2080 Defa Okundu

“Resûlullah’a itaat eden Allah’a itaat etmiş olur, yüz çevirenlere gelince seni onlara bekçi olarak göndermedik.” (Nisa: 80.)

Günümüzde sözüm ona “tevhid” adı altında, sadece “Lâ ilâhe illallah”ı esas alarak “Muhammeden Resulüllah”ı dışlamak şeklinde, dini parçalama ve yıkma projeleri planlanmakta ve devreye sokulmaktadır.

Muhtelif ayet ve hadislerde sadece “Lâ ilâhe illallah”ın zikredilmesi, ardniyetli bazı adamlar tarafından sanki “Muhammeden Resulüllah”a gerek yokmuş gibi lanse edilmekte ve böylece bu konu, dini tahrif edip yıkmak için malzeme yapılmaktadır. Hâlbuki İslamî ıstılahta her nerede “Lâ ilâhe illallah” ifadesi varsa, onun manası içinde mutlaka “Muhammeden Resulüllah” da vardır. Bunun gibi “Muhammeden Resulüllah”ın geçtiği her yerde de mutlaka “Lâ ilâhe illallah” manası mevcuttur.

Bu yazımızda bu sinsi ve menfur zihniyetin nasıl bir küfür ve hezeyan olduğuna dikkat çekeceğiz.

1- İSLAM BİNASININ TEMELİ:

Bilindiği üzere İslam’ın temeli “Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resulüllah / Allah’tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (s.a.v.) onun kulu ve elçisidir” cümlesidir. Buna kelime-yi tevhid denir. Bu kelime “eşhedü / şahitlik ederim” ifadesiyle başlarsa, buna da kelime-yi şehadet denir.

Kelime-yi tevhid ya da şehadet, İslam’ın tevhid akidesinin en öz ve en vurucu ifadesidir. İmanın ve bütün İslamî ilke ve düsturların temelidir. Bu yüce kelime, bir binanın sağlam temeli ya da bir ağacın sağlam kökleri gibidir. Nasıl ki temelsiz bir bina, köksüz bir ağaç ayakta duramazsa, kelime-yi tevhid veya şehadet olmadan İslam binası yahut İslam ağacı da ayakta kalamaz.

Kelime-yi tevhid ya da şehadete,“imanın özeti” anlamında “icmalî iman” denir. Bu imanın, altı iman esasını kapsayacak şekilde genişletilip her bir esasın izah edilmesine ise “tafsilî iman” denir.

İmanın altı şartının, yani tafsilî imanın sebep ve hikmetleriyle kavranmasına da “tahkikî iman” denir. Aranan, istenen ve efdal olan, tahkikî imandır. Bu imanın ilim, amel ve ihlasla desteklenip güçlendirilmesine “kemal-i iman” denir. Bu yolla imanın tasdik derecesinin kuvvetlenmesine de “sıdk ve ihsan mertebesi” denir.

Şüphesiz ki imanda sıdk ve ihsan mertebesi, diğer adıyla takva yahut muttaki olma hali, ancak kelime-yi tevhid ya da şehadetin sıhhatiyle elde edilir. Buna da “sahih iman” denir. Bu sahih iman ancak Kitap ve Sünnet’in bir bütün halinde anlaşılması ve yaşanmasıyla elde edilir. Bu ise Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabının anlayış ve yaşayış tarzıyla temin edilir. Bu konuya işaret eden şu ayetler üzerinde tefekkür etmek büyük önem arz etmektedir:

“Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah, onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara: 37.)

“Yolun doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra Resûlullah’a karşı çıkan ve müminlerin yolundan başkasını izleyen kimseyi saptığı yönde bırakırız ve onu cehenneme atarız. Orası varılacak ne kötü bir yerdir!” (Nisa: 115.)

“İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Sizi onun yolundan ayıracak başka yollara uymayın. (Azabından) korunmanız için Allah size böyle tavsiye etmiştir.” (En’am: 153.)

Esasen bu ayetlerin müstakil bir makalede ele alınması çok iyi olurdu. Şimdilik bu ayetler üzerinde düşünmeyi okuyucularımıza bırakıyoruz.

