996 Defa Okundu

Bir insanın en önemli meselesi, hayat imtihanını kazanması, son nefeste imanını kurtararak ebedî kurtuluşa ermesidir. Çünkü bunun aksi, ebedî felaket ve azaba duçar olmaktır. Bu sebeple insan için bundan daha ciddi, daha önemli bir mesele yoktur. Peki,bu ebedî kurtuluş nasıl gerçekleşir?

Özetin özeti bir formül şeklinde ifade edecek olursak, ebedî kurtuluş “İman”, “İlim”,“Amel” ve “İhlâs”la olur diyebiliriz. Bu dört unsur bir insanın kurtuluşu için olmazsa olmaz şartlardır.

Ama unutmayalım ki bu şartlar, kurtuluş için sadece birer vesiledir. Çünkü kurtuluş ancak Allah’ın lütfuyla gerçekleşir. Sayılan bu meziyetleri kazanmak ve onları hal edinmek bile bize Allah’ın lütfudur.

“İman” mahiyeti itibariyle “vehbî”dir. Yani Allah’ın bize bir lütfu keremidir. Esasen bütün insanların kalbinde iman edecek kuvve ve vasıf, bir tohum misali mevcuttur. Bu büyük gerçek kelam ilminde “fıtrat delili” diye anlatılır. Ne var ki inanmayanlar, fıtratlarına muhalefet ederek bu ebedî kurtuluş nüvesini törpülemek yahut söndürmek yoluna gitmişlerdir. Bundan dolayı da iman nimetinden mahrum olmuşlardır. Buradan Allah’ın rahmetinin en büyük mazhariyet olduğunu anlıyoruz.

“İlim”, Âlim olan Allah’tan bir nasiptir. Ne kadar âlim olursa olsun, her insanın ilmi sınırlıdır ve de İmam Gazali’nin ifadesiyle ilim ve akıl, vehimlerden ve zanlardan kurtulamaz.

“Amel” kulun kesb denilen tercihinden sonra Allah’ın yarattığı bir kurtuluş sebebidir. Ancak amel mutlaka ilimle bütünleşmelidir.

“İhlâs” da yine kulun kesbiyle Allah’ın ona samimi niyet ve kendi rızasını arama istidadı vermesidir. İşte bu dört önemli haslet kurtuluşu hazırlayan şartlar yahut vesilelerdir. Bunların kazanılması Allah’ın lütfu ile olduğu gibi, kurtuluşa vesile olmaları da yine Allah’ın lütfuyladır.

Kurtuluşun neden lütfu ilahi olduğunu şöyle açabiliriz:

1- Kurtuluşun ana sebebi olan gerçek iman; bidat, nifak, itikadî zafiyet ve bozukluk gibi birçok tehlikelere maruz kalabilir. İmanı bu tehlikelerden kurtarmak yine Allah’ın lütfuyladır.

2- İlim yukarıda belirttiğimiz gibi bazen zan ve vehimlerle karışır, her zaman hakikati yakalayamaz. Bu meyanda fayda veren ilim ancak “Marifetullah” denen Allah’ı bilme ilmi ve kişiye kulluk mükellefiyetlerini öğreten farz-ı ayın olan ilimlerdir. Keza uçsuz bucaksız kâinat da, Allah’ın emri ve yol göstermesiyle sınırsız bir tefekkür malzemesi olarak önümüzde durmaktadır. Bütün bunlara rağmen kişi ilmiyle kibirlenmemeli, ilmini başkalarına karşı bir üstünlük vasıtası olarak kullanmamalıdır. İlme tevazu eşlik etmeli, niyet ve kasıt sadece Allah rızası olmalıdır.

3- Amel ise riya, kibir, ucub, gaflet gibi tehlikelerden kurtulamaz. Hem sınırlı amel ile sonsuz bir hayatın, sonsuz bir mükâfatın kazanılamayacağı da açıktır.  Ancak ilim gibi amel de kurtuluş yolunda sadece bir vesiledir.

