9252 Defa Okundu

“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah'ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.” (Lokman: 27)

Kuran’ın ilim ve hikmet hazinesi olduğu gerçeğini anlatmaya devam ediyoruz.

Bu konu çok hayatî, çok önemlidir. Zira batı kökenli İslam düşmanları ve onların tesirinde kalan içimizdeki bazı zavallılar, İslam dünyasında son yüz elli - iki yüz yıldan beri yaşanan kriz ve buhranların sebebini teşhis babında bütün kabahati (haşa) bu nezih dine ve onun temel kaynağı olan Kuran’a yüklemeye çalışmış ve halen de çalışmaktadırlar. Bunlar maksatlıdır, planlı ve programlıdır.

Sormak isteriz:

Dünya, putperestlik ve cehaletin kıskacında kıvranırken Kuran indirilmiş, İslam’ın gelişiyle insanlık taşa, toprağa, kula kul olmaktan kurtarılmış, ilimde, medeniyette ve teknikte tarihte görülmemiş büyük bir terakki ve tekâmül yaşanmış olduğu halde ve bunun da en az 12 asır / 1200 yıl böyle devam ettiği bilinirken, nasıl olur da son iki asırda gözlemlenen menfi tablonun sebebi yine aynı din / Kuran olabilir?

Düşünebilen her insan bu çarpıklığı ilk anda sezer.

“Cahiliye” bir dönemin adı değildir; bir zihniyetin adıdır. Bugün de dünyaya Kuran’ın gelmesinden hemen önceki döneme benzer bir cahiliye atmosferi hâkimdir. İnsanlığı bu badireden çıkaracak olan, yine yüce Kuran’dır. Yeter ki ona edep ve ilmî usuller dâhilinde yaklaşalım, gönlümüzü açalım. Bunu yaparsak Kuran bize kendini verecek, sanki yeni nazil olmuş gibi, birçok bilinmezin, çıkmazın, müşkülün kapısını açacaktır. İşte Kuran’ın ilim ve hikmet hazinesi olduğu gerçeği üzerinde durmamızın bir sebebi de budur.

Önceki yazılarımızda şu tespiti yapmıştık:

“Kuran hem ilmi teşvik eder, hem de bizzat kendisi ilim ihtiva eder.”

Evet, öyledir. Ancak burada şu gerçeği iyi kavramak lazımdır:

Kuran’ın asıl hedefi, insanların Allahu Teâlâ’yı tanımaları, bilmeleri, gerçek imanı ifade eden tevhide ulaşmaları ve Marifetullah ilmini kazanmalarıdır.

Kuran’ın işaret ettiği hakikatlerin merkezinde tevhid, yani Allah’ın varlığı ve birliği vardır. Kevnî ayetler de denen kâinattaki ayetlere dikkat çekilmesinin sebebi, müstakil olarak birer ilim ortaya koymaktan öte, onları yaratan Allah’a imana davettir. Yani Kuran bir fizik, kimya, biyoloji yahut astronomi kitabı değildir. Ama bu ilimlerin hepsine ve çok daha fazlasına Kuran’da işaret vardır. Kuran’ın yaş ve kuru ne varsa her şeyi içine aldığı gerçeğini de bu noktada iyi anlamak lazımdır. (Bak: En’am: 59. )

Kuran, bütün her şeyi bilen yüce Allah’ın noksansız kitabıdır. İçinde insanlığın maddi manevi bütün sorularının, sorunlarının dert ve sıkıntılarının cevabı direkt ya da dolaylı olarak mevcuttur. Bu, ilmi sonsuz olan Allah’a göre kolaydır ve onun kudretini gösterir.

Allahu Teâlâ’nın Kuran-ı Kerim’de âlemdeki ayet ve alametlere işaret etmesi, onun ilk muhataplarının gözündeki ünsiyet perdesini kaldırmak içindir. Çünkü onların çoğu bakan, ama göremeyen insanlardı.

