allah aşkını anlatan ilahileri “sanat icra etmek” kaygısıyla seslendirenlerin bu manadan fersah fersah uzak olduklarını görmek pek de zor değildir.

İmam Gazali İhya’nın ikinci cildinde, Sema (müzik) bahsinde, semanın İslam’da yerine göre müstehap, mubah, mekruh veya haram olabileceğini; bunda belirleyici unsurun semada kullanılan sözler, söyleyenin halet-i ruhiyesi, hangi maksatla, nerede, kimler tarafından icra edildiği gibi şeyler olduğunu anlatır.

Bunun için “Musiki aşığın aşkını fasığın fıskını artırır” denir. Bu gerçekleri gözden ırak tutmamak lazımdır.

Sema, Mevlana’nın tatbikinde Allah’a dönüşü temsil ederken, bugün düğün sünnet organizasyonlarında “eğlence” yerine konacak kadar ayağa düşürülmüş olması, söz konusu yozlaşmayı göstermesi bakımından kâfidir.

Semayı bir tarikat pratiği olarak aslına uygun mahiyetinde icra edenlere ise söylenecek bir sözümüz yoktur.

Bu çerçevede önemli bir çelişkiyi de vurgulamadan geçmeyelim:

Hz. Peygamberin (s.a.v.) doğumunu anlatan Mevlid-i Şerif’in okunmasına karşı çıkanların, Mevlana ihtifalleri çerçevesinde on gün boyunca işi müziğe havale etmeleri bir çelişki değil midir?

Mevlana’yı anmayı meşru görüp, onu Mevlana yapan manevi mimarı, Seyyidü’l Mürselîn olan Hz. Peygamberi (s.a.v.) anmak üzere Mevlid-i Şerif okumayı yadırgayan çarpık mantığı anlamak doğrusu hiç mümkün değildir.

V- TASAVVUFUN İSLAM’DAKİ YERİ

Mevlana’yı konuşurken, onun, tasavvufun yetiştirmiş olduğu bir deha olması münasebetiyle tasavvufun İslam’daki yerine de temas etmek gerekir.

İslam’da ana sahalar şunlardır:

“Akaid”, “Tasavvuf (İlm-i Ahlak)” ve “Fıkıh”.

Ulemamız bu ilimlerin önem sırasının da bu şekilde olduğunu söylemiştir. Mesela İmam Gazali’nin İhya’sında; Ömer Nasuhi Bilmen’in Fıkhıyye Kamusunda ve İlmihalinde sıralama bu şekildedir.

Demek istediğimiz şudur ki, Tasavvuf, İslamî bütünlük içinde “Akaid”le “Fıkıh” arasında, dinde ihlas ve samimiyeti temin eden, tevhidin hakikatine ulaştıran sahadır. Dolayısıyla tasavvufu inkâr, İslam’ın çok önemli bir bölümünü inkâr olacağından kişiyi İslam dairesi dışına çıkarır.

Tasavvuf, insanın imanını kemale ulaştıran nefis terbiyesini gerçekleştirmesi açısından da hayatidir. Daha açık bir ifadeyle tasavvuf, peygamber vârisi insan-ı kâmiller yetiştirir. İşte bu insan-ı kâmillerden biri de Hz. Mevlana’dır.

Tasavvufun meyvesi olan bu insan-ı kâmiller, diğer insanlara nefislerini terbiye etmede, Allah’ı bilme ve tanımada rehberlik ederler. Hz. Peygambere (s.a.v.) vâris olarak güzel ahlakın en güzel örneklerini ortaya koyarlar.

Esasen İslam bir hakikatler bütünüdür. Zahirden batına, başlangıçtan nihayete doğru baktığımızda, Yunus Emre’nin formül gibi şu sözü her şeyi özetler:

“Şeriat, tarikat yoldur varana / Hakikat, marifet ondan içeri”

Her işin yolu yordamı vardır. Hakikat ve marifete ulaşmanın yolu da şeriat ve tarikatten geçer.

Hakikat ve marifetten dem vurup şeriat ve tarikati ihmal edenler sadece edebiyat parçalamış olurlar; sözleri havada kalır. Maalesef günümüzde bunun örneklerini çokça görüyoruz.

