7416 Defa Okundu

“Semayı O yükseltti, mizanı (denge ve ölçüyü) O koydu ki dengeden sapmayasınız; ölçüyü düzgün tutasınız ve eksik tartmayasınız.” (Rahman: 7 – 9.)

Kuran’ın ilim ve hikmet hazinesi olduğuna dair delil ve misallerden bahsetmeye devam ediyoruz.

Bir evvelki yazımızda sema ile arzın devasa bir kütle halindeyken büyük bir patlamayla birbirinden ayrılmalarını ve böylece “bir an” bile denemeyecek kadar kısa bir zaman içinde kâinatın düzeninin oluşmasını anlatmıştık.

Normalde her patlama anarşi, düzensizlik, yıkım meydana getirir. Hâlbuki bahsettiğimiz bu büyük patlama, kâinatta arızasız ve mükemmel bir şekilde işleyen bir düzenin oluşmasını temin ve tesis etmiştir. Bu ancak ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz, sanatı noksansız ve mükemmel olan Allahu Teâlâ’nın fiili olabilir. Başka türlü izahı asla mümkün değildir.

Burada karşımıza tevhid gerçeği çıkmaktadır.

İslamî ilimlerden “Akaid” ve onun şerh ve izahı mahiyetindeki “Kelam”, disiplinlerini bu tevhid gerçeği üzerine bina ederler. Buna Kelam ilmi tabiriyle “Temanu Delili” denir. Bu delilin mesnedi olan ayet-i kerime mealen şöyledir:

“Eğer yer ile gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar yok olurdu…” (Enbiya: 22.)

Bu ayet-i kerime şu neticeyi koyar:

Kâinatta birbirine muarız, birbiriyle çelişen hiçbir olay yoktur. Bu sebeple de her türlü şirk gayrı ilmîdir, batıldır, geçersizdir. Tevhid ise en büyük hakikattir. Kâinatta cereyan eden bütün kanun ve kurallar bu büyük tevhid gerçeğinden kaynaklanır.

Bu meyanda bütün ilimlerin temeli de bu tevhid ilmidir.  Bu sebeple diyebiliriz ki görünürde ilim tahsil ettiği halde Allah’tan uzaklaşanlar, hakikatte ilimden hiçbir nasip alamamışlar demektir.

Şimdi bu tevhid gerçeğinden hareketle ve Kuran ayetleri doğrultusunda, semanın / göğün yaratılması ve düzene konması gerçeği üzerinde duracağız:

Sema ile arzın birbirinden ayrılması neticesinde semanın yükseltilmesini ve ölçüsünün konmasını anlatan ayetlerden bazıları mealen şöyledir:

“Semayı O yükseltti, mizanı (denge ve ölçüyü) O koydu ki dengeden sapmayasınız; ölçüyü düzgün tutasınız ve eksik tartmayasınız.” (Rahman: 7 – 9.)

I- SEMANIN YÜKSELTİLMESİ

Ayette geçen “semanın yükseltilmesi” tabiri, hakkında ciltlerle kitap yazılabilecek, geniş bir konudur. Çünkü yükseltilen bu semanın genişlik ve mahiyeti akıllara durgunluk verecek boyutlardadır.

Bununla ilgili bir izahat paylaşalım:

“Bilindiği gibi biz Güneş’le birlikte, henüz dokuzuncusu bilinen bir sistemin içindeyiz. Bu sistemin bugün bilinen hakiki yarıçapı 6 milyon kilometredir. Güneş ışığı bize 8 dakikada geldiği halde, bu sistemin dokuzuncu gezegenine beş buçuk saatte gider. Güneş sisteminde 12 gezegen (olduğu) tahmin edilmektedir. Daha küçük ve daha uzak bu gezegenlerle birlikte Güneş Sistemi belki 10 milyar kilometrelik bir mekânı işgal etmektedir. Bu mekân aynı zamanda özel bir manyetik sistemdir. Bir cisim bu sisteme girerken de çıkarken de büyük bir manyetik perdeyi aşmak zorundadır.

Güneş Sistemi bilindiği gibi Samanyolu galaksisi üzerindedir. Yani biz Güneş’imizle birlikte bir yıldızlar topluluğu içindeyiz. Bu topluluğun yıldız sayısı 100 milyar civarındadır.

