2024 Defa Okundu

"Her kim, söylemediğim şeyleri bana isnâd ederse Cehennem’deki yerine hazırlansın!” (Buhârî, İlim, 38)

Bu yazımızda bir önceki yazımızın devamı olarak Kurancıyız diyenlerin hadis istismarcılığına temas edeceğiz.

Kurancı geçinen bu tahrifatçı bozguncular, inkâr ettikleri hadisleri -eğer kendi görüşlerini desteklemeye yarıyorsa- delil olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Hatta işlerine geldiğinde bu hadis mevzu yani uydurma bile olsa, ona mal bulmuş mağribi gibi yapışıyorlar. Bu esasen ahlaki bir sorundur, ikiyüzlülüktür ve istismardır.

Bir örnek verelim:

Bir zamanlar bu ifsatçı taifesinin selefleri (öncüleri) de hadislerin doğru olup olmadıklarını test etmek üzere Kuran’a arz edilmesi fikrini savunmuşlar ve bu davranışlarını da bir hadise dayandırmışlardı.

Oysa bu “uydurma” bir hadis idi, yani böyle bir hadis yoktu. 

İşte onların yolundan giden bugünkü tahrifatçılar da aynı uydurma hadise cankurtaran simidi gibi sarılıyorlar. Hadis olduğu iddia edilen o söz şöyledir:

“Benden size gelen şeyi (sözü) Allah’ın kitabına arz edin. Ona uygunsa ben söylemişimdir, şayet ona uygun değilse ben söylememişimdir.”

Bu hadis mevzu / uydurmadır. İlerleyen satırlarda büyük İslam âlimlerinin bu konudaki değerlendirmelerine yer vereceğiz. Ama önce hadislerin Kuran’a arz edilmesinin nasıl bir tehlike olduğunu bir örnek üzerinden anlatalım:

Mesela Cuma namazını emreden ayette hitap -kadın erkek ayrımı yapmaksızın- bütün müminleredir. Ama Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu “genel” emri “tahsis etmiş” ve bu emrin sadece erkeklere olduğunu söylemiştir. Bütün İslam tarihi boyunca da ayet böyle anlaşılmış ve tatbik edilmiştir. 

Şimdi Peygamberin bu sözünü düz mantıkla Kuran’a arz eden bir adama göre bu hadis (hâşâ) Kuran’a aykırı değil midir? 

Öyle ya, Kuran bütün müminleri cumaya çağırıyor, ama Hz. Peygamber bütün müminlerin gelmesi gerekmez, sadece erkekler gelsin diyor ve hatta erkekler içinden de bazılarını muaf tutuyor. Mesela seferi olanlar gibi.

Zahire göre bakıldığında Hz. Peygamberin bu hükmü (hâşâ) Kuran’a ters değil midir?

Nitekim bugün Kurancıyız diyen tahrifatçılar bu yolu takip ederek kadınlara da cumanın farz olduğunu söylüyorlar.

Bu şekilde belki yüzlerce örnek verilebilir. Bu takdirde Hz. Peygamberin hadisleri büyük ölçüde inkâr edilir; kalanları da şaibe altında kalır. Neticede ortada din diye bir şey kalmaz.

Hâlbuki burada Kuran’ın şu emrine uyulsa böyle bir tehlike doğmaz:

“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.” (Haşr: 7.)

Hz. Peygamber “Şu ayette maksat - murad şudur” diyorsa, onu muhakkak ki Allah’ın emri ve izniyle söyler. Kafasından, Kuran ifadesiyle “hevasından” söylemez.

Hadisleri inkâr projesinde asıl hedef Kuran’ı saptırmaktır. İslam’ı tahrif ve imha etmektir. Batılı müsteşrikler muharref Tevrat ve İncil’in başına gelenler Kuran’ın da başına gelsin istiyorlar. Ne yazık ki bizdeki yerli hain ve gafiller de bu menfur projeye çanak tutuyorlar. 

Hadislerin Kuran’a arzıyla ilgili bu uydurma hadisin âlimlerce değerlendirilmesine geçmeden evvel Kurancıyız diyen tahrifatçılara iki soru soralım:

1- Tahrifatçı Bozgunculara İki Anlamlı Soru:

Soru 1:

Hani siz hadisleri dinde delil kabul etmiyordunuz? Onlara “rivayet” deyip geçiyordunuz? Şimdi ne oldu da kendi asılsız davanızın ispatı için bir hadise, hem de mevzu olduğu ispatlanmış bir hadise cankurtaran simidi gibi sarılıyorsunuz?