Amelin yukarıda sayılan riya, kibir, ucub, gaflet gibi afet ve tehlikelerden kurtulabilmesi için, mutlaka ihlâsla bütünleşmesi gerekir. Yani amel sırf ve sadece Allah rızası için yapılmalıdır. Bu haliyle bile amel bir vesiledir; ancak diğer unsurlarla bir araya geldiğinde Allah’ın rahmetini celbeder ve kurtuluşa vesile olurlar.

İnsan için cennet yahut ebedî saadet, mahdut ömrün ve bu ömrün içindeki az ve de hatalı amellerin sonucu değildir, olamaz. Çünkü bu kadar cüz’i ve kusurlu bir amel, ebedî saadeti hak ettiremez. O halde ebedî saadet, kişiye imanı, ilmi, ameli ve ihlâsı sebebiyle Allah’ın bir lütfu inayetidir.

Bu konuyla ilgili bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

“Adamın biri yetmiş yıl Allah’a ibadet etti. Duasında hep şöyle diyordu: ‘Allah’ım! Bana yaptığım amellerimin karşılığını ver!' Bu adam öldükten sonra cennete girdi ve yetmiş yıl sonra 'Yaptığı amellerinin karşılığı bitti.' denilerek cennetten çıkması istendi. Adam tam bir yıkıma uğradı. Dünyada iken yaptığı en güvenilir vesilelere baktı, Allah’a karşı yapılan duadan daha sağlamını bulamadı. Bunun üzerine ‘Allah’ım! Ben dünyada iken senin kusurları bağışlayan olduğunu, senden duydum; ne olur bugün benim kusurumu bağışla!’ diye yalvarmaya başladı ve cennette kalmasına izin verildi.” (Beyhakî, Şuabu’l-iman, h. no: 1121)

Hem İslam’da şöyle bir esas vardır: “Cennet Allah’ın lütfunun, cehennem ise Allah’ın adaletinin sonucudur.”

Cennetin bir lütuf olduğunu yukarıdaki hadis-i şeriften anlıyoruz, peki cehennem neden adalettir?

Allah Kuran-ı Kerim’de hiç kimseye zerre kadar zulmedilmeyeceğini, herkesin kendi yaptığının karşılığını alacağını haber veriyor:

“Artık bugün hiç kimseye hiçbir şekilde zulmedilmez. Siz ancak yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını bulursunuz.” (Yasin: 54; Ayrıca bak: Yunus: 44, 47, Rum: 9, Nisa: 40, Kaf: 29, İsra: 71, Fussilet: 46, Mü’min: 31, Zuhruf: 76…)

Peki, kâfirlere neden ebedî azap var? Şundan:

Küfre giden kişi niyetinde bu küfrü ebedileştirir. Kendisine milyon yıl, hatta sonsuz bir ömür verilse, küfrünü ısrarla sürdürmek niyetindedir. İşte Allah onun bu kesin niyetini amel gibi (en büyük masiyet olarak) değerlendirmeye alır ve o kişi ebedî azaba gider. Kuran-ı Kerim’de küfre gidenlerin ebediyen azapta kalacaklarına, asla kurtulamayacaklarına dair pek çok ayet olduğu bilinmektedir. Bu da mutlak adaletin gereğidir. Zira küfür öyle bir masiyettir ki,bütün âlemi yakıp yıkıp tahrip etmek gibidir. Allah’ın mutlak hâkimiyetine bir başkaldırıdır. Bütün mahlûkatın ibadeti, zikri ve imanıyla alay etmektir. Yani âlemde küfürden daha büyük bir kötülük ve cinayet düşünülemez.

İşte bundandır ki küfrün bir çeşidi olan şirk hali de, Kuran’da semadan düşüp parçalanan bir kimsenin haline benzetilmiştir. (Bak: Hac: 31.)