İşte bu ayetlerin tarif ettiği mananın tarih boyunca süregelen uygulamasına “ehl-i sünnet ve’l cemaat yolu” denmiştir. Bu yol İslam’ın kurtuluşa ulaştıran yoludur.

Bu yola yakın gibi görünen başka birçok yollar da vardır. Ama bu yollar asla ehl-i sünnet ve’l cemaat yoluna muadil yahut alternatif olamaz. Bunlara “bid’at ve dalalet fırkaları” denir. Ehl-i sünnet ve’l cemaat yoluna ise “fırka-yı naciye” yani kurtuluş fırkası / topluluğu denir.

Fırka-yı naciye her ne kadar yetmiş üç fırkadan birini teşkil etse de, oran ve kemiyet olarak Müslümanların büyük ekseriyetini (sevad-ı azamı) oluşturur.

Bu husus meşhur “Yetmiş üç fırka hadisi” ile sabit olup bunu başka bir yazıda ele alacağız.

Şimdi asıl meselemize dönelim:

İslam’ın temelini oluşturan kelime-yi tevhid veya kelime-yi şehadet, dikkat edilirse iki asıldan meydana gelir:

Birinci asıl “Lâ ilâhe illallah / Allah’tan başka ilah yoktur” ikinci asıl da Muhammeden Resulüllah / Muhammed Allah’ın Resulüdür” şeklindedir.

İman, bu iki aslın bir bütün olarak söylenmesine, dil ile ikrar, kalp ile tasdik edilmesine denir. Birinci asla “tevhid” ikinci asla da “nübüvvet” denir. Yani kelime-yi tevhid veya şehadet, “tevhid” ve“nübüvvet”in bir bütün oluşturup, birbirini takviye ve teyit etmesiyle anlam bulur.

2- TEVHİD VE NÜBÜVVETİN BÜTÜNLÜĞÜNÜN MANASI:

Tevhidle nübüvvetin bütünlüğü yahut da “Lâ ilâhe illallah” ile “Muhammeden Resulüllah”ın birlikte ifade ettiği yüce hakikat şudur:

1-“Lâ ilâhe illallah” gerçek manasını ancak “Muhammeden Resulüllah” ile bulur.

2- Buna göre “Muhammeden Resulüllah” olmadan ve bu manaya iman edilmeden, gerçek anlamda “Lâ ilâhe illallah” denmiş olamaz. Böyle bir iddia mesnetsiz ve delilsiz olur. Afakî kalır, hakikat ifade etmez. Sloganik bir ifadeden öteye geçemez.

Çünkü gerçekten “Allah’tan başka ilah yoktur” diyebilmek için, bunun“Muhammed Allah’ın Resulüdür” manası ve keyfiyetiyle delillendirilmesi gerekir.

Bu ise ancak vahiyle / nübüvvetle gelen ve Allah’ın zatını ve sıfatlarını anlatan delil ve burhanlarla olur.

Aksi takdirde, yani nübüvvet olmadan, tevhidin izahı, cılız aklın cılız omuzlarına yüklenir ki o da bu yükün altından kalkamaz.

Hele Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla ilgili tenzih durumlarını akıl asla tespit ve teyit edemez. Çünkü akıl, “zaman” ve “mekân” denen iki şart ve kayıt altındadır. Hâlbuki zaman ve mekân birer mahlûktur. Aklı kuşatan zaman ve mekân şartları, nasıl olur da zaman ve mekândan münezzeh olan Allah’ı (haşa) ihata edebilir? Bu elbette ki mümkün değildir. O halde Allah’ı tanımanın, gerçek anlamda “Lâ ilâhe illallah” diyebilmenin tek yolu, Allah Teâlâ’nın kendini tanıtmasıdır. Bunun yolu da vahiy, yani nübüvvettir. Nübüvvet ise “Muhammeden Resulüllah” cümlesiyle ifade olunur.

