11572 Defa Okundu

“Allah’ın ayetleri hakkında, küfür (ve inkâr) edenlerden başkası mücadele etmez…” (Mü’min: 4.)

Bir önceki yazımızın devamı olarak bu yazımızda Kuran’a ters düşen, kişiyi İslam dairesi dışına çıkaran bazı meselelerden, yani akaidde Kuran’la ilgili olarak küfrü gerektiren bazı söz ve fiillerden bahsedeceğiz.

I- BİR AKAİD TERİMİ OLARAK KÜFÜR

Küfür kelime olarak, bir şeyi örtmek, kapamak anlamındadır. Bir akaid terimi olarak ise, kişiyi İslam dairesinden çıkaran söz, yazı, eylem, iddia vb. hallerdir. Küfrü gerektiren bir hal vuku bulduğunda, söz konusu kişinin İslam’la ilgisi kalmaz. Tevbe edip tekrar iman etmedikçe o küfür hali onda devam eder. Yine bir akaid terimi olarak, küfrü irtikâp edenlere “kâfir” denir. Kuran’la sabit herhangi bir gerçeği yahut Allah’ın Resulü Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mütevatir sünnet ve hadislerini inkâr ve aksini iddia eden kâfir olur. Birçok âlim, ahad haber de olsa, sahih hadisleri inkâr edenlerin de kâfir olduğuna hükmetmiştir.

İslam’da kaynak, Kitap ve Sünnet’tir. Bunların ikisi birlikte bir bütündür, ikisine birden “nass” denmiştir. Bir kimse Sünnet ve hadisleri inkâr eder, “Bunlar dinde delil değildir” derse kâfir olur. Zira Sünnet ve hadisi inkâr, Resulüllahın (s.a.v.) gönderiliş maksadını inkârdır. Çünkü Sünnet ve hadisler Kuran’ın açıklaması, uygulamasıdır. Resulüllahın (s.a.v.) ve ona itaatin dindeki yerini ve önemini anlatan ayetler seksen civarındadır. Hz. Peygamberin teşrî, yani haram helal koyma yetkisi ise yine ayetlerle sabittir. (A’râf: 157,  Tevbe: 29 vb…)

Netice olarak küfür aslında Kuran’a ters düşmek, ona itiraz etmek veya onu yalanlamak demektir. Hz. Peygamberi (s.a.v.), onun Sünnet ve hadislerini inkâr ise, bunlar dini açıklamak çerçevesinde olduğu için ve de Kuran bunlara uyulmasını emrettiği için küfür olmaktadır. Yani Sünnet ve hadislerin inkârı da netice olarak Kuran’ı inkâr anlamına gelmekte, aynı neticeye -küfre- sebep olmaktadır. O halde en genel haliyle diyebiliriz ki küfür Allah’a, Resulüne ve İslamî hükümlere ters düşmek, onlardan birini, bir kısmını ya da tamamını inkâr etmekle vuku bulan ebedî felakete duçar olma halidir.

II- KÜFÜR KARŞISINDA MÜMİNİN TAVRI

İslam’da imanın korunması, hangi şeyin küfrü gerektirdiğinin bilinip ondan sakınılması hayatî önem taşır. Bu bize küfrü gerektiren, küfür tehlikesi taşıyan bir söz veya fiil karşısında bir Müslümanın asla kayıtsız kalamayacağını da gösterir. Bundan uzak durmak, başkalarını da bundan sakındırmak her müslümanın görevidir. Bir mümin, küfre düşen veya küfür tehlikesiyle karşı karşıya olan bir kimseyi uyarmak, sakındırmak ve bu kişinin o halden kurtulmasını istemek mecburiyetindedir. Çünkü küfür ateş demektir. Küfre gidenler ahirette ateş azabına çarptırılacaklardır. Kalp taşıyan, vicdan taşıyan bir insan ve hele bir mümin, bir insanın ateşe girmesini asla istemez. Bu esasen imanlı bir kalpte barınan şefkat ve merhametin ifadesidir ve de mümin olmanın gereğidir. Bu meyanda şu hadis-i şerif bize tam bir ölçü vermektedir:

“Kimde şu üç haslet varsa o imanın lezzetini almıştır: Allah’ı ve Resulünü her şeyden çok sevmek, sevdiğini Allah için sevmek ve ateşe düşmekten korkar gibi küfre düşmekten korkmak.” (Buharî İman: 9,14; İkrah: 1; Edeb: 42.)

