7056 Defa Okundu

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu (İslam’ı) söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemese de, bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye Resulünü, doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O’dur.” (Saf: 8 – 9.)

İslam’ı tahrif ve tahrip etme niyetlerini “tarihselcilik” olarak projelendiren İslam düşmanı oryantalistler, bilerek yahut bilmeyerek bunlara çanak tutan yerli cahiller, gafiller ve hainler, İslam’ı geldiği zamanla sınırlandırarak akıllarınca Kur’ân hükümlerini geçersiz kılmaya çalışıyorlar.

Bunu yapmaya yeltenenlerin ellerinde hiçbir delil yoktur. Zaten küfür ve batılın, ilimden ve muteber delillerden hiçbir zaman nasibi olamaz. Bu yolun yolcuları her zaman ve sadece nefislerinden, hevâlarından ve bunların emrindeki cüce akıllarından konuşurlar.

Bu yazımızda önceki iki yazımızdakilere ilave olarak Kur’ân’ın, tarihselciliği reddeden mesajlarını gündem etmeye devam edeceğiz.

I- BÜTÜN KUR’ÂN AYETLERİ AKIL SAHİBİ İNSANA VE TÜM İNSANLIĞA HİTAP EDER

Bütün âlemleri yoktan var eden Cenâb-ı Hak, mükellef kıldığı insan ve cinlere, insanların içinden seçip görevlendirdiği elçileri vasıtasıyla hitap eder; onları hakka, İslam’a ve kurtuluşa çağırır.

Peygamberler silsilesi içinde son nebi ve resul, Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizdir. Onunla gönderilen hükümler, kıyamete kadar insanlığın bütün ihtiyaçlarını karşılayacak keyfiyettedir.

Allah’ın Resulü (s.a.v.) hep Allah adına konuşmuş; sözleri, tavırları ve hareketleriyle hep numune-yi timsal olmuş; sahih ve gerçek tevhid inancını, en yüce ahlakı ve salih / hayırlı amelleri bizzat kendi nefsinde yaşayarak temsil etmiştir.

Kur’ân bu gerçeği şöyle anlatır:

“(O peygamber) hevâsından konuşmaz. O, kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm: 3 – 4.)

Tarihselcilerin tutunmak istedikleri, ama bir türlü tutunamadıkları mesele şudur:

Bazı ayetlerin nüzul sebepleri vardır. Onlar, bir sebebe bağlı olarak nazil olan bu ayetlerin, sadece o sebeple alakalı olan insanların ihtiyaçlarına cevap verdiği propagandası yapmaya çalışırlar. Bu bir hiledir; şeytanî bir tuzaktır.  

Gerçek şudur:

Ayetler ya yaşanan bir hadise üzerine o hadisenin iç yüzünü yahut hükmünü açıklamak üzere, ya Hz. Peygambere (s.a.v.) sorulan bir sorunun cevabını teşkil etmek üzere ve yahut da böyle bir gerekçe olmaksızın, Allahu Teâlâ’nın kullarına bildirmek istediği, hükme bağlanması gereken her ne varsa onu ihtiva ederek peyderpey gönderilir.

İlk iki durumun söz konusu olması, ilgili ayetleri tarihsel yapmaz. Çünkü olay özel olsa da, o olay üzerine inen ayetlerin hükmü geneldir. Dolayısıyla bu ayetler o devrin insanları gibi, kıyamete kadar yaşayacak olan diğer bütün insanlar için de bağlayıcıdır. Geçmişi, hali ve geleceği bilen Allah, hükmünü her zaman ve mekânda yaşayan insanların ihtiyacını karşılayacak şekilde vermiştir.

Bazı ayetlerin bu şekilde bir sebebe bağlı olarak inmesinde büyük hikmetler saklıdır. Kur’ân / İslam, hakikatler üzerine bina olunmuştur. Pratik hayatta yaşanan bir gerçeğin Allah tarafından bilinmesi, değerlendirilmesi ve hükme bağlanması, Kur’ân’ın / İslam’ın tarihselliğine değil, gerçekçiliğine delildir. Çünkü insan, her dönem ve devirde aynı insandır; düşünceleri yaklaşımları, olaylar karşısındaki tavırları bellidir.

Nüzul sebebi özel olan ayetlere birkaç örnek verelim:

Mesela “mülâane (lanetleşme) ayeti” adı verilen Nur Suresi 6. Ayet, hanımlarına zina isnat eden Hilâl b. Ümeyye ile Uveymir b. Ebyaz hakkında nâzil olmuştur. Ayet bu durumda olup da şahit getiremeyen kişilerin yapması gerekeni tarif eder ve sadece bu iki sahabe için değil, onların yaşadığını yaşayan herkes için bağlayıcıdır.