Erenlerin insan-ı kâmil yetiştiren okulunu -tasavvufu- inkâr edenler, kulu Allah’a yaklaştıran vesileler cümlesinden olan evliyaullahı “aracı” yaftasıyla öcü gibi göstermeye çalışanlar, onları sevmeyi, onlara yakınlık duymayı şirk telakki edenler Mevlanaları Yunusları asla anlayamazlar.

Bu cümleden olarak son dönemlerde tasavvufa karşı çıkan Vehhabiliğin ve onun bir versiyonu olan Yeni Selefiliğin İngiliz oryantalistlerce planlandığı ve uygulamaya konduğu bir gerçektir. Bunu anlamak için İngiliz casusu Humpher’in Hatıratına bakmak yeterlidir.

Mevlana’yı, Yunus’u ve diğer manevi mimarlarımızı doğru bir şekilde anlamak için Yunus Suresi 62 - 64. Ayetlere -tefsirleriyle birlikte- bakmak gerekir. Biz sadece ayetlerin mealini vermekle iktifa ediyoruz:

“Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler. Onlar ki, iman etmişler ve takvaya ermişlerdir, işte onlara hem bu dünya hayatında hem de ahirette müjdeler gelir. Allah’ın sözlerinde değişme olmaz; (öyleyse) en büyük kurtuluş budur.”

Aynı doğrultuda daha nice ayet ve bu ayetlerdeki mana ve muradı açıklayan nice hadis vardır. Bu ayrı bir araştırma konusudur.

SONUÇ

“Mevlana kimdir, kim değildir?” sualinin cevabı artık bellidir:

İkincisinden başlayacak olursak;

Mevlana İslam düşmanlarının lanse ettiği gibi bir “hümanist” değildir.

Bazılarının zannettiği gibi “sıradan bir düşünür” de değildir.

Tabiatıyla bir “felsefeci” hiç değildir.

İyi şiir yazan, sanatı önceleyen bir “şair” de değildir.

O, kalbinde ilahî nur taşıyan bir insan-ı kâmildir, Allah dostudur.

Bununla beraber bir mütefekkirdir. Kuran’da “ulu’l-elbâb” diye tanıtılan, kalp gözüyle aklını birleştirip böylece kâinatın sırlarına muttali olan gerçek akıl sahiplerindendir.

Filozofların aklı putlaştırmasının tam tersine, onu / aklı, “aşkı anlamada balçığa saplanan eşek” gibi gören; “Aklı sat, hayranlığı satın al!” “Aklı Mustafa’nın (s.a.v.) önünde kurban et!” diyerek nakle, yani İslam’a olan teslimiyetini ilan eden; naklin emrine verdiği için “selim” vasfını kazanan aklını kalbinden fışkıran nurla birleştirerek hadiselere bu nurun aydınlığıyla bakan bir hakikat erbabıdır.

Bu sebeple onun şiirleri sıradan birer şiir değildir; basiret ve keşifle elde edilen birer hikmettir.

O, kalbi nübüvvetin devamı olan velayet nuruyla aydınlanan bir İslam münevveridir.

Hakikati bulmada, insanları Hakka çağırmada öncü ve rehberdir.

Milletimizin kimlik ve şahsiyetini inşa eden manevi mimarlardan biridir.

Horasan erenlerinden, Anadolu evliyalarındandır.

Allah’a kulluğu aşk ile bütünleştiren, ölümü “şeb-i arus / düğün gecesi” yani Allah’a vuslat diye niteleyen mümtaz bir Müslümandır.

Kim bu gerçeği ters yüz etmek ister, onu istismara kalkışırsa, ya bu millete mezar kazmaya çalışan kadim düşmanlardan ya da gaflet ve ihanetle onların oyununa gelen yerli bedbahtlardandır.

Son söz Mevlana’nın kendisinin olsun:

“Allah’ım! Senin firakından daha acı bir şey yoktur! Sana ilticadan gayri hareket, beyhude dönüp dolaşmak ve kördüğüm olmaktan başka bir şey değildir.”

 

 

Yorumlar