Bu sorunun cevabını veremezsiniz. Çünkü sizin batıl davanız buz üzerine yazı yazmaya benzer. Biraz güneş vurunca yazının silinip gitmesi gibi, siz de hakikat güneşi ve akl-ı selim karşısında eriyip gitmeye mahkûmsunuz!

Soru 2:

Siz hadislerin İslam ulemasınca ele alınıp incelenmediğini mi sanıyorsunuz? 

İslam ulemasının akıllara durgunluk veren bir titizlikle uydurma sözleri Hz. Peygamberin hadislerinden nasıl ayırdıklarını, sarıldığınız bu uydurma söz üzerinden anlatalım.

Ulemanın uydurma olduğunu ispat ettiği bu sözde Hz. Peygamberin bütün hadislerini şüphe ile karşılayıp Kuran’a arz etmek mesajı var.  Bu yaklaşım Müslümanlara muhbir-i sadık olan Hz. Peygambere ve onun mübarek sözlerine karşı güvensizlik aşılayacağından, Kuran’a ve sünnete aykırı olduğu açıktır. 

Ayrıca hadis olduğu iddia edilen bu sözün metni kadar senedi de problemlidir. Rivayet zincirinde kimliği meçhul veya yalancı oldukları bilinen kimselerin yer alması, bunun yanı sıra senetteki kopukluk, bu sözün sünnet ve hadis düşmanları tarafından uydurulduğunu göstermektedir. 

Şimdi bazı âlimlerin bu söz hakkındaki beyanlarına yer verelim: 

2- Bazı Âlimlerin Beyanları:

El- Beyhâkî “el- Medhalu’s- Sağir” diye bilinen “el-Medhal ilâ Delâilin–Nübüvve” adlı eserinde şöyle der:

“Hadisin Kuran’a arz edilmesi hadisi sahih değildir, batıldır.”

Yine el- Beyhâkî “el-Medhalü’l- Kebir” diye bilinen “el-Medhal ile’s- Sünen” adlı eserinde de şöyle der:

“İmam Şafiî şöyle demiştir:

“Resulullahtan (s.a.v.) gelen bazı hadisleri reddeden bir kimse bana şu hadisi delil olarak gösterdi:

“Benden size gelen haberi Kuran’a arz edin. Ona uyuyorsa onu ben demişimdir. Uymuyorsa onu ben dememişimdir.”

O kimseye şöyle dedim:

“Az çok rivayeti sahih olan hiçbir kimse bunu rivayet etmemiştir. Bu, meçhul (bilinmeyen) bir kimseden gelen munkati (senedi kopuk) bir rivayettir. Biz ise böyle rivayetleri herhangi bir konuda delil olarak kabul etmeyiz.” (el- Medhal ile’s- Sünen, s: 10 – 11.)

Hattabî, Yahya b. Maîn ve birçok âlim imam da bu hadisin zındıklarca uydurulduğunu beyan etmişlerdir.” (Harun Ünal, Uydurma Hadisler, 3 / 156 -159.)

“el-Kâmûsu’l-Muhit” yazarı Şeyh Muhaddis el-Firûzâbâdî “Sıfru’s Seâde” kitabının sonunda şöyle der: 

“(Bu şekilde) nakledilen sahih ve sabit olmuş bir rivayet yoktur. Bu, mevzu hadislerin en kötülerindendir. Bilakis bu hadisin hilafına olan bir hadis sahihtir:

“Dikkat edin! Bana Kuran ve onunla beraber bir misli verildi.” (Abdülfettah Ebû Gudde, Lemehat  min Tarihi’s Sünne ve Ulûmi’l Hadis, s: 17.)

Bu ve benzeri rivayetleri reddeden âlimlerden bazıları şunlardır: 

İmam Şafiî, İmam Ahmed, İmam Malik, İmam İbn Hazm, İmam İbn Kayyım, İmam Suyûtî, İmam Kurtubî, Ebu’l Ferec İbn Cevzî, Sağanî,Fettenî, İbnü’l Arrak, Aliyyu’l Kârî gibi birçok mevzuat muhaddisi (uydurma hadis araştırmacısı) “arz hadisi” diye bilinen bu sözü reddetmişlerdir. (Ahmet Keleş, Hadislerin Kuran’a Arzı, İnsan Yayınları, İstanbul, 1998, s: 94-95.)