İkinci bir misal, “miras ayetleri” denen Nisa:11 ve 12. Ayetler, ağır hasta olan ve öleceğini tahmin eden Hz. Cabir’in (r.a.) Peygamberimize malını ne yapması gerektiğini sorması üzerine nazil olmuştur. Bu ayetler, miras bırakılan malların kimlere hangi oranda paylaştırılması gerektiği konusunda, kıyamete kadar her zaman ve mekânda bağlayıcı olan hükümler içermektedir. 

Haşr Suresinin 7. Ayeti de, ganimet mallarının paylaştırılmasıyla ilgili olarak nazil olmuştur. Ayetin bir bölümü mealen şöyledir:

“…Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının.”

Nüzul sebebi ganimet paylaşımıyla ilgili olsa da bu ayetin hükmü de geneldir; Resulün Kur’ân, sünnet ve hadis de dâhil, bütün getirdiklerini şamildir.

Örnekleri çoğaltabiliriz, ama bu kadarı kâfidir.

Allah’ın emir ve hükümlerinin kıyamete kadar geçerli olduğuna dair çok sayıda ayet-i kerime mevcuttur. Mesela şu ayet-i kerimeye bakalım:

“Ve şu emri indirdik: Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, keyiflerine tâbi olma ve onlardan sakın. Allah’ın indirdiği hükümlerin birinden bile seni şaşırtmasınlar…” (Maide: 49.)

Görüldüğü gibi ayette “Allah’ın indirdiği hükümlerin birinden bile” şaşmama tembihi vardır. Çünkü Allah’ın hükmü dışında her ne varsa hepsi de “cahiliye hükmü”dür. Nitekim bir sonraki ayette şöyle buyrulur:

“Yoksa cahiliye dönemi hükümlerini mi arıyorlar? De ki: Gerçeği bilip kesin olarak inanan bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm verecek kimmiş?”  (Maide: 50.)

II- İSLAM / KUR’ÂN, ALLAH’IN EMİR VE HÜKÜMLERİNİN BÜTÜN DÜNYAYA HÂKİM KILINMASINI HEDEFLER

Önceki yazılarımızda da beyan ettiğimiz üzere Kur’ân bütün insanları şirkten, küfürden, her türlü asılsız inanç, ideoloji, telakki ve batıldan uzaklaştırıp hakka davet eder. Kur’ân’ın bu konuda müminlere gösterdiği hedef, fitnenin tamamen ortadan kalkması ve yeryüzünde Allah’ın emir, hüküm ve ölçülerinin hâkim olmasıdır:

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın…” (Bakara: 193.)

Peygamberimizin “…Yeryüzü benim için mescid kılındı...” (Buhârî, Teyemmüm 1) mealindeki hadisini de bu bağlamda değerlendirmek lazımdır.

Şöyle ki, Cin Suresi 18. Ayette “Mescidler Allah’a ibadet etmek içindir. Öyleyse (oralarda) Allah’tan başka hiçbir kimseye, hiçbir şeye el açıp yalvarmayın.” buyurulduğuna; yeryüzü de müminler için mescid kılındığına göre; demek ki yeryüzünde de Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmama mecburiyeti vardır. Bu da tevhid dini İslam’ın bütün yeryüzünde, her zaman ve mekânda geçerli olduğu anlamına gelir.

Şu ayet de aynı manayı destekler:

“Bütün dinlere üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur…” (Fetih: 28.)

Kur’ân’ın bütün insanlara hitap ettiğini; ırk, bölge, renk, dil farkı olmaksızın hepsini İslam’a çağırdığını; bu farklılıkların İslam’ın muhatabı olmaya engel olmadığını, bilakis Allah’ın varlığının ve birliğinin delilleri olduğunu haber veren şu ayetlerden de anlamak mümkündür:

“O’nun (varlığının) delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum: 22.)

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.”  (Hucurat: 13.)

Evet, sadece meali verilen şu iki ayet-i kerime bile tarihselciliğin ne kadar mantıksız bir ucube olduğunu ve Kur’ân tarafından reddedildiğini ispata kâfidir.