Netice şudur:

Gerçekten “Lâ ilâhe illallah” demek, ancak “Muhammeden Resulüllah” demekle ve bunu tasdik edip bu gerçeğe itaat etmekle mümkündür.

3- Hem “Muhammeden Resulüllah” demek, İslam’ı Resulüllahın uygulamasıyla anlamak ve yaşamak demektir. Bu ise Allah’ın binası olan İslam dininin bozulmadan kalması demektir. Dine bid’at ve reform gibi beşerî illetlerin sokulmaması, dinin saf ve sahih haliyle kalması demektir.

4- O halde din yani İslam,“tevhid”le “nübüvvet”in,“Lâ ilâhe illallah” ile “Muhammeden Resulüllah”ın bütünleşmesi, iman esaslarından amellere kadar dinî yapının tamamına yön ve şekil vermesi demektir. Bu iki aslın birbirinden ayrılması ise dinin parçalanması, ilahilik özelliğinin kalmaması anlamına gelir.

3- BİR DİNİ TAHRİF PROJESİ:

“Lâ İlâhe İllallah” ile “Muhammeden Resulüllah”ın Birbirinden Ayrılması Teşebbüsleri

Günümüzde İslam’ı parçalamak ve yıkmak için, çeşitli sloganlarla adeta peygambersiz bir din projesi planlanıp gündem edilmektedir.

“Dinde reform”, “modernizm”, “dinlerarası diyalog”, “tarihselcilik”, “tevhid-i edyan / dinlerin bir çatı altında birleştirilmesi” gibi şeytanî görüş ve projeler bunlardan bazılarıdır.

Bu sinsi projelerin hepsinin esası “Lâ ilâhe illallah”ın “Muhammeden Resulüllah”tan ayrılmasıdır.

-Bunlar İslam’ı yıkmak, bozmak, dejenere etmek için kasıtlı olarak planlanmış projelerdir.

-Bu, nübüvvetsiz yani Peygambersiz bir din anlayışı ihdas etmek demektir. Temeli akıl ve hevâ olan, modernist, yapay bir din oluşturma teşebbüsüdür.

-Bu tür yaklaşımlar dini vahiy kaynaklı olmaktan çıkarıp beşerileştirmek demektir.

-Bu maksatlı menfur planlamalar;

Hadis ve Sünnet’i dışlayıp İslam’ın içini boşaltmak,

Kuran’ı felsefî ve aklî yorumlarla saptırmaya müsait hale getirmek,

İslam’ın dışında da kurtuluşun mümkün olabileceğine dair bir küfür telakkisini hâkim kılmak içindir.

Keza özellikle dinlerarası diyalog adlı Vatikan kaynaklı küfür projesinde olduğu gibi, Yahudi ve Hıristiyanların da dinlerinin hak olduğu, bu dinlerin müntesiplerinin de kurtulabileceği intibaını yaymak içindir.

Elhasıl “Lâ ilâhe illallah” ile “Muhammeden Resulüllah”ı birbirinden ayırmak, Allah ile Resulünün arasını ayırmak, dini parçalamak ve yıkmak anlamına gelmektedir ki Allah, bu ayrımı yapanların küfre düşeceklerini, ebedî azaba uğrayacaklarını haber vermektedir:

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler, "Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız" diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, işte gerçek kâfirler bunlardır ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa: 150 - 151.)

4- “LÂ İLÂHE İLLALAH”IN İSLAM’IN İMAN VE AMEL MUHTEVASI İÇİNDEKİ YERİ VE KAPLAMI:

İslam’da öyle kavramlar vardır ki mana ve muhteva olarak İslam’ın ta kendisini, tamamını ifade eder; ama söz uzamasın diye tamamı söylenmez.

Mesela “Allah”,“Lâ ilâhe illallah”,“İman”, “İslam”,“nass” gibi.

