10324 Defa Okundu

“Ayetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışarak çalışanlara gelince, onlar Hakkın huzuruna azap içinde getirileceklerdir.” (Sebe: 38.)

Önceki iki yazımızda Kuran’a dair akaid ölçülerini beyan etmiştik. Şimdi bu ölçüler muvacehesinde M. Öztürk’ün Kuran’a imanla ilgili akaid ihlali anlamına gelen sözlerini cevaplandırmaya devam ediyoruz.

Onun bu konuyla ilgili iddialarından bazıları şunlardır:

 “Kur’ân aslî şekliyle yazılı değil, sözlü (şifahî) bir metindir.” [1]

“Kur’ân, Hz. Osman dönemindeki istinsah faaliyetinin ardından yazınsal bir metin olarak algılanmaya başladı.” [2]

         “Tarihsel süreçte ilgili hitabın yazılı kayda geçmesi, diğer bir deyişle sözün teknolojileşmesi, ister istemez Müslüman nesiller ile Kur’ân arasında bir yabancılaşma yarattı.” [3]

Bu ifadelerde niyetin, Kuran’ın sıhhatiyle / korunmuşluğuyla ilgili şüphe uyandırarak Müslümanların ona duyduğu güveni sarsmak olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Kuran’a (hâşâ) tenkit getirmek için zorlamalar yapıldığı, birtakım kelime oyunlarına başvurulduğu görülmektedir ki, bunların içyüzünü bu yazıda ortaya koyacağız.

I- KURAN HEM SÖZLÜ HEM DE YAZILI “ALLAH KELAMI”DIR

İlk cümleye tekrar bakalım:

“Kur’ân aslî şekliyle yazılı değil, sözlü (şifahî) bir metindir.”

Bu cümle bize Eski Yunan felsefecilerinden sofistleri (safsatacıları) hatırlattı. Zira onlar felsefeyi bir eğlence sanatı olarak görüyor, kelime oyunlarını mugalâtayı / demagojiyi profesyonelce yapıyorlardı. Hatta bunu bir meslek haline de getirmişlerdi.

Mugalâtanın özelliği şudur: İlk bakışta mantıklı ve tutarlı gibi görülür, ama üzerinde biraz düşünüldüğünde ne kadar mesnetsiz, boş, ayağı yere basmayan bir lakırdı olduğu anlaşılır.

Öztürk’ün bu ve benzeri cümleleri de işte böyledir. Hem mesnetsiz hem de tutarsızdır.

Tutarsızlığına ilk delil olarak onun geçmiş yazılarımızda değerlendirdiğimiz “Kuran’ın lafız olarak değil, sadece mana olarak indiği, onu Hz. Peygamberin formüle ettiği” şeklindeki iddiasını hatırlayalım.

Burada ise Kuran’ın “sözlü bir metin” olduğunu söylüyor. Bir metin, sözlü de olsa, mana ve lafız bütünlüğünden meydana gelir. Yani lafzı olmayan bir metin düşünülemez. Buna göre Kuran’a “sözlü metin” demek, onun lafzının da Allah’a ait olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Peki acaba Öztürk gerçek manada birbirinin zıddı olan bu iki görüşten hangisine inanıyor, kendisini dinleyenlere hangisini benimsemelerini telkin ediyor?

Kuran’ın lafzının Allah’a ait olmadığı fikrini mi, yoksa Kuran’ın lafzı ve manasıyla Allah’a ait “(sözlü) bir metin” olduğu fikrini mi?

Üstelik her iki ihtimalde de Kuran üzerinde şaibe oluşturmaya çalışıyor. Birinci ihtimalde Kuran lafzının (hâşâ) Allah’a ait olmadığı fitnesini, ikinci ihtimalde de Kuran’ın yazılı bir metin olmadığı fitnesini seslendirmiş oluyor.

Görüldüğü gibi burada hem çelişki, hem de ikisi de yanlış olan iki iddia söz konusudur.