İslam’da gerçeklerin zamanla ve mekânla mukayyet olmadığını gösteren bir delil de, Kur’ân’da önceki peygamberlerin ve geçmiş ümmetlerin haberlerine bolca yer verilmesidir. Mesela Hz. Âdem’in, onun yeryüzündeki ilk katil ve maktul olan oğullarının, Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim’in, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın, adını sayamadığımız diğer bütün peygamberlerin, keza Karun, Haman, Firavun gibi zalimlerin Kur’ân’da haber verilen ibretli hayat kesitleri, insana dair hakikatlerin hiçbir şartla sınırlandırılamayacağını ispat eden müşahhas delillerdir.

“Fikir ve ilim adamıyım” iddiasıyla ortaya çıkan birinin, zaman ve mekâna bağlı olarak değişen nedir, ne değildir, bunu bilmesi lazımdır. Bu adeta ilmin başlangıcı, alfabesidir.

Soruyoruz:

İlk insan ve ilk çağlardan beri, iki çarpı ikinin dört ettiği hakikati değişiyor mu?

“Adalet güzeldir, zulüm çirkindir” hakikati değişiyor mu?

Kur’ân’ın ortaya koymuş olduğu iki büyük hakikat vardır; bunlar da “hak” ve “adalet” kavramlarıdır. Dolayısıyla Kuran’ın -ister Allah hakkı olsun, ister kul hakkı- hak namına ortaya koyduğu hiçbir ölçü; keza adalete dair hiçbir hüküm ve prensibi belli bir zaman dilimiyle sınırlandırılamaz.

 

Değişen şeyler, insan hayatına sonradan giren alet ve vasıtalardır. Alet ve vasıtalar ise hakikatin ölçüsünü ve akış yönünü değiştiremez. İslam’da reform istemenin gerçekten ne kadar uzak bir hurafe olduğunu buradan da anlamak mümkündür. 

III- İSLAM, DÜNYA VE AHİRETE BİR BÜTÜN OLARAK BAKAR VE İNSANLARIN DİKKATİNİ KIYAMET VE AHİRETE ÇEKEREK ONLARI HESAP GÜNÜNE HAZIRLAR

İslam’ın evrenselliğin, bütün insanlara hitap ettiğinin bir alamet ve delili de, insanları ölüme, kıyamete, ahirete ve hesap gününe hazırlanmaya teşvik etmesidir. Gerek ayetlerde gerekse de hadislerde ahirzaman olayları; kıyamet alametleri; ölüm sırasında yaşanacaklar, kabir, diriliş, mahşer, hesap, kitap, mizan, cehennem ve cennet gibi ahiretin bütün menzil ve konakları haber verilir ve insanlar sahih bir imanla bu hedeflere yönlendirilir.

Cenab-ı Hak insanları bu doğrultuda hazırlanmaları için uyarmakta ve İslam’ın tek kurtuluş yolu olduğunu haber vermektedir. Bu konuyla ilgili bazı ayetlerin mealini vermekle iktifa edelim:

“Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini hatırınızdan çıkarmayın. Allah’tan başka gökten ve yerden size rızık veren yaratıcı var mı? O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse niçin haktan dönüyorsunuz?

Sana yalancı diyorlarsa (bilesin ki) senden önceki peygamberler de yalancılıkla itham edilmişlerdir. Bütün işler sonunda Allah’a döndürülecektir.

Ey insanlar! Allah’ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın. Şüphe yok ki şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman bilin. Çünkü o kendisine uyacaklara yakıcı ateşin mahkûmlarından olsunlar diye çağrıda bulunur. İnkâr edenler için çetin bir azap vardır; iman edip dünya ve ahirete yararlı işler yapanlara ise bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.”  (Fâtır: 3 – 7.)

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.” (Maide: 54.)

Dikkat edilirse bu ayet-i kerimede İslam’dan dönen bir topluluğun yahut milletin Allah’ı aciz bırakamayacağı, Allah’ın bu dini başka insan topluluklarıyla da yaşatabileceği anlatılmaktadır. Bu, Allah’ın dini İslam’ın herhangi bir ırk veya bölge insanıyla kayıtlı olmadığı, bütün insanları muhatap aldığı anlamına gelir. Keza şu ayet-i kerime de İslam’ın insanoğlunu muhatap aldığını göstermekte ve ona düşmanının şeytan olduğunu, Allah’a kulluk yapması gerektiğini haber vermektedir:

“Ey Âdemoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?” (Yasin: 60 – 61.)

Acaba güneş kadar açık ve güçlü bu deliller karşısında tarihselci geçinen cüce akıllılar ne diyebilir ki?

Yorumlar