Kuran, sadece bu ilk muhataplarına delil sunmakla kalmamış, gelecekte anlaşılacak başka kevnî ayet ve alametlere de dikkat çekmiştir. Bir evvelki yazımızda aktardığımız Fussilet: 53, Neml: 93 ve Sa’d: 88. ayetler bunu anlatır. Bu ayetlerde fiiller gelecek zaman kipiyledir. Yani “Ayetlerimizi göstereceğiz” şeklindedir. Bu, Kuran’da ucu açık bir mucize silsilesi olduğu anlamına gelir.

İşte ileriye dönük olarak keşfedileceği haber verilen bu mucizeleri, biz ahir zaman Müslümanları görüyoruz; Sahabe-yi Kiram bunları görmemişti… Ama onlar bu ayetlerdeki mana ve muradı anlamasalar da teslimiyet gösterip içlerinde birçok hikmetin var olduğuna inandılar ve de kazandılar. Zaman ilerleyip ilmî keşifler yoğunlaşınca, Kuran’ın birçok konuda ne demek istediği daha iyi anlaşıldı. Hatta -önceki yazılarımızda da söylediğimiz gibi- Kuran bu yeni ortaya çıkan hakikatlere ulaşılmasında bizzat kendisi öncülük yaptı.

Peki, Kuran bu ilmî gerçeklere ne kadar yer veriyor?

Cevap: Gereği kadar…

Bugün itibariyle ilmî gerçeklere işaret ettiği tespit edilen ayet sayısı yedi yüzden fazladır. Kuran öyle bir ilmî icaza sahiptir ki, manevi bir meseleyi, ahirete yönelik bir sahneyi veya dünyada yaşanan sosyal ve psikolojik bir hadiseyi anlatırken bile, işaret yoluyla birçok ilmî hakikatler ifade eder. Buna âlimlerimiz Kuran’ın ilmî icazı demişlerdir. Yani bunlar, hiçbir beşerin ortaya koyamayacağı, mucize olan ifade ve tespitlerdir. İşte Kuran’daki “Benzerini getirin bakalım!” şeklindeki meydan okumayı bu açıdan da tefekkür etmek gerekir.

Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi Kuran’ın ana hedefi, insanları Allah’ı bilmeye ve mükellefiyetlerini öğrenmeye yönlendirmektir. Kuran mutlak hakikattir ve kendisi bizzat ilim ve hikmettir. Onun, sonradan ortaya çıkan birtakım ilmî delillerle desteklenmeye ihtiyacı yoktur. Tam tersi Kuran öncüdür, ilimler onu takip eder. Hakikatler ortaya çıktıkça da Kuran’ın zengin mana ve hedefleri daha iyi anlaşılmış olur.

İlmî faaliyetler çerçevesinde bir kanaat yahut iddianın “ilim” seviyesine gelmesinin safhaları vardır: Önce ortaya bir görüş atılır, buna “nazariye” veya “teori” denir. Teori hiçbir zaman gerçek ilim anlamına gelmez. Ancak “teorem” safhasını da geçirip ispatlandıktan sonra ilim haline gelir. İşte Kuran’ın öncülük ettiği ilim, bu teorem safhasından sonra kesinleşmiş ilimdir. Biraz sonra kısaca değineceğimiz Big Bang olayı gibi.

Burada meseleye bir başka noktadan daha bakalım:

İlmî icaz, Allah tarafından gönderilen kitaplar içinde yalnız Kuran’a mahsustur. Kuran’dan önce indirilen kitap ve suhuflarda kevnî ayetlere işaret olduğuna dair bir bilgi yoktur.

Kuran’ın kevnî ayetlere, âlemdeki hikmet ve inceliklere işaret etmesi, dolayısıyla ilmî keşiflere ışık tutması, kıyamete kadar bütün insanlığın ihtiyaçlarına cevap verecek bir kitap, zaman ve mekân üstü ilahî hakikat olduğunun alamet ve işaretidir.