Gerçek şu ki, her yazılı metin, “yazılı bir metin” safhasına gelmeden önce belli aşamalardan geçer.

Beşerî açıdan düşünelim: Bir söz, önce kalpte ve fikirde oluşur. Sonra dile dökülür, ardından da kaleme alınarak yazılı metin haline gelir. Buna göre bir kitaba bakılıp “Bu kitap yazıya geçmeden önce başka aşamalar geçirdi, bu sebeple yazılı metin olamaz” denebilir mi? Elbette ki denemez.

Peki, fani bir insana ait bir söz, “yazılı metin” olabiliyor da, hem lafzı hem de manasıyla Allah’tan gelen, vahiy kâtiplerince de yazıya geçirilen ilahî kelam neden yazılı metin olamıyor?

Bu şahsın, kendi asılsız ve mesnetsiz hezeyanlarına “yazılı metin olma” hüviyeti tanırken, Allah’ın yüce kelamının bundan mahrum olduğunu iddia etmesi, hadsizliğin zirvesi olsa gerektir.

Kuran’ın mütekellimi (konuşanı, vazedeni) Allah’tır. Allah (c.c.) emir ve mesajlarını ihtiva eden kelamını vahiy yoluyla, Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Resulüne indirmiştir. Cibril-i Emin aldığı vahyi, aynen aldığı gibi Resul-i Emin olan Hz. Peygambere (s.a.v.) tekrarlamıştır. Bu ilahî kelam, sayıları muhtelif zamanlarda kırka kadar çıkan vahiy kâtipleri tarafından yazılmıştır. Vahiy kâtiplerinin yazdığı metnin, vahyedilenden farklı olması mümkün değildir.

Abdullah b. Mesud (r.a.) rivayet ediyor:

“Resulüllaha “Öğüt alan yok mudur?” ayetindeki “müddekir” kelimesini “müzzekir” şeklinde okudum. Bunu duyan Resulüllah “Fe hel min müddekir” şeklinde okudu.” (Ruhu’l Beyan, c: 8, s: 368.)

Sadece bu örnek bile Kuran harf ve kelimelerinin ne kadar titiz ve hassas bir şekilde korunduğunun ispatı sadedinde kâfidir. Bu dikkat ve hassasiyeti vahiy kâtipleri başta olmak üzere bütün sahabede görmek mümkündür.

İslam’ın bidayetinde Kuran’ın aslî haliyle muhafazası hususunda “ezber”in “yazı”dan daha güvenilir bir yöntem olarak kabul edildiği tarihî bir gerçektir. Çünkü o zamanın insanları hafızaları itibariyle bugüne göre çok daha güçlü bir durumda idi. Bu açıdan baktığımızda da Kuran lafızlarının değişmesi ya da kasıtlı olarak değiştirilmesi asla mümkün değildir.

Şunu da düşünelim: Kuran’ın muhafazası hususunda farz-ı muhal bir gaflet ya da ihanet söz konusu olsaydı, bu, vahiyle kontrol edilen Resulüllaha (s.a.v.) Cebrail (a.s.) vasıtasıyla mutlaka bildirilir ve yanlış derhal düzeltilirdi. Kuran’ın korunmuşluğunu (Hicr: 9.) ve ona hiçbir batılın yaklaşamayacağını (Fussilet: 42.) haber veren ayetler buna delildir.

Keza şu ayetler de Kuran’ın hem lafız hem de manasıyla Allah’tan gelen ve değişmesi / değiştirilmesi mümkün olmayan bir kelam olduğuna delildir:

“Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini depretme (kımıldatma). Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir.” (Kıyâme: 16 – 17.)

“Sana okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın. O, açık olanı da bilir, gizli olanı da.” (A’lâ: 6 – 7.)