İşte Mustafa Öztürk’ün Kuran’la ilgili beyan, ifade, yorum ve nitelemelerine bu iman ve Kuran ölçülerini esas alarak baktığımızda, birçok itikad ihlali görüyoruz. Çalışmamızın hacmi çerçevesinde de bu ihlalleri tahlil edeceğiz.

Şunu bir kere daha altını çizerek ifade etmek isterim:

Bizim yaptığımız; konu edindiğimiz söz ve iddiaların akaid önünde taşıdığı manaya ve sebep olduğu sonuçlara dikkat çekmektir.

III- DELİLSİZ TEKFİRDEN KAÇINMAK

Biz ehl-i sünnet mensupları olarak, elde yeterli delil olmadan kolay kolay kimseyi tekfir etmeyiz.

Bu hususta şu hadis-i şerif çok önemlidir:

“Kim Müslüman kardeşine “kâfir” derse, muhakkak ki o kelime, ikisinden birine döner. Kendisine kâfir denilen adam, gerçekten kâfir ise, söz onadır. Eğer kâfir değilse küfür, söyleyenin üzerine döner.” (Buhârî, Edeb 73; Müslim, İmân 212; Muvattâ, Kelâm 1.)

Bu hadisin ışığında, ehl-i sünnetin titizliğini ifade eden, bizim de hassasiyetle uymaya çalıştığımız tutum şudur: Küfür ve tekfir konusunda daha ziyade ölçüler ortaya konur, fikir ve eylemler bu ölçülerle tartılır. Kolay kolay muayyen / belirli bir şahıs tekfir edilmez. Ama küfre düşülen deliller tamam olup herhangi bir şekilde tevilde bulunma imkânı kalmazsa, bu durumda zaruri olarak netice-yi hüküm ifade edilir.

Muayyen bir şahsı açıkça tekfir etmekle, o şahsın sözlerinin, yaklaşım yahut iddialarının küfrü gerektirip gerektirmediğini ifade etmek farklı şeylerdir. Birincisinde hedef şahsın kendisidir; ikincisinde ise onun görüş ve iddialarıdır.

Biz Mustafa Öztürk’ün Kuran hakkındaki beyanlarını bu çerçevede tahlil ederiz. O bundan bir rahatsızlık duyarsa durumun izahı kendine düşer.

Yani bizim derdimiz tecessüse kapılarak şahısların iman durumunu irdelemek değil, sadece inandığımız İslam’ı ve Kuran’ı batıl görüş ve saldırılar karşısında savunmaktır. Ve bu bizim hem imanî hem de hukukî hakkımızdır.

Tahlillerimizde varılacak sonuçlar, ilmî ve itikadî neticelerdir. İtham, iftira ve karalama değildir. Maksadımız nassı hakem yaparak hak ve hakikatin ortaya çıkmasına hizmet etmektir. Ta ki önce kendi imanımızı korumuş olalım, sonra da diğer Müslümanların imanının korunmasına katkıda bulunalım.

Ehl-i sünnetin bir esası daha vardır, o da şudur:

Küfrü gerektiren şartlar ortaya çıkıp tevile gitme imkânının kalmadığı bir durumda, buna küfür dememek de ayrıca küfrü gerektirir.

