492 Defa Okundu

Mevlana’nın oğullarından Alaeddin Çelebi, Kırşehir’de Ahi Evran ile birlikte şehit edilmiştir. Bu cinayet Moğolların emri ile gerçekleşmiştir. Her ne kadar Mevlana, Alaeddin Çelebi’yi dargınlık neticesinde yanından uzaklaştırmış olsa da, bir gönül adamının öz oğlunun katillerine muhabbet duyması beklenemez. Ahi Evran ile birlikte direniş hareketine katılma niyeti açık olan Alaeddin Çelebi’nin, bir kız meselesinden dolayı değil de, asıl bu niyetinden dolayı Mevlana ve Şems-i Tebrizî ile tartıştığı, Mevlana’nın da ailenin ve ihvanın bu durumdan zarar görmemesi için oğlunun Konya’dan uzaklaşıp Kırşehir’e gidişini uygun gördüğü ihtimali daha akla yakındır. Öte yandan Mevlana’nın müritlerinden olan Selçuklu Veziri Muiniddin Pervane, Moğollara karşı ittifak yapmak amacıyla Memluk Sultanı Baybars’ı Anadolu’ya çağıran kişidir. Bu sebeple Moğollar tarafından parçalanarak şehit edilmiştir.  Mevlana Moğol yanlısı olsa idi en yakın ve en kudretli müridinin bu hareketi ve hazin sonu izah edilemezdi. Moğol istilasından sonra Konya’ya hâkim olan Karamanoğlu beyliğinin kurucusu Karaman Bey, Baba İlyas Horasânî’nin halifelerinden Nure Sufi’nin oğludur. İddia edildiği gibi Mevlana, Türkmen şeyhlerine cephe almış olsa idi, Karamanoğulları Mevlana ailesini Konya’da barındırmazlardı. Görüldüğü gibi hürmet ettiği üstatları, öz oğlu ve en yakın müritleri Moğollar tarafından katledilen Mevlana’nın Moğol taraftarı olması tutarsız bir iddiadır. Kanaatimizce meselenin özü şudur; Selçuklu meşayıhı devletin çöküşü ve Moğol istilası döneminde iki siyaset tarzı üzerinde ihtilaf etmiştir. Birinci görüş Baba İlyas Horasani, Baba İshak, Ahi Evran ve Mevlana’nın oğlu Aleaddin Çelebi’nin kılıçla mücadele görüşüdür. Babailer İsyanı ve Ahi direnişi bu görüş doğrultusunda gelişmiş, ancak hem isyan hem de direniş kanlı bir şekilde bastırılmıştır. İkinci görüş Mevlana, Sadreddin Konevî, Şeyh Edebali ve Hacı Bektaş Veli’nin görüşüdür. Onlar kılıçla mücadeleyi yöntem ve zamanlama cihetinden uygun görmemişler, yenilgiyi ve neticesinde yaşanacak katliamı öngörerek silahlı mücadeleye iştirak etmemişlerdir. Onlar Âl-i Selçuk’ta ve diğer Türkmen beyliklerinde hilafet emanetini yüklenecek ve sancağı taşıyacak istidat görmemişler, bu vazifenin asıl sahiplerinin ve emanetin ehlinin zuhurunu beklemişlerdir. Beklerken de emanetin ehli olanlar geldiklerinde, onlara yardım edecek olan ilim ve irfan ehlini yetiştirme işini üstlenmişlerdir. Ne zaman ki Âl-i Osman zuhur etmiş, Baba İlyas’ın, Ahi Evran’ın, Konevî’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın talebeleri onların sancağı altında toplanmışlar, Devlet-i Aliye’yi yeniden inşa etmişlerdir. Allah hepsine rahmet eylesin. Sanki herkes gerçek Mevlana’yı değil de kendi işine yarayacak olan, hayal ettiği, kendi arzusu istikametindeki bir Mevlana’yı tanıtmaya çalışıyor. Öyle ki çoğu zaman O’nun manevi şahsiyeti, manevi bir kutup ve Evliyaullah’ın büyüklerinden olduğu, büyük bir İslam âlimi, müçtehid ve asrının Müceddidî olduğu, hayatını sünnet-i seniyye dairesinde ve Kurana hizmet amacıyla yaşadığı gerçekleri görmezlikten gelinmekte ve nazarlardan saklanmaktadır. Hatta öyle yanlış anlayışlarla karşılaşıyoruz ki; Hz. Pir’in bazen dinler üstü hümanist bir şair, bazen sanat düşkünü bir musikişinas, bazen haşa Şamanizmden izler taşıyan ve islamın temel esaslarını değiştirmeye çalışan bir reformist, bazen aşk ile özdeşleşen Ortadoğulu bir edebiyat dahisi, bazen eski yunan felsefesinden etkilenmiş zeki bir filozof ve gönül adamı, bazen bir Moğol ajanı, bazen de Türklükle ilgisi olmayan ve eserlerini Farsça yazan Farisi(İranlı) bir düşünür olarak lanse edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Diğer yazımızda görüşmek üzere YA SELAM

Yorumlar