Bunlardan kısaca bahsedelim.

a- Allah

Allah kelimesi mana ve muhteva olarak bütün İslam’ı anlatır. Bu kelime, eş anlamlısı olmayan ve Allah’ın doksan dokuz ismini ve tüm sıfatlarını içine alan, sadece Cenab-ı Hak için kullanılan bir özel isimdir. Manada olduğu gibi lafız da hep onu anlatır. Mesela Allah lafzının “elif”ini kaldırırsanız geriye “lehu” kalır,o da Allah demektir. “Lam”ı kaldırsanız geriye “hu” kalır ki zamir olarak “o” yani yine Allah demektir.

Müslüman olmayan bir kimseye “Allah’a dön!” dense, bu “Müslüman ol” demektir. Kötülüklere bulaşmış müminlere “Allah’a dön” demek ise “İslam’ın gereğini yap” demektir. Nitekim bu çerçevede şu ayetler üzerinde tefekkür etmeliyiz:

“Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz” derler.” (Bakara: 156.)

“Ey imanın huzuruna kavuşmuş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön.” (Fecr: 27 – 28.)

Yine bir Müslümana “Allah’tan kork” demek “İslam’ın kurallarına uy” demektir.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Buradan Allah kelimesinin bütün İslam’ı temsil ve ifade ettiğini anlıyoruz.

b- Lâ İlâhe İllallah

Lâ ilâhe illallah cümlesi de muhtevasında önce “Muhammeden Resulüllah”ı, sonra da bütün İslam’ı ve imanı ifade eder. Bu kelime asla nübüvvetten ayrı, müstakil manada düşünülemez.

Buna göre “Kim Lâ ilâhe illallah derse veya kimin son sözü Lâ ilâhe illallah olursa cennete girer” mealindeki hadisler, mana ve muhtevasına “Muhammeden Resulüllah”ı da alır. Zira Resule (s.a.v.) inanmayan zaten son nefeste Lâ ilâhe illallah diyemez.

Hem bu kelime bir zikir lafzıdır, ameldir. Ehl-i zikir,“Lâ ilâhe illallah” zikrini defalarca tekrar ettikten sonra, en sonunda “Muhammeden Resulüllah” der. Bunun manası, “Lâ ilâhe illallah” ifadesinin içinde “Muhammeden Resulüllah” da var demektir. Bu iki esası birbirinden ayırmak hiçbir müminin aklının ucundan bile geçmez. Bunları birbirinden ayırmak, hep söylüyoruz, dini parçalamaktır ki, bu tespit ayet-i kerimelerle sabittir.

c- İman

İman kelimesi de tüm İslam’ı, özellikle de İslam’ın tevhid akaidini ifade eder. Birçok ayet-i kerime “Ya eyyüllezine âmenû / Ey iman edenler” diye başlar. Bu ayetlerdeki iman kelimesi, tek başına bütün İslamiyet’i anlatır.

Bu iman, Kuran’da bazen sadece “Allah’a” ve “Resulüne” iman diye ifade edilir. Birçok ayette böyledir.

Bazen imanın birkaç şartı sayılır. Mesela Nisa Suresi 136. Ayette “Allah’a, Resulüne, Kitaba (Kuran’a) önceki indirilen kitaplara, meleklere, ahiret gününe iman”dan bahsedilir. Burada imanın altıncı şartı olan“kadere iman”, Allah’a imanın içindedir. Nitekim başka ayetlerde kaderden, Allah’ın takdirinden bahsedilir. Hem, Kuran ve Sünnet bütünlüğü çerçevesinde, Cibril Hadisinde Hz. Peygamber, Cebrail’in “İman nedir?” sorusuna cevap olarak amentüyü okumuş ve “ve bi’l kaderi” de diyerek kadere imanla beraber imanın altı esasını zikretmiştir.

Bakara Suresi 285. Ayette “Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine” denilerek, imanın dört esası zikredilmiştir. Burada zikredilmeyen “ahiret gününe iman” ve “kadere iman” (haşa) yok mu sayılacaktır? İmanın muhtevası ve kaplamı içinde elbette onlar da vardır.

Kuran, edebi mucize oluşunun bir gereği olarak az sözle çok mana ifade etmeyi esas aldığı için, hangi ayette hangi mana murad olunmuşsa sadece o zikredilir.