4- Müminin ebedî saadeti kazanması da yine samimi niyeti iledir. Mümin şöyle inanır: Ömrü sonsuz bile olsa o bütün ömrünü Allah’a iman ve ibadetle geçirecek… Bunda kararlıdır. Allah da müminin bu samimi niyetini aynen amel gibi değerlendirir ve onu lütfuyla cennetine koyar.

5- Özetlemek gerekirse, kişi Allah’ın istediği, Allah Resulünün haber verdiği gibi inanacak… Sahih ve noksansız bir imana sahip olacak…

Dünyada ve son nefeste imanının kaybolma tehlikesini hep kalbinde hissedecek, korkacak ve bu korkuyla yaşayacak…

İlim sahibi olacak, faydalı ilim tahsil edecek, ilmiyle amel edecek, amelinde sırf Allah rızasını (ihlâsı) kastedecek…

Ama -burası çok çok önemli- ilmine de ameline de asla güvenmeyecek… Allah’a, Allah’ın lütfuna ve keremine güvenecek… Allah da ona zannettiği gibi tecelli edip, onu kurtuluşa erdirecek…

İşte kurtuluşun yolu budur. Buradan anlaşılmaktadır ki insan zanla, boş temennilerle, vehimlerle, kuruntularla kurtuluşu beklerse ahirette sukûtu hayale uğrar, perişan olur.

Cenab-ı Hak bu büyük tehlikeye karşı, yani çalışmadan, gayret etmeden, samimiyetsizce, kurtuluşu garantiymiş gibi düşünenlere hitaben ikaz mahiyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Allah’ın vâdi elbette gerçektir, öyleyse sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o çok hilekâr şeytan da Allah’ın kerem ve merhametini ileri sürerek sizi kandırmasın.” (Fâtır: 5)

Mealen aktardığımız bu ayet-i kerime bizi yeterince ikaz etmiyor mu?

Bizi Allah lütfuyla affedecek; dünyada felaketlerden, son nefeste de sû-i hatemeden (imansız ölmekten) kurtaracak.

Ne kadar âbid ve muttakî olursa olsun, Allah’ın lütfu, keremi, rahmeti olmadan hiç kimse kurtulamaz:

“Ya Allah’ın size bol lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu.)?” (Nur: 10.)

“Ya üzerinizde Allah’ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, bir de Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)?”(Nur: 20.)

Allah Resulü (s.a.v.) bir hadislerinde şöyle buyurdular:

“Hiç kimse kendi ameliyle cennete girmez.”

“Sen de mi ya Resulallah!” dediklerinde de şöyle cevap verdi:

“Evet, ben de; meğerki Rabbim beni rahmetinin kucağına almış olsun.” (Buharî, Rikak,18; Müslim, Münafikîn, 71-73.)

Sonuç:

O halde kişi daima Allah’ın lütfuna güvenmeli ama kurtuluş sebebi olan “sahih iman”, “faydalı ilim”, “salih amel” ve “ihlâs”a da sımsıkı sarılmalıdır.

Kurtuluşun son bir teminatı da “korku ve ümit dengesi”dir.

Bunun anlamı şudur:

Kişi Allah’ın lütfuna güvenerek gayreti, kulluğu bırakmayacak; boş temennilere kapılmayacak… Bütün gücünü kullanacak, ama ameli gözünde bir hiç mesabesinde olacak… Zikrini ve tevbesini arttıracak, kendini hep hatalı ve kusurlu kabul edip zemmedecek, sabah akşam hep Allah’ın lütfunu dileyecek... Öte yandan Allah’tan hakkıyla korkacak, acaba kaybeder miyim korku ve endişesini yaşayacak… İşte iman, ilim, amel ve ihlâstan sonra bu korku ve ümit dengesi kişinin kurtuluşuna vesile olacak… Tüm bu vesileleri kurtuluşa çevirecek olan ise Allah’ın lütfu keremidir.

Şu ayet-i kerimenin mesajına can u gönülden teslim olup gayret edelim:

“… Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Zümer: 53.)

Yorumlar