Batıl görüşlerini cevaplandırdığımız M. Öztürk’ün, sırada bekleyen “Kuran tarih üstü değildir” iddiasını, şuraya kadar yazdıklarımızla bile çürütmüş oluyoruz. Ama onun bu hezeyanını yine de ayrıca ele alacağız.

Bu hakikatler aynı zamanda Kuran’ın eskimeyeceğinin, daima yeni ve taze kalacağının, her okunuşunda yeni bir diriliğe vesile olacağının da delilidir. Şu hadis-i şerif bu büyük hakikati ifade eder:

“(Kuran’ın) Hayret verici özellikleri bitip tükenmez. Çokça müracaat edilip okunmaktan dolayı da yıpranmaz.” (Tirmizî 2831; Müstedrek 1998; Taberanî, Kebir 8567.)

Yazımızın bundan sonraki kısmında, Kuran’ın işaret etmiş olduğu çok önemli birkaç ilmî gerçeği gündem edeceğiz.

KURAN’DA İŞARET EDİLEN BAZI İLMÎ GERÇEKLER

1- Büyük Patlama / Big Bang Olayı

Kâinatın yaratılışı, semanın ve arzın bugünkü düzenine girişi, fizikte “Büyük Patlama / Big Bang Olayı” olarak adlandırılır. Yapılan ilmî çalışma ve hesaplamalara göre, dünyanın maddi manada düzenlenmesi, 13,8 milyar yıl önce vuku bulmuştur.

Sema ile arz birlikte, bir devasa kütle halindeyken, bir anda büyük bir patlama ile parçalanmış, her gök cismi yerli yerine oturarak âlem teşekkül etmiş, bugüne kadar hiç aksamadan süregelen nizam ve intizam ortaya çıkmıştır.

Big Bang / Büyük Patlama bugün bir teori olmaktan çıkmış, evrensel çapta ilmî bir gerçek olarak bilim tarihindeki yerini almıştır.

Bu, bilim kisvesi altındaki zaten batıl olan materyalist âlem görüşünün, hurafeler çöplüğüne atılması demektir. Big Bang’in bilimsel ispatı ile âlemi ezelî sanan ilk çağ materyalistlerinin ve günümüz diyalektik maddecilerin görüşü çökmüştür.

Evet, başlangıçta bu âlem, yer ve sema bir arada, bir kütle halinde idi. Büyük patlama ile kâinat düzeni oluştu. Bilimin ispat ettiği bu hakikati gerçek manasıyla ancak tevhidî dünya görüşü açıklayabilir. Zira Big Bang olayında cevap bekleyen pek çok soru vardır.

Mesela bu büyük kütle neden belirlenen o zamanda patlamıştır? Neden daha önce veya daha sonra değil?

Hem sonra fiziğin gereği odur ki, bir patlamada her şey parçalanınca sağa sola savrulur, maddesel anarşi olur. Bu, her şeyin herc ü merc olması demektir. Peki, nasıl oluyor da bu korkunç patlama nerdeyse 14 milyar yıldan beri aksamadan devam eden bir kâinat nizamına vücut veriyor?

Bu ve benzeri soruları hiç kimse tesadüf masalıyla izah edemez.  Bu olay, ancak bir olan, eşi benzeri olmayan, ilmi, kudreti, tedbiri noksansız ve sonsuz olan ilahî bir iradenin işi olabilir. 

İşte tam da bu noktada Kuran’ın şu beyanı, bu en büyük kâinat olayına ışık tutuyor:

“O inkâr edenler, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?” (Enbiya: 30.)

Görüldüğü üzere ayet-i kerimede inkârcılar, müşrikler muhatap alınmakta ve ikaz edilmektedir.

