11156 Defa Okundu

“Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı hep eğlenerek dinliyorlar.” (Enbiya: 2.)

Bir evvelki yazımızda M. Öztürk’ün Kuran’ın Hz. Peygambere mana olarak indiği, onu kitap formuna sokanın Hz. Peygamber olduğu yönündeki iddiasını gündem etmiş ve cevaplandırmıştık.

Kuran, lafzı ve manasıyla Allah’ın kitabıdır. Bu gerçeğe ters düşen batıl ve sapkın yaklaşımlar, Kuran’a çarpık ve şaşı bakmanın sonucudur.

Bu yazımızda konuya dair Akaid kitaplarımızda yer alan bilgilerden bazı bölümlere yer vereceğiz.

I- NÛREDDİN ES- SÂBÛNÎ, MÂTURUDİYYE AKAİDİ

Bu eserde İslam âlimlerinin detaylarda bazı farklı izahlarda bulunmuş olsalar da, Allah’ın kelamının tek bir mana olduğu ve tek bir hakikatinin mevcut bulunduğu hususunda hemfikir olduklarını beyandan sonra şöyle denmektedir:

“…“Kuran” lafzına gelince: Bu kelime bazen “okunan” şeye, bazen “okuma”ya, bazen de “yazılan”a isim olur. Binaenaleyh “Kuran” lafzı “okunan”a delalet edecek bir karine ile kullanıldığı zaman, kadim ve gayri mahlûk olur. “Kuran Allahu Teâlâ’nın kelamı olup gayrı mahlûktur” sözümüzde olduğu gibi…” [1]

Gerek bu eserde, gerekse diğer akaid eserlerinde İslam âlimleri, Allah’ın kelamının aslını “kelam-ı nefsî” diye tanımlamışlardır. Kuran’ın lafzı demek olan harf ve kelime örgüsünün Allah tarafından belirlendiğini ve fakat onun ses, kâğıt ve yazı malzemelerinin “hâdis” yani “sonradan olma” olduğunu, bununla birlikte bunların “kelam-ı nefsî”ye delil teşkil ettiğini, dolayısıyla da lafız ve mananın ikisine birden “Kelamullah” dendiğini anlatmışlardır.

Yani Resul (s.a.v.), kendisine vahyedilen Kuran ayetlerini, onlara hiçbir müdahalede bulunmadan, aynen oldukları gibi vahiy kâtiplerine yazdırmış ve insanlara tebliğ etmiştir.

Yine aynı kaynakta -Mâturudiyye Akaidinde- “kelam-ı nefsî”nin işitilemeyeceği, ama Kuran’ın lafız olarak okunup yazılmasının kelam-ı nefsîye delil teşkil edeceği konusunda şöyle denmektedir:

“Ebu İshak el- Esferâyînî ile onun görüşünde olanlar, şanı yüce Allahu Teâlâ’nın kelamının asla işitilemeyeceğini söylemişlerdir. Hidayet rehberi ve ehl-i sünnetin reisi Ebu Mansur’un tercihi de budur. Buna göre Cenâb-ı Hak “…Ta ki Allah’ın kelamını işitsin” mealindeki ayet-i kerimesiyle “…Ta ki Allah’ın kelamına delalet eden şeyi işitsin” manasını kast etmiştir…

Bu âlimlere göre Musa (a.s.) Allahu Teâlâ’nın kelamına delalet eden bir ses işitmiştir. Şu kadar ki, arada kitap ve melek vasıtası olmadığından, Hz. Musa “Kelimullah / Allah’ın kendisiyle konuştuğu kimse” diye anılmıştır…” (s: 89 -90.)

II- İMAM ÂZAM, FIKH-I EKBER, ALİYYÜ’L KÂRÎ ŞERHİ

Bu eserde Kuran’ın lafız ve mana bütünlüğünden meydana geldiğine şu satırlarla işaret edilir:

“Kuran-ı Kerim Mushaflarda yazılıdır, kalplerde mahfuzdur, lisanlarda okunan kelamdır. Burada Kuran’dan maksat, Allahu Teâlâ’nın “kelam-ı nefsî”sidir. Mushaflarda yazılan, kalplerde mahfuz bulunan ve lisanlarda okunan kelam, bu nefsî kelama delalet eder…

Kuran-ı Kerim Hz. Peygambere muhtelif durumlarda, muhtelif şekillerde, tek ve mürekkep harfler vasıtasıyla indirilmiştir. Buna işaret eden Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Rablerinden kendilerine gelen ihtarı hep eğlenerek dinliyorlar.” (Enbiya: 2.)