Yani açık ve net ispatlandığında küfre düşülen bir hale “küfür değildir” diyen de kâfir olur. Bu hususta şu malumat önemlidir:

“… Delil ve belge olmaksızın bu işe atılmanın tehlikesini açıkladılar. Fakat bu dikkatlilik onları şer’i şartlarıyla küfrü kesinleşen kimse hakkında küfür hükmünü vermekten alıkoymamış ve Allah ve Resulünün kâfir dedikleri kimselere kâfir demekte tereddüt etmemişlerdir. Çünkü şer’i nasslar tekfir etmeyi gerektirici bir fiil işleyen veya bir söz söyleyen kimsenin tekfirinin caiz olduğuna işaret etmektedir. Üstelik onlar kâfirin tekfirini itikadda kendi esaslarından / ilkelerinden biri olarak kabul etmişler ve kâfire kâfir demeyen veya onun küfründe şüphe gösteren kimsenin küfrüne hükmetmişlerdir.”[1]

Buradan küfrü kesinleşen bir kimseye kâfir demenin bir itikat prensibi olduğu anlaşılmaktadır. Bu gerçeği başka dinlere mensup olanlarla ilgili konularda da işletmek itikadî bir zarurettir.

Bu meyanda şu tespitler de hayatî önem taşır:

Kadı Iyaz der ki:

“Kim Yahudi, Hıristiyan (birini) ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.

Kadı Iyaz bir başka ibaresinde şöyle der:

“Biz İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmeyenleri veya onlar hakkında kararsız kalıp duraksayanları ya da şüphe edenleri yahut onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul edenleri tekfir ederiz. Böyleleri her ne kadar Müslüman olduğunu ortaya koysa, İslam inancını kabul ettiğini söylese de… Kâfir olmuş olur.”

İmam Nevevî der ki:

“Kim İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmez veya onları tekfir etme hususunda şüpheye kapılır ya da onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul ederse, Müslüman olduğunu ortaya koysa veya İslam inancını kabul ettiğini söylese dahi yine de kâfir olur.”[2]

Burada bu son hükme kaynaklık eden Âl-i İmran: 19 ve 85. Ayetlere bakılabilir.

IV- AKAİDDE KURAN’LA İLGİLİ KÜFÜR SÖZ VE FİİLLERİNE ÖRNEKLER

Bu ilkeleri ölçü alan İslam âlimleri, Kuran’a imanın nasıl olması gerektiğini ve de Kuran’la ilgili akaid ihlallerinin tehlikesini eserlerinde ortaya koymuşlardır.

Mesela İmam Azam’ın Fıkhu’l Ekber [3] ve A. Z. Gümüşhanevî’nin Ehl-i Sünnet İtikadı adlı eserlerinde bu hususta yeterli malumatı bulmak mümkündür.

Bir fikir vermesi açısından A Z. Gümüşhanevî’nin Ehl-i Sünnet İtikadı adlı eserinden şu satırları okuyalım:

Kuran Öğretenlerle, Vaizlerle ve İlim Meclisleriyle Alay Etmek:

Necmüddin el- Kindî’den nakledildiğine göre, bir kimse alay etmek için Kuran öğreten muallim sıfatına girerek eline bir sopa alıp bununla çocukları döverse kâfir olur. Çünkü Kuran öğreticisi şeriat âlimleri topluluğundandır. Kuran’la ve Kuran öğretenle alay etmekse küfürdür…

Kuran-ı Kerim’e, Namaza, Zikre ve Buna Benzer Diğer Hususlara Taalluk Eden Küfür Lafızları:

Kuran-ı Kerim’den bir ayet-i celileyi inkâr eden, Kuran-ı Kerim’i, mescidi ve dinen hürmet gösterilmesi gereken yerleri hafife alan, Kuran-ı Kerim’den bir yeri beğenmeyen, alaya alan ve hatalıdır diyen kimse kâfirdir.”

Kitapta bu cümlenin şerhinde şöyle denir:

“Bir kimse Kuran-ı Kerim’i hafife alırsa, söverse, inkâr ederse, yalanlarsa, hükümlerinden veya haberlerinden birisini inkâr veya (ondan) şüphe ederse -bir ayet veya harf olsa dahi- âlimlerin ittifakı ile kâfirdir. Allah Teâlâ Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Ki ne önünden ne ardından ona (Kuran-ı Kerim’e) hiçbir batıl (yanaşıp) gelemez. (O) bütün kâinatın hamdettiği, yegâne hüküm ve hikmet sahibinden (Allah’tan) indirilmedir.” (Fussilet: 42.)

Ahmed b. Hanbel’in Ebu Hureyre’den naklettiği bir hadis-i şerifte Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kuran-ı Kerim’de mira’ yani şüphe ve cidal küfürdür.”

