1712 Defa Okundu

“Allah’a ve Peygamberine eziyet edenler (var ya) şüphesiz Allah onları dünyada ve ahirette lanetlemiş (rahmetinden kovmuş) ve onlara pek aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.” (Ahzab: 57.)

“Biz Kurancıyız” diyenlerin Kuran’da samimi olmadıklarını, Kuran’la çeliştiklerini, hatta çatıştıklarını önceki yazılarımızda anlatmıştık. Bu yazımız da bir nevi bu konunun devamı olacak.

 Kurancıların hadisleri topyekûn inkâra kalkıştıklarını, ama batıl zihniyetlerine yarayacak mahiyette gördükleri hadisleri -mevzu, yani uydurma da olsa- delil olarak kullanmaktan çekinmediklerini, böylece hadis inkârcılığı yanında hadis istismarcılığı da yaptıklarını ibretle görüyoruz.

“Uydurulmuş Din” “İndirilmiş Din” Hezeyanı:

Bu tahrifatçılar Hz. Peygamberin (s.a.v.) mübarek hadislerine “rivayetler” deyip geçiyor ve bunları delil kabul etmiyorlar. Kuran ve sünnet kaynaklı gerçek İslam’a “uydurulmuş din”, kendi ortaya koydukları, keyfi görüş, heva ve heves mahsulü, tahrifat, tahribat, fitne ve fesatlardan meydana gelmiş iddialara da “indirilmiş din” diyorlar. Bu şuursuz, insafsız, art niyetli ve neticesi itibariyle İslam’ı kökten inkâra kadar varabilecek vahim hezeyanları seslendirmekten hiç mi hiç hayâ etmiyorlar. 

Bu yöndeki sözleri Kurancıyız diyen bütün tahrifatçıların ağzından duymak mümkündür. İnşallah gelecek yazılarımızda bu ifsatçıların kimliklerini açıklayacak ve bozuk görüşlerini de cevaplandıracağız.

Şu vahamete ve fecaate bakar mısınız?

Sanki vahyin kendisine indiği Hz. Peygamber (s.a.v.) Kuran’ı (haşa) anlamamış, sanki İslam tarih boyunca asli hüviyetiyle hiç yaşanmamış da, onun ne olduğunu ilk defa on dört asır sonra gelen bu bedbahtlar anlamışlar! 

Bunların “Kuran’ı ancak ve sadece biz anlıyoruz” anlamına gelen bu hadsizlikleri, farkında olsalar da olmasalar da peygamberlik iddiasından başka bir şey değildir.

Bunlara dinlerini tahrife varan bu aklı Goldzier, Schacht, Margoliothe, Brunschvig, Renan ve Montgomery Watt gibi Yahudi ve Hıristiyan müsteşrik ve oryantalistler vermiştir. Ama bunu söylemezler.

Hadis inkârcılığını ve dolaylı olarak Kuran’ın içini boşaltma projesini planlayıp başlatanlar, yukarıda isimleri verilenler başta olmak üzere gayrimüslim batılılardır. Bu projeyi onlardan alıp bazı ilavelerle İslam dünyasına servis eden de Fazlurrahman denen Pakistanlı bir haindir. İslam dininde yapmak istediği tahrifatlar sebebiyle Pakistan uleması onun küfrüne fetva vermiş, öldüğünde cesedi Pakistan (İslam) topraklarına kabul edilmemiş ve mecburen Amerika’da defnedilmiştir.

Hadis inkârcılığı projesinin kendisine ait olduğunu söyleyen Schacht, bunu “Islamic Methodology In Hıstory” adlı eserinde açıklamakta ve Fazlurrahman’ın bu projeyi kendisinden alarak yaptığı bazı ilavelerle gelenekçi Müslümanları kandırdığını belirtmektedir.” (Bak: Fazlurrahman’ı Doğru Anlamak, Ahmet Tahir Dayhan s: 98.)

Schacht’ın Fazlurrahman’la ilgili “gelenekçi Müslümanları kandırdı” dediği durumu kısaca izah edelim:

Fazlurrahman; Goldzier, Schacht ve diğer oryantalistlerin sünnet ve hadisleri inkâr projesini aynen alır, ama bu projeyi Müslümanlara kabul ettiremeyeceğini anlayınca şöyle şeytani bir yol izler:

Sünneti “nebevi sünnet” ve “yaşayan sünnet” olarak ikiye ayırır.

Nebevi sünnete birkaç mütevatir veya sahih hadisi dâhil eder ve böylece şunu demek ister:

“Bakın, ben Hz. Peygamberin nebevi sünnetini inkâr etmiyorum!”

“Yaşayan sünnet”e gelince:

Ona göre bütün hadis ve sünnetlerin neredeyse yüzde doksan dokuz onda dokuzu “yaşayan sünnet”tir.

Yaşayan sünnet ise Peygamberimizden (s.a.v.) sonra gelenler tarafından ortaya konmuştur, yani uydurulmuştur. Yani “yaşayan sünnet” demek, ona göre “uydurulmuş sünnet” demektir. 

Böylece Kuran’la birlikte sünnet ve hadislere dayalı bütün dini hükümler mesnetsiz kalmış olmaktadır. 

İşte bizim “sünnet ve hadis düşmanlığı ya da bunların dışlanması dini yıkmaktır” dememizin sebebi budur.

Biz Kurancıyız diyen tahrifatçıların “uydurulmuş din” nitelemesi, yolundan gittikleri Fazlurrahman’ın “uydurulmuş sünnet” tabirine dayanmaktadır. 

Tüm sünnet ve hadislerin uydurulduğunu söylemek, şu iki imkânsız kabulü ortaya koyar: 

Bir: Hz. Peygamber (s.a.v.) yirmi üç senelik peygamberlik döneminde hiç konuşmamıştır.

İki: Hz. Peygamberden sonra sahabenin hepsi ona ihanet etmiş, onun adına sözler uydurmuşlardır. 

Bu iki kabul de imkânsızdır. Ne çare ki Kuran ve hadis tahrifatçılarında akl-ı selim aramak boşunadır. 

Muhterem okuyucularım!

Hadis inkârcılığı ve Kuran’ı tahrif etme projelerinin nereden kaynaklandığını anlıyor muyuz?

Bu, yüce dinimizi tahrip ve imhaya sebep olabilecek büyük bir sapkınlıktır ve temelinde de hadislerin “rivayetler” adı altında tümden inkârı yatmaktadır. Böylece bu ifsatçılar Kuran’ın tamamına ters düştükleri gibi, hususen Hz. Peygambere (s.a.v.) ve onun mübarek söz ve emirlerine itaati emreden seksen kadar ayet-i kerimeyle de açıkça çelişmektedirler.

 

Yorumlar