Burada anlatmaya çalıştığımız şudur:

Öztürk, Kuran’a “yazılı değil, sözlü metin” demekle onun sabitliğini, güvenilirliğini ve dolayısıyla da bağlayıcılığını iptal etmeye yeltenmiş oluyor. Çünkü sözlü / şifahi metin, meramı yanlış ifade etmeye, yanlış anlaşılmaya, yanlış aktarılmaya müsaittir. Çocukların oynadığı “kulaktan kulağa” oyununda olduğu gibi, dilden dile aktarıldığı sürece değişmeye açıktır. Hâlbuki bu asla Kuran için söz konusu olamaz. Kuran Hz. Ebubekir (r.a.) zamanında iki kapak arasında toplanmış, Hz. Osman (r.a.) zamanında çoğaltılmışsa da, bu faaliyetlerle ortaya çıkan Mushaf / Mushaflar, Allah’ın indirdiğinin bire bir aynısıdır. İşte mealini verdiğimiz bu son ayetler de, Kuran’da değişmenin olmayacağını ortaya koyarak Öztürk’ün bu iddiasını çürütmektedir. Peygamberimizin gösterdiği, vahyi lafzı ve manasıyla muhafaza telaşı karşısında Allah bu işi kendi uhdesine aldığını haber vermektedir. Vahyin korunmasındaki bu disiplin ve titizlik, o yüce kelamı “sözlü metin” olarak bırakmamış, “yazılı metin” safhasına da geçirmiştir.

Sonuç olarak Kuran’ın yazılı bir metin olup bozulmadan günümüze kadar geldiğini bütün dünya bilmektedir. Aksini iddia etmek, güneşe bakan gözün kamaşarak görme hassasını kaybetmesine ve ardından da kendi noksanlığı yüzünden göremediği o güneşin varlığını inkâr etmesine benzer.

Allah tarafından gönderilen diğer bütün kitaplar insanlar eliyle bozulmuş, sadece Kuran ilahî koruma altına alınmış iken, buna şükretmek yerine, Kuran’ın güvenilirliğini sarsmaya kalkışmak, Kuran sayesinde hidayet bekleyen insanlara yapılabilecek en büyük kötülük olsa gerektir.

II- KURAN DAHA EN BAŞTAN YAZILMAYA BAŞLANMIŞTIR

Bu şahsın “Kur’ân’ın, Hz. Osman dönemindeki istinsah faaliyetinin ardından yazınsal bir metin olarak algılanmaya başladığını” söylemesi de gerçeği yansıtmıyor.

Çünkü önceki satırlarda da ifade ettiğimiz gibi Kuran ayetleri vahyin gelmeye başladığı ilk zamanlardan itibaren yazıya geçirilmiştir.

Mesela Hz. Ömer’in (r.a.) Müslüman olması hadisesini hatırlayalım: O, öfkeyle, Müslüman olduğunu öğrendiği kız kardeşi Fâtıma’nın evini bastığı sırada Habbab b. Eret, ona ve kocası Saîd b. Zeyd’e elindeki yazılı bir kâğıttan Taha Suresinin ilk ayetlerini öğretiyordu.  Kaynaklar bize, Müslümanlara, yeni nazil olan ayetleri öğreten sahabilerden birinin de “okuma yazma bildiği için” Habbab b. Eret olduğunu haber vermektedir.

Keza Abdullah b. Mes’ûd, Übey b. Kâ’b gibi bazı sahabilerin, inen ayetleri kayıt altına aldıkları ve bu yazılı metinleri muhafaza ettikleri bilinmektedir.

Kuran Hz. Ebubekir (r.a.) zamanında iki kapak arasında toplanmış, Hz. Osman (r.a.) zamanında ise istinsah edilmiş, yani çoğaltılmıştır. Çoğaltılan bu nüshalar Yemen, Şam, Irak gibi bazı İslam beldelerine gönderilmiştir.