Samanyolundaki mesafeler artık kilometre ile hesap edilmez; ışık yılı ile tanımlanır. Bir ışık yılı yaklaşık olarak 10 trilyon kilometredir. ( 9,45 x 1012 )

Bu ölçü ile Samanyolunu tanımaya kalkarsak, yarıçapı 100 bin ışık yılıdır. Biçim itibariyle yandan ortası kalın bir elipse benzeyen galaksimiz, üstten spiraller şeklindedir. Samanyolu galaksisi tüm yıldız üyeleriyle birlikte ayrı bir manyetik sistem teşkil eder ki, aynı şekilde bu sisteme girmek çıkmak başka bir yıldız için imkânsızdır. Bu akıl almaz yıldız sistemlerini mahrekleri içinde adeta geometrik bir programa mahkûm etmiştir.

Her yıldız kaderinin senaryosunu kanaviçe gibi uzayın sonsuz derinliklerine işler durur.

Samanyoluna en yakın galaksi Andromeda’dır. Bizim galaksimize mesafesi 2 milyon ışık yılıdır. O da Samanyolu gibi milyarlarca yıldız barındırır.

Samanyolu ve Andromeda, komşu olan galaksilerle birlikte (30 galaksi) bir galaksi topluluğu meydana getirmektedir. Bu sistem de bambaşka bir manyetik sistem teşkil etmektedir…

Son olarak semaların mesafelerine ve yıldızların sonsuz sayılarına bir göz atalım.

Bütün galaksilerin yüz milyar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Her bir galakside 100 milyar yıldız olduğu sanıldığına göre semalarda 100 milyar kere 100 milyar yıldız vardır.

Bu yıldızlara birer telefon numarası versek ve telefon rehberi yapsak, her bir kitaba 2 milyon yıldız kaydetmek şartıyla, sırf bizim galaksimiz için 300 bin cilt rehber eder. Tüm yıldızlar içinse 300 trilyon cilt rehber basmak gerekir.

Böylesine akıl almaz sayılarla temsil edilen maddesel evrenin ahengi, temel yapısı, nasıl yaratıldığı, elbette büyük merak konusudur.” [1]

Semadaki yıldız ve gezegenlerin sayısı ve bunlar arasındaki akla durgunluk veren mesafeler düşünüldüğünde söylenecek tek bir söz var: ALLAHU EKBER!

Evet, aklın sıkletini fazlasıyla zorlayan bütün bu makro cisimler, ışık yılıyla ölçülen mesafeler, galaksilere hâkim olan manyetik kuvvetler, her sistemin kendi bünyesi içindeki muhteşem bütünlük, bu sistemlerin elektro manyetik kuvvetlerle muhafaza edilmesi… bütün bunlar ince birer hesap meselesidir.

“Güneş ve Ay bir hesaba göre (hareket etmekte)dir.” (Rahman: 5.) mealindeki ayet de bunu gösterir. Ayette geçen “husban” kelimesi hesabın çoğuludur. Yani ortada bir değil, birçok hesap var demektir. Bu hesaplar elbette ki bütün gök cisimleri içindir. İnsanların en fazla ilgilendikleri Güneş ve Ay olduğu için ayette özellikle bu ikisi zikredilmiştir.

İnsanın bu manzara karşısında acizliğini kabul etmekten başka çaresi yoktur. İşte Allahu Teâlâ “Semayı yükseltti” ayetiyle bizi bu baş döndüren düzen ve bu düzene yön veren ince hesap ve hikmetler üzerinde tefekküre davet etmektedir.

Bu, Kuran’ın mutlak ilim olduğunun ve tefekkür ve ilme teşvik ettiğinin açık bir göstergesidir.

II- MİZANIN KONMASI

Rahman: 7. Ayetteki “Semayı yükseltti”den sonra gelen “Mizanını / ölçüsünü koydu” ifadesiyse, göklerde cereyan eden ilahî sünneti ve bu meyanda ilmin kanunlarını anlatır.

Mücahid, Katâde ve Süddî, “Mizanını koydu” ifadesini “Adaleti koydu” şeklinde tefsir etmişlerdir. Yani mizan, adaletin mizanıdır; dolayısıyla ilim ve hikmet demektir.

Bu ayet, semanın mükemmel bir düzen, hak ve adalet ölçüleri üzerine bina edildiğini gösterir. Elbette ki bu hak ve adalet ölçüsü sadece semaya münhasır değildir. Allahu Teâlâ âleme koyduğu ölçü ve nizamı insanların da hayatlarına hâkim kılmasını istemek için bu hikmeti haber vermektedir. Nitekim müfessirler Kuran’ın vermek istediği bu mesajı anlamışlar ve eserlerinde vurgulamışlardır. El- Hasen, Katâde ve Dehhak şöyle demişlerdir:

“Bu mizandan kasıt, insanların birbirlerine karşı adaletli davranmaları ve birbirlerindeki hakkı almaları için kendisiyle tartılan ve denge göstergesi bulunan mizandır.” (Kurtubî Tefsiri, c: 16, s: 545. )

Yani mizan insanların kalplerindeki, akıllarındaki ve fıtratlarındaki hak ve adalet ölçüsüdür. Ve bu mizan, Allah’ın ahkâmına uymakla gerçekleşir.