Mevzu (uydurma) hadisler üzerinde araştırma yapıp onları diğer hadislerden ayıran, bu konuda eser veren İmam Suyutî (911 / 1531.) Miftahu’l Cenne fi’l İhticâci bi’s sunne adlı eserini, hadisin Kuran’a arzıyla ilgili hadise ve “Bize Kuran yeter” diyenleri zecreden (zorlayan) hadislere ve rivayetlere tahsis etmiştir. 

Suyûtî eserinin girişinde şöyle der: 

“İstedim ki bu eserimde insanlara bu hadisin ne kadar batıl olduğunu izah edeyim ve bu büyük tehlikeden onları sakındırayım.”

Suyûtî, hadisin Kuran’a arzını ifade eden hemen bütün rivayetleri nakleder ve bu rivayetlerin hüccet durumunu ve değerlerini de belirtir. Netice olarak vardığı sonuç ise “bu hadislerin asla delil olamayacağı” şeklindedir. (Bak: Suyûtî, a.g.e., s: 2-56.)

Son örneğimiz yine uydurma hadisler üzerinde araştırma yapıp eserler ortaya koyan İbn Hacer olsun.

İbn Hacer bu hadisin ravilerinden olan el-Makburi için “metruk ravilerdendir” yani terk edilmiştir, güvenilmezdir demiştir.

Aclûnî ilgili hadis için şöyle der:

“Bu hadis şeyhimiz İbn Hacer’e soruldu, şu cevabı verdi: 

Bu hadis hangi tarikten (yoldan) gelmiş ise aleyhinde söz söylenmiştir.” (Aclûnî, Keşfu’l- Hafâ I, 86.)

Sonuç:

Bu konuda daha pek çok hadis âliminin ifadelerine de yer verebiliriz. 

Biz Kurancıyız diyenlerin, uydurma olduğu bildirilen bu hadise sığınmaları, onların ne kadar boş ve Kuran ve sünnetle çelişen batıl bir dava peşinde olduklarını gösterir. 

Bu örneklerden İslam âlimlerinin hadisler üzerinde nasıl hassas bir çalışma yaptıklarını ve gerçeğiyle uydurmasını ayırmadaki maharetlerini de görüyoruz.

Netice olarak bu hadisin mevzu / uydurma olduğu, Kuran ve sünnete ters düştüğü ortadadır. 

Hadislerin Kuran’a arzının, yani doğruluğunun ve yanlışlığının Kuran’la kıyaslayarak anlaşılmaya çalışılmasının doğuracağı tehlikeleri, Kuran ve sünnet bütünlüğünün önemini bir başka yazımızda ele almak üzere diyoruz ki: 

Yüce dinimizin temel iki kaynağı vardır. Kuran ve sünnet. Sünnet kavramı Hz. Peygamberin sözlerini, yani hadisleri, fiillerini, yani dini uygulamasını ve takrirlerini, yani susarak müsaade ettiği şeyleri içine alır.

Kim buna dikkat etmezse mutlaka yoldan sapar. 

Kim bunu inkâr ederse ebedi hayatını zindan eder.

O nedenle bilinmelidir ki sünnet ve hadisler Kuran’ı tahriften (bozulmaktan) korumanın teminatıdır. Hakikatte Kuran’ın da sünnetin de kaynağı ilahi vahiydir. Kuran metluvv ( tilavet edilen) sünnet de gayrı metluv (tilavet olunmayan) vahiydir. Allah’ın Resulü ise Allah’ın iradesine râm olmuş, onun adına konuşan, onun adına hareket eden elçidir. Dini vaz’eden Allah’tır. Resulüllah Allah adına hareket ettiği için Kuran’da hiçbir şart getirilmeden Allah’ın Resulüne itaat emredilmiştir:

“Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yan çizerse seni üzerlerine gözcü göndermedik.” (Nisa: 80.)

Hadislerle ilgili helak edici iki şeyi haber veren iki hadis-i şerifle yazımıza son verelim:

“Kim benim söylemediğim bir sözü sanki söylemişim gibi naklederse veya emretmiş olduğum şeyden bir şeyi eksik söyler saklarsa, cehennemde kendisine ateşten bir ev edinir.” (Ali el- Muttaki X, 235, r: 29245; Ukaylî, I, 203.)

“Her kim yanında bir ilim bilgi bulunur da onu ketmederse (gizlerse) cehennemde ateşten gemlerle ağzı gemlenir.” (Ebu Davud, İlim 9 ; Tirmizi, İlim 3. Hadis ayrıca İbn Mace, Ahmed b. Hanbel, İbn Hibban, Hâkim ve İbn Ebî Şeybe tarafından da rivayet edilmiştir.)

Yorumlar