Burada “muhdes” kelimesinden maksat, Kuran ayetlerinin indirilmesidir. Allah’ın nefsî kelamı intikalden münezzehtir. (Bizim Kuran’ı telaffuz edişimiz yaratılmıştır. Kuran’ı yazmamız ve onu okumamız da yaratılmıştır. Allah’ın kelam-ı nefsîsi olan Kuran, Allah kelamıdır, yaratılmış değildir.” [2]

Yine aynı eserde şöyle denmektedir:

“İmam Azam “el – Vasiyye” adlı eserinde şöyle diyor:

“Kuran-ı Kerim’in, Allah’ın kelamı, sıfatı, vahyi ve onun indirmesi olduğunu, zatının ne aynı ne de gayrı olduğunu ikrar ederiz. Belki Kuran-ı Kerim gerçekten Mushaflarda yazılan, lisanlarda okunan, kalplerde mahfuz bulunan, fakat buralara hulûl etmeyen bir sıfatıdır. Harfler, harekeler, kâğıt, yazı, bunların hepsi yaratılmıştır. Çünkü bunlar kulların işleridir. Allah’ın kelamı ise yaratılmış değildir. Çünkü yazı, harfler, kelimeler ve ayetlerin hepsi, kulların ihtiyacına binaen Kuran okumaya birer alettir. Allah’ın kelamı ise kendi zatıyla kaimdir. Ancak Allah’ın kelamının manası bu ayetler vasıtasıyla anlaşılır. “Allah’ın kelamı yaratılmıştır” diyen kimse kâfiri billâhtır. Allahu Teâlâ mabuddur, yani kendisine ibadet edilendir. Allah’ın kelamı ise okunur, yazılır, Allah’ın zatından ayrılmadan ezberlenir.

Fahru’l İslam demiştir ki, İmam Ebu Yusuf’un şöyle dediği sahih rivayetle sabittir:

Kuran’ın yaratılması meselesinde İmam Azam Ebu Hanife ile münazara ettim, sonunda ikimizin görüşü şu noktada birleşti: “Kuran’ın yaratılmış olduğuna hükmeden kâfirdir.”

Bu söz İmam Muhammed’den de sahih bir rivayet olarak sabit olmuştur. İlim adamları Kelamullah konusunda ancak şöyle söylenebileceğini zikretmişlerdir: “Kuran Allah’ın kelamıdır, yaratılmış değildir.” (s: 51.)

III- TAHÂVÎ AKAİDİ

Aynı konuda, Kuran-ı Kerim’in lafız ve mana bütünlüğü konusunda bu eserde de şu malumat verilmektedir:

“Şüphesiz Kuran Allah’ın kelamıdır, ondan söz olarak keyfiyetsiz sadır olmuş, elçisine vahiy olarak indirilmiştir. Müminler de onu böylece hak olarak tasdik ederek, onun gerçekten Allahu Teâlâ’nın kelamı olduğuna ve mahlûkatın kelamı gibi yaratılmış olmadığına yakînen iman etmişlerdir. Onu işitip de onun beşer sözü olduğunu iddia eden, kesinlikle küfre girer. Allahu Teâlâ bu kimseyi kınamış, ayıplamış ve şöyle buyurarak sekar / cehennemle tehdit etmiştir: “Onu çok yakında sekara sokacağım” Allah’ın “Bu ancak bir beşer sözüdür” diyen kimseyi sekarla tehdit etmesinden anlıyor ve yakînen inanıyoruz ki, Kuran, beşerin yaratıcısının sözüdür, hiçbir şekilde beşerin sözüne benzemez.” [3]

IV- PEZDEVÎ, EHL-İ SÜNNET AKAİDİ

Bu eserde de şöyle denmektedir:

“Ehl-i sünnet ve’l cemaatin “kelam” meselesindeki inancı şudur: Allahu Teâlâ mütekellimdir, konuşandır. O, bütün sıfatlarıyla olduğu gibi, kelamıyla da kadimdir. Kelamı yaratılmamıştır ve sonradan meydana gelmemiştir.” [4]

“Ha, Mim. Açıklayıcı Kuran hakkı için, gerçekten biz onu mübarek bir gecede indirdik.” (Duhan: 1 – 3.)

Burada kitap “münzel” (indirilen) olarak belirtiliyor. Kitap bu manzumun ismidir. Zira kitap “yazılmış olan”ın adıdır. Manzum da yazılmış olandır. Bu “manzum”un “inzal”e delalet etmesi sebebiyle, Allah’ın kelamına “inzal” adı verilebilir.”  (s: 101.)