Kuran’da herhangi bir konu araştırılırken Kuran’ın tümüne bakılır. Buna o konunun kaplam alanı veya semantik alan denir. Tahrifatçıların yaptığı gibi bir ayet alınıp keyfine göre saptırılamaz. Bunu yapmak insanı Kuran’ı tahrife sürükler.

Bir örnek daha verelim:

Bakara: 62 ve Maide: 69. Ayetlerde iman “Allah’a iman” ve “ahiret gününe iman” diye anlatılır. Buna salih amel de ilave edilerek gerçek İslam’ın bütünü ifade edilir.

Ama ne yazık ki dinlerarası diyalog hezeyanına kapılanlar, Kuran’ın bu metodunu anlamazlıktan gelerek imanın şartlarını Yahudi ve Hıristiyanlar için Allah’a ve ahiret gününe iman olmak üzere ikiye indirmişlerdir.

İşte İslam’ı tahrif plan ve projeleri dediğimiz budur.

Hâlbuki bu ayetlerde imanın diğer şartları (meleklere, kitaplara, peygamberlere ve kadere iman) “Allah’a iman” kavramının içinde saklıdır. Fakat sapıklığı meslek edinmiş ardniyetliler bunu görmek istemezler. Onlar işlerine öyle geldiği için Kuran’ın bütününe ve Sünnete bakmaz, bazı ayetleri cımbızla çeker gibi alır, kendi hevâ ve heveslerine göre saptırırlar.

d- İslam:

Kuran’da İslam dini bazı ayetlerde aynı adla ve tek kelimeyle “İslam” kelimesiyle anlatılır. Örnek olarak şu ayetler gösterilebilir:

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır…” (Âl-i İmran: 19.)

“… Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim…”(Mâide: 3.)

Bazen de İslam’ın bütünü iki maddeyle anlatılır. Mesela Fussilet Suresi 30. Ayette şöyle buyurulur:

 “Rabbimiz Allah deyip sonra dosdoğru gidenler...”

Bu ayet muttaki müminlerin son nefesteki durumlarını anlatır. Ama “Rabbimiz Allah” ifadesiyle tüm iman esaslarını “sonra doğru yolda gidenler” ifadesiyle de tüm İslam’ı anlatmış olmaktadır.

Yine Âl-i İmran Suresi 110. Ayette ümmet-i Muhammed anlatılırken onuniki vasfına dikkat çekilir:

“Emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker yapmak ve Allah’a inanmak.”

Burada “Allah’a inanmak” tüm iman esaslarını,“marufu (iyiliği) emredip münkeri (kötülüğü) men etmek” de İslam’daki tüm amelleri sembolize eder. İkisi birden ümmetin gerçek İslam anlayışını anlatır. Böyle çok örnekler verilebilir.

e- Nass:

Yine İslam âlimlerinin gerek akaid ve gerekse fıkıh terimi olarak kullandıkları nass kavramı da Kitap ve Sünnet’i ifade etmektedir.Yani genel anlamda bu kavram da İslam’ın tamamını anlatır.

SONUÇ:

Tüm bu deliller göstermektedir ki İslam Kitap ve Sünnet’le bir bütündür. Asla bölünemez, parçalanamaz.

Keza Kitap ve Sünnet’ten kaynaklanan İcma ve Kıyas da İslam’ın ana delilleri arasındadır. Bunlara bir bütün olarak “edille-yi şeriyye” ya da“edille-yi erbaa” denir.

Gerçek ve sahih İslam bu delillere istinat eder.

Dinin temeli “Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resulüllah”tır.

Kim bunları birbirinden ayırır da kendi kafasına göre bir din vaz’etmeye kalkarsa o tahrifatçıdır, sapkın bir yoldadır, şeytanın askerlerindendir. Kendini ve kendine tâbi olanları helake, ebedi azaba sürüklemektedir.

Allah’tan imanımızın muhafazasını isteyelim ve ayet olarak gelen şu duayı çok ama çok okuyalım:

“Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç şüphesiz, lütfu en bol olan yalnız sensin.” (Âl-i İmran: 8.)

 

 

Yorumlar