4116 Defa Okundu

“Kur’ân ‘din kültürü ve ahlak bilgisi’ kitabı değildir” dediğimde şaşırdı. “Nasıl yani?” diyen o sorgulayan sessizliğin tadını çıkardım bir süre. “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” kitapları, dinin bilgisini anlatır; dinin kendisini değil” diye açıkladım. Su bardağını uzattım. Susamıştı. Suyu elinde bekletmesini, hemen içmemesini rica ettim. “Bir şeyin bilgisi ile kendisini karıştırıyoruz çoğu kez!” diye hatırlattım. “Şimdi sana suyun bilgisini-moleküler özelliğini, biyolojik anlamını, edebiyatta metafor olarak kullanımını, politik değerini vs.-anlatsam suyun kendisi olur mu? Yani, suyun bilgisi suyu içmenin yerine geçer mi? Susuzluğunu giderir mi?” “Hayır!” dediği gözlerinden belliydi. Suyunu içmesini bekledim. “İzninle, şunu da hatırlatayım. Susayan birinin suyla karşılaşması amatör bir karşılaşmadır. Suyun profesyonelleri de susadığında acemi ve amatördürler.”

 Kur’ân, tam da bu yüzden, profesyonelleri muhatap seçmiyor. “Ey müftüler…” “Ey din görevlileri…” “Ey ilahiyat mezunları...” “Ey doçentler…” türünden hitapları yoktur. “Meslek dersi” vermez. “Ey insan…” der Kur’ân. “Ey Âdem’in oğulları/kızları…” der. “Ey iman etmekte olanlar…” der.

 İnsan da, Âdemoğlu da, iman etmeyi bir çaba olarak sürdürenler de acemidir, amatördür. Söz ile aramızdaki ilişki, susayan ve su arasındaki ilişki gibi özünde bir ihtiyaç ilişkisidir. Ve her türlü ihtiyaç bir kereliğine gerçekleşir. Acıkan da susayan da o ihtiyaçlı halini biricik an olarak yaşar; asla tekrarı olmaz, asla usta işi değildir.

 Birisi ağzını açtığında anlaşılmak için açar. Kimse anlamsız konuşmak istemez. Kimse sözünün anlama değer görülmemesine razı olmaz. Boş yere nefes tüketmek istemez. Âlemlerin Rabbi niye kendi Söz’ünü anlaşılmaya değer görmüyor olsun! Neden konuşurken, ancak bazı uzmanların anlayabileceği şeyler söylemeyi tercih etsin! Nasıl olur da bunca emek verdiği varlığa, varlığı anlamlandırmak için muhatap seçtiği saf insana, kalın bürokratik bir perdeden sesleniyor olsun! Neden benimle konuşan öncelikle ‘seni anlıyorum!’ diye sıcak bir mesaj göndermek yerine, uzak köşelerde, ağır makalelerde, akademik çevrelerde zoraki tartışılan karmaşık şeyleri söylemeyi tercih etsin! Dudağıma indirdiği su bunca berrak, bu kadar kolay erişilebilir iken, dimağıma indirdiği Söz niye bu kadar bulanık ve erişilmez olsun!

 Profesyonellerin profesyonelce işlerini saygıyla selamlayarak, biz amatörlere şunu hatırlatmak isterim: “Allah’ın sözünün hakkını vermeden Allah’la tanışmaya gitmeyin!” İrkiliyorlar. “Korkmayın,” diyorum, “Allah bizi konuşmaya değer gördüğüne göre, sonsuzca bir sohbet halkası açmıştır. Halkaya bizi de dâhil eder elbette. Yokluktan seçip de buraya koymadı mı bizi? Unutulmuşluktan sıyırıp da başköşeye oturtmadı mı bizi?