Kurtubî Tefsirinde şöyle denmiştir:

“Bu emir, ayette adaletin yerine getirilmesini emretmek anlamında haber kipinde gelmiştir. Buna da yüce Allah’ın “Tartıyı adaletle dosdoğru yapın” buyruğu delalet etmektedir ki “el-kıst: adalet” demektir.” (a.y.)

“Mizanı koydu” ifadesinin semada geçerli olan ilmî kanunları ve düzeni anlattığı kesindir. Yazımızın uzamaması adına bu konunun detaylarına şimdilik giremiyoruz. Şu kadarını söyleyelim ki, semaya koyulan bu mizana, bugün astronomi ve fizik ilimlerinde “cazibe kanunu” adı verilmiştir. Buna göre cisimler birbirlerini iter ve çekerler. Bu itme ve çekme kanunu öyle ince hesaplarla dengelenir ki, semadaki hadiselerin cereyanını en küçük bir hata olmadan mümkün kılar.

“Fizik dilinde daha çok “gravidasyon” sözcüğü altında tanınan, fakat pratik bilgilerde “cazibe” diye tanığımız çekim sırrı nedir? 

Özellikle cisimler büyüdükçe birbirlerini şiddetle çekmektedirler. Evrenin temel yasalarından biri olan cazibeyi anlamak pek güçtür.

… Evrende çeşitli mekânlarda yer tutan yıldızlar, güneşler, gezegenler, diğerleri tarafından şiddetle çekilmektedir. Eğer evrenin ilahî bir şuuru cisimlere dönmeyi öğretmeseydi, tüm galaksiler birbirleri üstüne yapışarak tek bir cisim haline dönüşürdü. Hâlbuki her var olan yeni yıldız, kendini çeken güçlere karşı dönme eylemiyle zıt bir güç kullanarak ona yapışıp yok olmaktan kurtulur. Bu eyleme “jiroskopik dönme eylemi” denir. Yalnız bu olay dahi, evrende ilahî şuurun varlığını kaçınılmaz şekilde ispata yeter.” [2]

Bu cazibe kanunundaki çekim sırrını düşünen bir insanın şaşıp kalmaması, hayret etmemesi mümkün değildir. Öyle ya, büyük bir patlamayla parçalanıp semada mekân edinen her bir cisim, başka cisimler tarafından neden çekiliyor? Dahası bu çekim kuvvetine karşı zıt yönde hareket ederek, başka kütlelere çarpıp yok olmamak için belli bir hızla nasıl dönüyor?

Hiçbir fizikçi veya gök bilimci bu itme ve çekmenin sebeplerini müşahhas veya mücerret manada izah edemiyor. İlim adamları sadece bu itme ve çekme kuvvetlerinin varlığını tespit edebiliyorlar.

İşte bu Allah’ın kudretidir. Bu cazibe kanununun gerçek adı da “Sünnetullah”tır. Sünnetullah Allah’ın değişmeyen kanunu demektir.

Allah ilmiyle, kudretiyle, sanatıyla gökleri, yeri ve bütün mahlûkatı ayakta tutmaktadır. İlimlerin lisan-ı hali de bunu söylüyor. Cenâb-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye (kurduğu düzende) tutuyor. And olsun, eğer onlar (yörüngelerinden sapıp) yok olur giderlerse, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O, Halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), Ğafur’dur (çok bağışlayandır).” (Fatır: 41.)

Hakikat budur. Bu durum, tesadüfleri ilahlaştıran materyalizmin bir hurafe olduğunu gösterir.

Burada konuyla ilgili olması bakımından bir hatıramı siz değerli okuyucularımla paylaşmak isterim:

Yıl 1974.

KTÜ Makine Fakültesi 2. Sınıftayım. Fizik dersindeyiz. Hocamız maddenin hareket kanunlarını anlatıyor. “Maddenin eylemsizlik prensibi” denen bir prensip var ki aynen şöyle:

“Duran bir cisim kendi kendine harekete geçemez. Hareketteyse kendiliğinden duramaz. Hareket ediyorsa hareket ettiren bir kuvvet, duruyorsa durduran bir kuvvet vardır. Bu kuvvet maddenin dışında, ona tesir eden aktif bir kuvvettir.”