Öztürk bu süreci saptırarak Kuran’ın Hz. Osman (r.a.) zamanında yazılı bir kitap olarak görülmeye başlandığını söylüyor.

Bu iddia, hadislerin Peygamberimizden iki yüz elli, üç yüz sene sonra yazıldığı iddiasına ne kadar da benziyor. Hadisler konusundaki iddianın amacı nasıl hadislerin güvenilirliğini ortadan kaldırmak ise, Öztürk’ün bu iddiasındaki amacı da aynı şekilde Kuran’ın güvenilirliğine şüphe düşürmektir. Her Müslüman bu maksadı sezebilmelidir. 

III- “KURAN’IN MÜSLÜMAN NESİLLERE YABANCILAŞTIĞI” İDDİASI

Bu şahsın en asılsız, en haddi aşkın iddialarından biri de “Kuran’ın yazıya geçirilmesinin Müslüman nesillerle Kur’ân arasında bir yabancılaşma yarattığını” söylemesidir.

Böyle bir söz hangi akılla, hangi vicdanla, hangi tecrübeyle söylenebilir?! Bir iddiacı iddia ettiği sözün delilini göstermeli, ispatını yapmalıdır. Dilin kemiği yoktur. Delilsiz, mesnetsiz ve ispatsız konuşanlara itibar edilmez.

Kuran vahiyle sabit olmuş Allah kelamıdır. Vahyin ilahi bir kelam olarak Allah’ın Resulüne gelmesi, bu kelamın Resulün (s.a.v.) dili olan Arapçaya indirgenmiş olması, vahiy kâtipleri tarafından yine bu lisanla kayıt altına alınması Allahu Teâlâ’nın biz kullarına bir lütfudur. Bu lütfu “yabancılaşma” olarak görmek, akı kara, karayı ak görmek gibidir.

Kuran’ın Mushaf haline getirilmesi, niçin Müslüman nesiller ile Kuran arasında bir yabancılaşma meydana getirsin ki?

Tam tersine, mucize bir ifade gücüne sahip, edebiyat şahikası niteliğindeki Kuran, yazıya geçirilmeden önce de, geçirildikten sonra da, “Allah’ın ipi” olarak Müslümanları hem kendine bağlamış, hem de kendi etrafında birbirlerine kenetlemiştir. Yabancılık bunun neresinde?  Onun yazıya geçirilmesini Müslümanlar için bir yabancılaşma olarak nitelemek, ancak hasta bir mantığın ve de istikrarsız ve hidayet fukarası, basireti kapalı bir kalbin ürünü olabilir.

Bu çerçevede Kuran’ın insanlar için kolaylaştırıldığını anlatan şu ayet-i kerime ne kadar da önemlidir:

“And olsun ki biz Kuran’ı (insanlara) öğüt için kolaylaştırdık. Öğüt alan var mıdır?”  (Kamer: 17.)

Tefsirlerde bu “kolaylaştırma” şöyle izah edilir:

“Yani and olsun biz bu Kuran’ı senin kavmine, onların kendi konuştukları dilleriyle indirmek suretiyle kolaylaştırdık. Nitekim Yüce Allah aynı gerçeği “Biz onu öğüt alsınlar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık” (Duhan: 58.) ayetinde de vurgulamaktadır…

Hasan Basrî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah’ın “And olsun ki Biz Kuran’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık” ayet-i kerimesi olmasaydı, insanların dili onu okumaya dönmezdi.” (Ruhu’l Beyan, c: 8, s: 368.)

“Burada Kuran’ı öğretmeye ve onunla meşgul olmaya teşvik vardır. Çünkü Yüce Allah onu dilediği kuluna kolaylaştırmıştır. Şöyle ki, küçüklere büyüklere Araba ve Arap olmayana onu ezberlemek kolay olur. Saîd b. Cübeyr şöyle der: Ayetin manası “Onun ezberlenmesini ve okunmasını kolaylaştırdık” demektir. Zira Allah’ın kitaplarından Kuran’dan başka hiçbiri tümüyle ezberden okunmaz.” …” (Safvetü’t Tefâsîr / Sâbûnî Tefsiri, c: 6, s: 224 - 225.)