Ayet-i kerimenin işaret ettiği hakikat şudur:

Yegâne Halık olan Allah tarafından yaratılmış bir kütle, yine onun ilmi, tedbiri ve kudreti doğrultusunda parçalanmıştır. Ayette bu devasa kütlenin parçalanması “ratkan” kelimesiyle anlatılır. Bu kelimenin Arapça kökeni incelendiğinde, söz konusu patlamanın içten dışa doğru olduğu, böylece bu devasa kütlenin akıl ve hayallerin üstündeki bir güçle birbirinden koparıldığı, ayrıldığı, her bir parçanın ilahî ilim, irade, kudret ve sanatla kâinatta yerli yerine oturtulduğu anlaşılmaktadır.

Buradan bu âlemin bir yaşı olduğu sonucu çıkar. Yaşı olan bir şeyin de başlangıcı vardır. Başlangıcı olan her şey yaratılmıştır. Nitekim bugün kâinatın yaşını radyum ve uranyum elementlerinin yarılanma müddetinden hareketle hesaplamak mümkündür. Yani âlem / madde, yaratıldığına bizzat kendisi şahitlik yapmaktadır.

Yine ayet-i kerimenin işaret ettiği bir başka ilmî gerçek, hayatı olan her şeyin sudan yaratıldığıdır. Yeryüzünde hayat, ancak su ile mümkündür. Su, canlıları esas alan biyoloji ve tıp ilminin tamamını içine alır. Dolayısıyla ayet-i kerime hayatın kaynağı olan suya dikkat çekerek, suyla gelen bütün canlılığa işaret etmiş olmaktadır. İşte “Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’am: 59.) mealindeki ayetin daha kolay anlaşılmasına yardımcı olan bir örnektir bu. Kuran’ın ilmî icazı böyle bir şeydir. Her bir icaz, biz insanlar için ilim kapısını aralayan şifreler hükmündedir. Şifreler kapıları aralayınca âlem içinde âlemler olduğu görülür.

Ayet-i kerime, semayla yerin beraberliğinden ve bunların Allah’ın ilim ve kudretiyle birbirinden ayrılmasından bahsettiğine göre, burada bilim çevrelerinin Big Bang dediği büyük patlamanın konu edildiği bellidir. O halde bu konudaki bütün izahlar, bu ayetin tefsiri kabilindendir.

Yapılan açıklamalardan bu patlamanın bir anda olduğu, “Ak Nokta” diye tabir edilen bir noktadan başladığı anlaşılmaktadır. Bu patlamanın cereyanı ve âlemin yerli yerine oturması zamanına “Planck Zamanı” denilmektedir ki bu zamanın matematiksel değeri 10 -43 (on üzeri eksi kırk üç) saniye olarak hesaplanmıştır. Yani bu patlama, tahmin edilemeyecek kadar küçük bir zaman diliminde, bir anda olmuştur. Esasen bu gerçek Kuran’daki “kün fe yekün” ayetinin matematiksel ispatıdır:

“O, göklerin ve yerin (herhangi bir örnek olmaksızın)yoktan var edicisidir ve O bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca “Ol!” der, o da hemen oluverir.” (Bakara: 117.)

Ayette yer ve göklerin herhangi bir model olmadan yaratıldığına dikkat çekilmesi, bu yaratma fiilinin Allah’a ait olduğu manasıyla son derece örtüşmektedir. Ondan sonra gelen “ol der, o da hemen oluverir” ifadesi de ilmî bir icaz olarak çok büyük bir hakikate işaret etmektedir.

Şimdi bu Big Bang olayının izahına dair, Onkolog Doktor Haluk Nurbaki’nin “Evrendeki Mucize” adlı kitabından kısa bir bölüm aktaralım:

“… Ak Nokta’dan başlayan patlama zamanı 10 -43 saniye gibi akıl almaz bir anda, ısı farklılaşmaları her yüz binde bir saniyede öylesine programlaştırılmış ki bugünkü evrenler akıl almaz bir sanat şaheseri şeklinde ortaya çıkıvermiştir.