 Ne var ki, “Sen Kur’ân’ı anlayamazsın!” uyarısı, bir kırbaç gibi indiriliyor yorgun kalbimize. Ne kadar öbür türlüsünü düşünsek de o derin kırbaç sesi şaklamaya devam ediyor bilincin derinliklerinde. “Zaten tecvidin de yok; hepten Allah’ı yanlış anlarsın!” “Mahrecin düzgün değil; sen okurken, anlam değişir, günaha girersin, şirke düşersin, cehennemde kendine yer hazırlarsın!” İnsaf edin, “Ey insan…” diye hitap ederken, yanılan yanımıza, unutan tarafımıza seslenen Allah, neden bizi profesyonellerin protokolüne tâbi tutsun!

Geçenlerde genç ve hayli heyecanlı bir okuyucum, uzun yıllar süren Kur’ân eğitiminin verdiği yetkiyle çıkıştı: “Siz kendi aklınıza göre yorumluyorsunuz Kur’ân’ı!” “Peki,” diye sordum, incitmeden, “sence benim kendi aklımdan başka sermayem var mı Kur’ân’ı yorumlamak için? Aklımı Kur’ân anlamada kullanmayacaksam, nerede kullanacağım?” Cevabı hemen yapıştırdı: “Ya yanlış anlarsanız?” “Öyle mi? Yani yanlış anlayabilir miyim Kur’ân’ı!” diye sordum. Sertçe bir cevap geldi: “Evet!” Hiç durmadı bir hadisi de dikti karşıma: “Her kim kendi reyi (görüşü) ile Kur’ân’ı tefsir ederse, kendine cehennemde yer hazırlasın!” (Bu arada, “her kim kendi reyi ile hadisi tefsir ederse…” diye bir polemik başlatabilirdim; sustum. Hâşâ, kendi görüşü ile Kur’ân’ı tefsir edenlerin başında bizzat bu sözün sahibi olduğu söylenen Hazreti Peygamber geliyor!) Ben sordum bu defa: “Çok iyi anlaştığın arkadaşların var mı etrafında?” “Var!” “Peki onlarla ilk tanıştığından beri çok iyi mi anlaşıyorsun? İlk başlarda seni yanlış anlamadılar mı? Ya da senin onları yanlış anladığın olmadı mı?” Sustu. Elbette ki olmuştu. Yanlış anlamayı ve yanlış anlaşılmayı göze almayanlar anlaşamazlar ki! “İzin ver,” dedim, “yanlış anlayarak da olsa, deneye yanıla tanışalım Kur’ân’la… Her insanla tanıştığım gibi..”

Ne yazık ki, su gibi ihtiyacımız olan Söz’eprotokoller yüzünden uzak tutuluyoruz, ekmek gibi sıcacık teselliden yoksun bırakıyoruz yüreğimizi. Önceki gün bir dostumun yüzünde bir anda beliren tebessümü fark ettim.O sırada şunu anlatıyordum: “Bir nehir debisi ne kadar büyük olursa olsun, sessiz ve derinden akar ayakucumuzdan. Varlığını fark ettirmez bile. Ama bir boşluk bulursa bir anda, muhteşem bir çağıltıya dönüşür, taze bir şiir olur can kulağımıza. İçimizde de böyle boşluklar vardır işte; Söz’ün sessiz akışı tam da içimizdeki boşluğa denk geldiğinde, Kur’ân’ın sesini coşkun bir şelale gibi duyarız, içimize ak köpükler düşer.” İşte tam o sırada gördüm o sıcacık tebessümü… İçindeki boşluğa düşen çağıltının serinliğini duyumsama anı olmalıydı bu!

Güzel güzeli buldukça yeni bir güzellik çağıldıyor vesselam. Benim güzel bulduğumun, güzel diye ardı sıra koştuğumun yüreklerde güzelleşmesi bambaşka bir güzellik. Bizi ardımız sıra dil dökecek kadar önemseyene hamd, güzelliği yüreklerinde çoğaltanlara teşekkürle… 

 

Yorumlar