Söz buraya gelmişken Kuran’ın “Arapça bir kitap” olarak indirildiğini haber veren şu ayeti de hatırlayalım:

“Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: “Ayetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!” De ki: “O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.” (Fussilet: 44.)

Netice itibariyle bu “yabancılaşma” iddiasının akıl, ilim ve basiret sahipleri nezdinde hiçbir geçerliliği yoktur.

         İlahî vahyin ağırlığı insanların anlaması için kolaylaştırılmışken, bu kolaylığın müminlerde meydana getirmiş olduğu sıcaklık ve hayranlık da ortadayken, onun yazıya dökülmesini “yabancılaşma” diye nitelemek, cehaletle izah edilemeyecek kadar vahimdir.

Âl-i İmran: 103 ve Enfâl: 63. Ayetlerde Allah’ın müminlerin kalplerine ülfet koyduğu, bunun da Kuran / İslam sayesinde olduğu haber verilir. Kuran’daki bütün ayetler bütün zaman ve mekânları içine alacak şekilde evrensel / cihanşümul olduğuna göre, -Kuran’dan kaynaklanan- daha hangi “yabancılaşma”dan söz edilebilir ki? Burada Öztürk’ün Kuran’a ne kadar yabancı olduğu anlaşılmaktadır.

Acaba bu şahıs, sırf Mushaf haline getirildi diye, Kuran’ın Müslüman nesillere yabancılaştığına dair tek bir delil gösterebilir mi? Asla gösteremez.

Ama biz, Kuran’ın Müslümanlar arasında nasıl bir ülfet sebebi olduğuna, aynı şekilde kendisine de hangi boyutta yakınlık, sevgi ve hürmet duyulduğuna, baş üstünde tutulup göz nurundan daha da hassas korunduğuna dair binlerce örnek verebiliriz. Birkaçını sıralayalım:

1- Birçok müslümanın iman etmesinin sebebi Kuran’ın kendini celbetmesi ve kendisinde uyandırdığı yakınlık hissidir. Hz. Ömer (r.a.) örneğinde olduğu gibi… Bu, Kuran’ın Mushaflaşmasından sonra da böyle olmuştur. İnternete “Kuran sayesinde Müslüman olanlar” yazarsanız, yakın zamanda yaşanmış onlarca Müslüman olma öyküsü okuyabilirsiniz. Bir örnek verelim:

Prof. Dr. Gary Miller'in İslam'la tanışma hikâyesi

Şu anda Melik Fehd Üniversitesinde Matematik Profesörü olan Gary Miller, eski bir papazdı ve insanları Hıristiyanlığa çağıran bir misyonerdi. 

Miller, Kitab-ı Mukaddes hakkında çok geniş malumata sahip bir misyonerdi. Ayrıca matematiği de çok severdi. Bu nedenle de mantığa ve olayları mantıki bir silsile hâlinde ele almaya meraklıydı. Bir gün Kur’an-ı Kerim’i okumak istedi. Amacı, Müslümanları Hristiyanlığa çağırırken yapacağı dinî tartışmalarında kullanabileceği bazı yanlışlıklar yakalamaktı. O, 14 asır önce yazılmış, çöl vs.’den bahseden köhne bir kitapla karşılaşacağını bekliyordu. Fakat onu okudukça hayret ve şaşkınlığı arttı. Hatta bu dünyada başka hiçbir kitapta rastlanamayacak gerçekler keşfetti.

…Aklında hep tenkit edilebilecek bir açığı yakalamak vardı. Fakat sonunda çok önemli ve ilginç bir ayetle karşılaştı. Bu ayeti okuduğunda vurulmuşa döndü. Ayet şöyle diyordu:

“Kur’an’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Kur’an, Allah’tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.” (Nisa, 4/82.)