… Şimdi aklı başında tüm fizikçiler ateistlere Big Bang olayının ışığı altında şu soruyu soruyor:

Ak Nokta’da doğan enerji kazanında, proton, nötron, elektron ve zıt eşleri, ilk yüz binde bir saniyede yaratıldı. Ve sonra eşleşerek yeniden ters fotonlara dönüştü. Peki, elektron, nötron ve protonlardan bugünkü evreni kuracak bir miktar, nasıl olup da sayısal bir ahenk içinde kurtuldu?

Elektronlar ve protonlar adeta tek tek sayılmış ve enerji fırtınasından esirgenerek görevlerine sevk edilmişlerdir. Aslında yaratılışın en büyük mucizesi budur.

1965’te gelişip, 1988’de tam olgunlaşan Big Bang (Ak Nokta patlaması) olayının özündeki sır budur. Daha önce yaşayan talihsiz ilim adamları, enerji bulutları içinde donuklaşan maddesel oluşuma çeşitli kılıflar uydurmakla meşguldüler. Şimdi ise 1980’den bu yana Nobel alan fizikçiler, ilahî yaratılış programının sonsuz sanatına hayranlık içindeler.

Ünlü fizikçi Niels Bohur “İnsan makro ve mikro kozmozun içinde kendini sıkışmış görür. Ve hayrete düşmekten başka bir şey yapamaz. Çünkü insan var oluşun hem oyuncusu hem de seyircisidir” demiştir.

Dünyanın en ünlü matematikçisi Martin Gardner, son eserinde matematiği bir ilahî beste gibi görüyor. Kitabının ismine de “The Whys of a Phılosophıcal Scrıvener” diyor.

Antropik kozmoloji ilim dalını kuran, ünlü karadelikler olayına geniş boyutlar getiren John Wheeler “Big Bang’le gelişen olayların amacı insandır. Bu sonsuz bilgi ona sunulmuştur” diyor.

Big Bang’den çıkarılacak sonuç nedir? Bir Ak Nokta’da büyük bir infilak olmuş, akıl almaz bir enerji, korkunç hareket kazanınca kuvantlar doğmuş, bu kuvantlar hedefe atılan roketler gibi mesafeler kazanarak genişlemiş, bir yandan da zaman ve manyetik eylem boyutları doğmuştur.

Saniyenin trilyonlarda birinde ortaya çıkan olaylar zinciri öylesine programlı gelişmiştir ki, ilk anki yazgı, koskoca bir evrenin muhteşem dekorunu çizivermiştir.

Bir mikron küçüklüğündeki genetik kartlarda, bir santimin milyonda biri kadar bir sapma, nasıl insanın dilini karnından çıkarırsa, Ak Nokta’nın patlamasındaki ilk anda trilyonlarda bir hata, kâinatı bir kaosa çevirirdi. Hiçbir eksik olmadı. Ve bir nur noktasından bir anda 10 -43 saniyede fırlayan evren, Allah’ın ilahî şaheserini sergileyiverdi…” [i]

Daha 1980’lerde netleşen kâinatın bu en büyük olayının, 14 asır önce vahiyle bildirilmesi, Kuran’ın Allah kelamı olduğunun delili olduğu gibi, aynı zamanda Kuran’daki çok sayıdaki bilimsel gerçekten sadece biridir.

Şimdi M. Öztürk’e soruyoruz:

Hani Kuran’dan ilim çıkmazdı?

Kuran üzerine çalışan, Tefsir dalında ihtisas yapmış bir kimse nasıl bu kadar nasipsiz olabilir, akıl almıyor… Bu, kalbini ve aklını Kuran’dan çeviren bir kimsenin, bu tavrı sebebiyle Kuran gerçeklerinden ve ilmî hakikatlerden men edilmesi hadisesinden başka bir şey değildir.

2- Kâinat Her An Genişletilmektedir

Kuran-ı Kerim’in dikkat çektiği bir diğer ilmî gerçek de, kâinatın her an genişlemekte olduğudur. Bu da ilim adamlarının yeni tespit ettiği bir hakikattir. İlgili ayet-i kerimede mealen şöyle buyrulur:

“Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.” (Zariyat: 47.)