Hoca bunu söyleyince hemen el kaldırıp söz istedim.

“Hocam” dedim, “Mademki hareketi sağlayan dış aktif bir kuvvet var; o zaman hareket halindeki dünyayı ve semadaki diğer bütün gezegenleri harekete zorlayan bu dış aktif kuvvet nedir?”

Bu soruyu sormakta bir maksadım vardı. 75 kişilik sınıfta 40 öğrenci sağcı, 35 öğrenci de solcu idi ve solcularla fikrî mücadele içindeydik. Hocadan alacağım cevapla onlara bir mesaj vermek istiyordum.

Hoca bana cevap sadedinde Newton Kanununun meşhur formülünü tahtaya yazarak bir izaha başladı. Ama ben tekrar söz istedim ve “Hocam, siz mevcut kâinat düzeninde hareket halindeki gök cisimlerinin durumunun formülünü yazıyorsunuz. Ben ise daha baştan bu hareketi sağlayan ve devam ettiren dış kuvvet nedir diye soruyorum” dedim. Hoca tebeşiri tahtaya çarparak döndü ve şöyle dedi:

“Evladım! Beni Allah’ın işine ne karıştırırsın!”

Sonra da devam etti:

“Bakınız arkadaşlar, bizim ilmimiz sınırlıdır. Biz her şeyi bilemeyiz. Bir örnek vermek isterim: Atomun yarıçapı 10-20 dir ve bu her yerde böyledir. Bu da gösteriyor ki bu âlemde ortak tek bir kanun vardır. Ve o kanunu yapan da tek bir mercidir.”

Bu cevap karşısında sınıfın büründüğü sessizlik hala gözümün önündedir.

“Mizan” kavramını tahlile devam ediyoruz:

Yukarıda meali verilen Rahman: 7 – 9. ayetlerde mizan kelimesi üç defa tekrar edilmektedir. Bunların üçü de Allah’ın koyduğu ölçüyü ifade etmekle birlikte, cihetleri birbirinden farklıdır.

Şöyle ki:

“Semanın mizanının konması”, yukarıda ifade ettiğimiz gibi uzayın içinde bulunduğu kanun, nizam ve hesapları ifade eder. Ve aynı zamanda hak ve adalet kavramına da delil gösterilir ki bu da açık ilim ifade eder.

İkinci kullanıldığı yerde “Mizana uyun” şeklindedir… Burada kast edilen mizan, insanların kalplerine, akıllarına ve birbirleriyle münasebetlerine yansıyan ölçü ve mizandır. Yine yukarıda ifade ettiğimiz gibi bu mizan ancak Allah’ın emir ve hükümlerine uymakla gerçekleşir. Mizan burada beşerî anlamda insanlar arası ilişkilere indirgenmiştir.

Üçüncü kullanıldığı yerde (Rahman: 9. Ayette) de ölçü ve tartıdaki mizanı ifade etmektedir. Bu da sosyal hayattaki ölçme, tartma, hesaplama, hak, adalet kavramlarına karşılık gelir.

Bu üç ölçü, Kuran’ın ortaya koymuş olduğu bir bütünlüktür. Yani insan, sosyal hayattaki ölçme tartmadan, kalplerdeki ve akıllardaki düşünce ve muhakemeye kadar Allah’ın koyduğu ölçülere uymalıdır. Bu, semaya ve kâinata koyulan hak ve adalet mizanıyla bütünleşmek anlamına gelmektedir.

İşte bu üç ölçünün bütünlüğü Kuran’ın ve İslam’ın kâinata bakışının hakikat ekseninde olduğunu, gerçek ilmî yaklaşımı ifade ettiğini göstermektedir. İslam’ın dışında hiçbir ideoloji, nazariye, felsefî görüş ya da bâtıl dinde bu ölçü bütünlüğünü bulmak mümkün değildir. İşte burada dinle / Kuran’la ilim arasındaki münasebet kendiliğinden ortaya çıkmaktadır:

Vahiyle sabit olması sebebiyle Kuran’ın bütün bildirdikleri mutlak hakikattir. Tabiatıyla gerçek ilimdir.

Dahası, önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, Kuran kendi ilim olduğu gibi, insanları ilmî araştırmalara da teşvik eder. Durum bu olunca İslam’ı ilim dışı göstermeye çalışan M. Öztürk ve onun gibilerin safının “hurafeler safı” olduğu açıkça ortadadır.

Devam edecek…

 

[1] Haluk Nurbaki, Evrendeki Mucize s: 94 - 96.

[2] Evrendeki Mucize s: 61.

Yorumlar