V- A. Z. GÜMÜŞHANEVÎ, EHL-İ SÜNNET İTİKADI

Bu eserde Allah’ın kelam sıfatının izahında şu ifadelere yer verilir:

“Kelam, ahkâma taalluk eder, bu ezelî sıfattır. Harf ve sesten meydana gelmediği gibi, susmaktan ve kelama mani hallere maruz kalmaktan da uzaktır.

Allahu Teâlâ’nın emri, nehyi, vaad ve vaidi, zatı ile kaim olan ezelî kelamın tecellisi iledir ki, bu da mu’ciz kitabı Kuran-ı Kerim ile tezahür etmektedir. Onun kelamı mahlûkatın kelamına benzemez. Allahın kelamı hava titreşimlerinden veya zerrelerinin çarpışmasından meydana gelen bir ses olmadığı gibi, dudakların açılıp kapanması veya dilin hareket etmesiyle husule gelen bir harf de değildir.

Allah’ın kelamı yokluk, susmak, ba’ziyet, takdim, tehir, ayrılmak, hulûl, intikal ve evraka muhtaç olmak gibi şeylerden beridir.” [5]

VI- İMAM GAZÂLÎ, EL- İKTİSÂD Fİ’L İ’TİKÂD

Gazali bu eserinde diğer kaynaklarda “kelam-ı kadim”, “kelam-ı nefsî” gibi tabirlerle anlatılan manayı açıklamak için “gönül kelamı” diye bir kavrama yer verir ve şöyle der:

“Biz insanın iki itibarla mütekellim olduğunu söylüyoruz: Biri ses ve harf itibariyledir. Diğeri de ses ve harf olmayan gönül kelamı itibariyledir.

Gönül kelamı olgunluk olduğu ve sonradan olmaya delalet etmediği için Allah hakkında imkânsız değildir. Bizim ispat ettiğimiz kelam da zaten gönül kelamıdır.

… Gönül kelamını insan hakkında inkâra mecal yoktur. Mesela insan “Dün gönlümden bir söz geçirdim” der. Yine “Falancının gönlünde söylemek istediği bir söz vardır” denilir.” [6]

Gazali bu sözleriyle insan üzerinden bir misal vermekte ve sözün aslının “gönül kelamı” olduğunu ortaya koymaktadır. Ardından da konuyu Allah’ın kelamındaki lafız ve mana bütünlüğüne taşıyarak meseleyi şu şekilde izah etmektedir:

“Kelamın Allah hakkında sabit olması imkânsız değil, bilakis gereklidir. “Kadim kelam” lafzıyla kastedilen mana da budur.

Harflere gelince: Bunlar sonradan meydana gelmiş olup kelama delalet eden nesnelerdir.  Her ne kadar delaleti zati olsa da, “delil”, “delalet edilen şey”den ayrıdır ve onun sıfatıyla vasıflanmış sayılmaz. Mesela âlem gibi. Zira o sonradan meydana gelmiştir, ama kadim yaratıcıya delalet eder.

Delilin delaleti zati olunca, hâdis (sonradan yaratılmış olan) harflerin kadim sıfatı delaleti neden imkânsız olsun?” (s: 111 – 112.)

Gazali bu cümleleriyle Kuran’ın lafzını oluşturan harf, ses ve kelimelerin, “kadim” olan “kelam-ı nefsî”ye delil teşkil ettiğini ortaya koymaktadır. Tıpkı yaratılmış olan âlemin / kâinatın Allah’ın varlığına ve birliğine delil teşkil etmesi gibi.

Burada bir incelik vardır, o da şudur:

Kuran lafzının kelam-ı nefsîye delalet edebilmesi için, o lafzın, yani harf, kelime ve cümle / ayet örgüsünün, beşer tarafından değil, Allah tarafından ortaya konmuş olması bir zarurettir. Çünkü kadim olan kelama işaret edebilecek lafız, ancak Allah tarafından vahiy yoluyla bildirilebilir. Meselenin nirengi noktası burasıdır.

Gazali kelam-ı kadimin Mushafla olan ilişkisini de şöyle izah eder:

“Allah’ın kelamı Mushaflarda yazılıdır, gönüllerde saklanmıştır, dillerde okunur. Kâğıt, mürekkep, yazı, harf ve seslere gelince: Bunların hepsi de sonradan meydana gelmişlerdir. Çünkü onlar cisim ve cisimlerdeki arazlardır.