Bu konuda yine Dr. Haluk Nurbaki’nin “İmanla Gelen İlim” adlı eserinden bir alıntı yapalım:

“Kâinat fiziğinde çok önemli olan diğer bir konu da (kâinatın) hızla genişlediği gerçeğidir.  Son yıllarda birçok ilim adamı kâinatın genişlediğinden söz etmektedir… Ve günümüzde bile fiziğin Kuran’ı yeni yeni anladığını inkâr etmek mümkün müdür? Vicdan sahibi herkes, fiziğin Kuran’ın ardından koştuğunu ve ona yetişmek için daha çok sürat kazanması gerektiğini kabul etmek zorundadır.” [ii]

Burada “Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitapta mevcuttur” ayetiyle bütünleşen bir ayeti daha mealen aktaralım:

“And olsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik.” (Zümer: 27.)

Ve bir başka ayet-i kerimede de bütün bu hakikatlerin keşfi için insanlar Kuran üzerinde düşünmeye çağrılırlar:

“And olsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” (Kamer: 17.)

3- Göğe Yükselirken Nefes Darlığı Çekilmesi

Bütün bu delillerden anlaşılıyor ki, Kuran’ı anlamak büyük bir nasip meselesidir. Ama kalbini Kuran’a açmayanlara, aklını ve tefekkür gücünü onun emrine vermeyenlere Kuran da kendini kapatır. Kişi zanneder ki bu benim tercihim ve kararımdır. Hâlbuki onu hakikatlerin keşfinden perdeleyen Allah’tır. Ve Kuran’da bu hakikat izah edilirken de ilmî bir gerçeğe işaret edilmektedir.

Önce ilgili ayet-i kerimenin mealini aktaralım:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır.” (En’am: 125.)

Evet, ayet-i kerimede anlatıldığı gibi, Allah bir kuluna hayır murad ederse onun göğsünü İslam’a açar. Ama gönlünü Kuran’a ve İslam’a kapatarak inat edenlere de gerçeklerin keşfi bir nevi yasaklanır ve onlar büyük bir huzursuzluğa düşerler. Öyle ki hakikat karşısında sanki “göğe çıkıyormuş gibi” bir nefes darlığı hali yaşarlar. M. Öztürk ve onun gibilere bu ayetteki hakikat üzerine etraflıca düşünmelerini tavsiye ederiz.

Peki, burada “göğe çıkıyormuş gibi” misalinden maksat nedir, hangi ilmî hakikate işaret vardır?

Çok kısa izah edelim:

Göğe doğru yükseldikçe basınç ve oksijen azaldığı için nefes almak zorlaşır. Bu ancak 10 bin feetten sonra hissedilmeye başlar. Bu yüzden uçaklarda buna göre tedbirler alınır. Mesela 40 bin feet yükseklikte uçan bir uçakta, uçağın içindeki hava basıncının yerdekiyle aynı olması için sekiz kat daha fazla bir hava basıncı uygulanır. Aksi takdirde bütün yolcular bilincini tamamen kaybeder.

Bu hakikat ancak uçağın icat edilip kullanılmaya başlandığı son yüz - yüz elli yıllık süreç içinde anlaşılabilmiştir. Hâlbuki Kuran bunu 14 asır öncesinden haber vermektedir.

Öztürk ve onun gibilere tavsiyemiz, işin nefes darlığı safhasını geçip, ölüm içinde ölüm noktasına vardığı ve üstelik bu dayanılmaz azabın ebedileştiği gün gelip çatmadan ayıkmalarıdır. Faydasız ve kahredici o son pişmanlığı yaşamadan…

Devam edeceğiz.

[i] Evrendeki Mucize, Damla Yayınevi, İstanbul, 2002. 4. Baskı, s: 101 -103.

[ii] İmanla Gelen İlim, Damla Yayınevi, İstanbul, 2008, s: 163- 164.

Yorumlar