Kuran-ı Kerim’de de şöyle buyrulmuştur:

“Allah’ın ayetleri hakkında, küfür (ve inkâr) edenlerden başkası mücadele etmez…” (Mümin: 4.)

… Müslümanlar arasında Kuran-ı Kerim’in Fatiha Suresi ile başlayıp Nas Suresi ile bittiğine, bu iki surenin arasındaki bütün surelerin Allah’ın kelamı olduğuna ve onun peygamberi Resulüllaha (s.a.v.) indiğine, bundan bir harf eksiltenin veya ona bir harf ilave edenin kâfir olduğuna icmâ vaki olmuştur.

Buna göre ifk hadisesinde Hz. Âişe validemizi suçlayan veya Hz. Musa Allah ile konuşmadı, Hz. İbrahim’i Allah dost edinmedi diyen kâfir olur. Abdullah ibn Mes’ud “Kuran-ı Kerim’den bir ayeti inkâr, tamamını inkâr hükmündedir…” (buyurmuştur.)

Gümüşhanevî’nin ana metni şöyle devam eder:

“Kuran-ı Kerim’in ve imanın mahlûk olduğunu iddia eden kimse kâfirdir.

“Fusûlu’l İmadî”de şöyle varid olmuştur: Kuran-ı Kerim’i musiki aletleriyle beraber okumak, okunurken alkışlamak ve buna benzer davranışlarda bulunmak küfürdür…

Yine bir kimse Kuran-ı Kerim okunurken okuduğu yerde geçen manaya uygun davranışlarda bulunur ve bunu istihza ederek yaparsa kâfir olur.

Bu gibi davranışta bulunanların misalleri şöyle sıralanabilir: Mesela kadehi kaldırırken “temiz bir şarap”, “dolu kadeh”, bir serap haline gelmiştir” ayetlerini okumak; insanları bir yere toplarken “Bu suretle hepsini derleyip toparlamışızdır”, “Biz onları nezdimizde topladık”, “İçlerinden hiçbirini bırakmamışızdır” ayetlerini okumak…

Netice şöyle özetlenebilir: Kim Allah’ın kelamını kendi kelamı yerine koyarsa kâfirdir. Bir kimse Kuran-ı Kerim’i Farsça olarak nazmederse, yemin ederken istihza kastı ile ayağını Kuran-ı Kerim’e koyarsa, “Kuran-ı Kerim Acemcedir” derse kâfir olur…[4]

Burada verilen malumattan ve diğer kaynaklardaki ölçülerden hareketle Kuran’a imanı ortadan kaldıran bazı akaid ihlallerini maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

1- Kuran’dan bir kısmını ya da bir ayeti inkâr etmek, hepsini inkâr etmek gibidir ve küfrü gerektirir.

2- “Kuran’da fazlalık ya da noksanlık var” demek de küfrü gerektirir.

3- Kuran içinde Allah kelamının dışında bir şeyin (kul sözünün, uydurma bir sözün vs.) olduğunu, Kuran’da geçen herhangi bir ifadenin gerçek olmadığını söylemek de küfürdür.

4- Kendi sözü ile Kuran’ı karıştırmak da küfürdür.

5- Kuran’ın tamamını ya da bir hükmünü beğenmemek, küçümsemek, basite almak veya alay konusu yapmak da küfürdür.

6- Kuran hükümlerinden razı olmamak da küfürdür.

7- Kuran hükümlerinin her zaman, her yerde, kıyamete kadar geçerli olduğunu kabul etmemek de küfürdür.

8- Ayetle sabit olan bir meseleyi inkâr etmek, Kuran’ın haram kıldığını haram, helal kıldığını helal tanımamak da küfürdür.

9- Allah’ın kelamı olan Kuran’a mahlûk demek, onun benzeri bir sözün söylenebileceğini iddia etmek de küfürdür.

Bu maddeler daha da arttırılabilir.