Allah’ın kadim olan kelam sıfatının Mushaf’ta olduğunu söylemek, kadimin zatının da Mushaf’ta olmasını gerektirmez. Nitekim ateşin kitapta yazılı olduğunu söylediğimiz zaman, ateşin zatının da kitapta olması icap etmez. Eğer öyle olsaydı kitap yanardı. Ve yine ateşin zatı, “ateş” diyen adamın dilinde olsaydı, adamın dili yanardı.

Ateş sıcak bir cisimdir. Belki harflerden meydana gelen ses, bu cisme delalet eder. Yakıcı sıcaklık delaletin kendisi değil, ateş lafzının delalet ettiği cismin zatıdır.

İşte Allah’ın zatıyla kaim olan kelam sıfatı da “delalet edilen”dir. Delilin zatı değildir. Harfler ise bu ezelî kelama delalet eden birer delil oldukları için, şeriat onlara saygı gösterilmesini gerekli kılmıştır.” ( s: 114 – 115.)

Bu ifadelerden anlıyoruz ki, Kuran’ın yazılı olduğu Mushaf’a saygı gösterilmesi ve ona da “Allah’ın Kitabı” denmesi, kelamın aslına hürmetten kaynaklanmaktadır. İşte bunun için Kuran’a temiz olanlardan başkasının el süremeyeceği ayetle bildirilmiştir:

“Şüphesiz o, değeri çok yüce Kur’an’dır. (Aslı) korunmuş bir kitaptadır.  Ona ancak tertemiz olanlar dokunabilir. O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.” ( Vakıa: 77 – 80.)

NETİCE

Akaid kaynaklarımızdan aktardığımız bu malumattan da anlaşılacağı üzere, “Allah’ın kelamı”ndan asıl maksat, Onun zatıyla kaim kelam sıfatının gereği olan “kelam-ı nefsî”sidir. Kuran’ın lafız, yani harf, kelime ve ses gibi unsurları, kadim olan bu kelam-ı nefsîye delil teşkil eder. İşte “Kuran” bu mana ve lafız bütünlüğüne denir.

Kuran’ın lafzının Allah’tan olmadığını iddia eden bir kişi, ondaki bu bütünlüğü yıkmış, dolayısıyla Allah’ın kelamını inkâr etmiş olur.

Allah’ın kelamının Allah’tan başkasına izafe edilmesi ise, yukarıdaki bütün eserlerin izahlarında ifade edildiği gibi ittifakla küfür sayılmıştır. 

Bu gerçekler ortadayken Mustafa Öztürk’ün “Kuran’ın sadece mana olarak indirildiği, lafzının Hz. Peygambere ait olduğu” iddiasının hiçbir temele dayanmadığı açıktır. Onun düşmüş olduğu manevi badire, itikadî savrulma da yine apaçık ortadadır.

Doğrusu bu acıklı hale üzülmemek mümkün değildir. Çünkü bu şahsın kendine yaptığı kötülüğün haddi hesabı olmadığı gibi, insanlara, topluma, milli ve manevi bünyeye verdiği zararın boyutlarını tespit edebilmek de imkân dâhilinde değildir.

Yazımıza, görünüşte ilim yoluna girdiği halde, itikadî zafiyet ve fikrî tutarsızlıkları sebebiyle Allah’ın zikri olan Kuran’a ters düşen bu kişinin şahsında ortaya çıkan manzarayı anlatan şu ayetle son verelim:

“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.” (Zuhruf: 36.)

[1] Nûreddin es-Sâbûnî, Mâturudiyye Akaidi, Tercüme: Bekir Topaloğlu, D.İ.B. Yayınları, s: 87.

 

[2] İmam Âzam, Fıkh-ı Ekber, Aliyyü’l Kârî Şerhi, Tercüme: Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2009, s: 49 -50.

 

[3] İmam Ebû Ca’fer et-Tahâvî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Muhtasar Tahâvî Akidesi Şerhi, Ebubekir Sifil, Rıhle Kitap, İstanbul, 2017, s: 119.

 

[4] Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Tercüme: Şerafeddin Gölcük, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 2013, s: 91.

 

[5] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı (Câmiu’l-Mütûn Tercümesi), Tercüme Edenler: Abdülkadir Kabakçı, Fuad Günel, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1996, s: 55- 56.

 

[6] İmam Gazâlî, El- İktisâd fi’l İ’tikâd / İtikatta Sözün Özü, Tercüme: Ömer Dönmez, Hisar Yayınevi, İstanbul, s: 109.

 

Yorumlar