V- MÜMİNİN KURAN HAKKINDA TAŞIMASI GEREKEN CİDDİYET VE HASSASİYET

Bütün bu izahlardan anlıyoruz ki, Allah’ın kelamı olan Kuran hakkında konuşmak büyük ciddiyet ister. Kuran söz konusu olduğunda edep, hayâ, hürmet ve itaat esastır.

 Çünkü bir kimsenin Allah’a olan itaati ve ondan korkusu; Onun kelamına olan saygı ve hürmetiyle doğru orantılıdır. Onun için imanının sıhhatini ve Allah nezdindeki değerini anlamak isteyen bir kişinin, Allah’ın kelamı Kuran karşısındaki tavrına bakması gerekir.

Bu sebeple Kuran okumaya başlanırken euzü besmele çekilerek şeytandan ve hevâ-yı hevesten Allah’a sığınılır. (Bak: Nahl: 98.)

Elbette ki ayetler üzerinde meşru dairede şartlarına uyularak tefekkür etmek de güzeldir ve bu zaten Allah’ın emridir. Ama Kuran’a sanki bir felsefe kitabıymış gibi yaklaşarak onda cidal ve tartışma çıkarmak, ona Hz. Peygamberin hadislerini dışlayarak hevâ-yı hevesle bakmak, ayetler arasındaki bütünlüğe dikkat etmemek son derece tehlikelidir.

Müslümanım diyen kişinin yapması gereken, Allah’ın Kitabındaki emir ve hükümleri anlayıp bunlarla amel etmektir. Onu hedef tahtasına koyup, tenkit etmek, tahrip ve tahrife yönelmek değildir.

Çünkü o Allah katındandır ve içinde (hâşâ) tenkit edilmesi gereken bir şey bulunması mümkün değildir. Bir kimse kendine göre Kuran’da aklına yatmayan bir şey görüyorsa, bunu derhal başta sahih ve muteber tefsirler olmak üzere İslamî kaynaklara müracaat ederek çözmelidir. Bu kaynaklara başvurduğu halde sorunu hâlâ devam ediyorsa, bu takdirde de kalbini, aklını, idrakini ve yaklaşım tarzını sorgulamalıdır. Hiç bir mümin, Allah’ın Kitabında noksanlık arar gibi bir tavır takınamaz. Çünkü Cenâb-ı Hak noksanlıktan ve hata yapmaktan münezzehtir ve ilmi her şeyi kuşatmıştır.

Onlar Kuran’ı hiç düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başka birisinden gelmiş olsaydı, onun içinde pek çok çelişki bulurlardı.” (Nisa: 82)

Ona ne önünden ve ne de ardından hiçbir bâtıl yaklaşamaz. O, hikmet sahibi ve hamde lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.”  (Fussilet: 42.)

Evet, Kuran’da çelişki yoktur; bunu ancak ilimde ruhsat sahibi olan âlimler ve onların yolundan yürüyenler anlar.

Gelecek yazımızda buraya kadar koyduğumuz ölçüler doğrultusunda M. Öztürk’ün Kuran’la ilgili hezeyan ifadelerini cevaplamaya devam edeceğiz.

 

 

[1]Abdullah b. Abdülhamid El- Eseri, Selef-i Salihin Akidesi, Guraba Yayıncılık, İkinci Baskı, Çeviren: Ahmet İyibildiren, s: 143.

 

[2]Faruk Furkan, İslam Hukuku Açısından Tekfir Şartları ve Ahkâmı, Meva Kitap, Konya, 2010. s: 347.

 

[3] İmam Âzam, Fıkh-ı Ekber, Aliyyü’l Kârî Şerhi, Tercüme: Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2009. Bu eserin özellikle şu konularına bakılabilir:  “Kuran Kıssaları Allah Kelamıdır” s: 54. “Kuran, Söz ve Manaya Birlikte Verilen İsimdir” s:292. “Kuran Okumakla Alay Etmek” s: 322. “Kuran Sözlerini Kendi Sözleri ile Karıştırmak” s:322. “Kuran Öğretenlerle Alay Etmek” s:330.

 

[4] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı (Câmiu’l-Mütûn Tercümesi), Tercüme Edenler: Abdülkadir Kabakçı, Fuad Günel, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1996, s: 131-133.

Yorumlar