“Falsification test”, günümüzde bilinen prensiplerdendir. Bu da, doğruluğu kanıtlanıncaya kadar ortaya atılan teorilerde yanlış arama veya konuyu ciddi incelemeye tabi tutma kuralıdır. İlginçtir ki, Kur’an, Müslüman olsun veya olmasın herkese bu konuda meydan okuyor. Kendisinde asla bir hata bulamayacaklarını ilan ediyor. Dünyada hiçbir yazar böyle bir cüret gösteremez. Yani bir kitap yazıp da, “Bu kitap her türlü hatadan uzaktır” deme cesaretini gösteremez. Bunun tek istisnası olarak Kur’an, kendisinde hata ve tutarsızlık bulunmadığını ve böyle bir şeye asla rastlanamayacağını söylüyor.”

…Ayrıca, Kur’an’ın, öyle bazılarınca ileri sürüldüğü gibi çölde inen ve sadece çöl hayatından bahseden bir kitap olmadığını, bu iddiada bulunanların Kur’an’ı okuduklarında onun konularının zenginlik ve renkliliği karşısında hayrete düştüklerini söyler. Mesela, Kur’an’ın denizi, denizdeki fırtınaları ve denizde yolculuk yapanların ruh halini anlatan ayetlerini okuyan bir denizcinin, önce Hz. Muhammed’in denizci olduğunu zannettiğini, gerçeği öğrendiğinde ise, Kur’an’ın Hz. Muhammed’in sözü değil, Allah’ın kelamı olduğunu anlayarak Müslüman olduğunu anlatır. [4]

2- Kuran’ın Peygamberimizden sonraki asırlarda da gönüllerde, fikirlerde ve hayata geçirilmesinde büyük bir şevkle benimsenmiş olması Müslümanların ona hiç de yabancılaşmadığının bir başka delilidir.

3- 600 sayfalık büyük bir hacme sahip olduğu halde, tarih boyunca milyonlarca Kuran hafızının yetişmesi ve ümmetin bu hassasiyetini hiçbir zaman yitirmemesi de onun benimsendiğine delildir.

4- Kuran edebî bir mucizedir. Ediplere diz çöktürmüş, Müslümanların göğsünü kabartarak onları şaha kaldırmıştır.

5- Ortada “İslam Kültür ve Medeniyeti” diye bir medeniyet varsa, bu medeniyet içinde mütefekkirler, ilim adamları, mucitler yetişmiş ise, bunun arkasındaki en muharrik güç de yine Kuran’dır. Dolayısıyla bu tarihî gerçekler de Kuran’a yabancılaşılmadığının bir delilidir.

6- Kuran her müslümanın evinde, işinde, hayatının her safhasında izzet ve şeref sebebi olarak algılanmış, canlar onun uğrunda seve seve feda edilmiştir. Müslümanların gündeminden hiçbir vakit düşmeyen şehadet arzusu da, ancak Kuran’a olan yakınlığın neticesi olabilir.

7- Kuran, Müslümanlarca öyle benimsenmiş, ona öyle gönül verilmiştir ki, ayette de emredildiği gibi onu okumaya hep “euzü besmele”yle başlanmış ve onun yazılı olduğu Mushafa abdestsiz el sürülmemiştir.

Kuran’ın “yakınlık” duygusuyla uyandırdığı heyecan sadece Müslümanlarda değil, birçok kere gayrimüslimler üzerinde de tecelli etmiştir. Yukarıda anlattığımız hadise buna bir örnektir.

Öztürk ve onun gibilerin hayranlık duyduğu, karşılarında el pençe divan durduğu batılı araştırmacıların, geçmişteki seleflerinden iki misal daha verelim:

Kur'an'ı İngilizceye çeviren Rodwil diyor ki:

"Kur'an'ı okudukça, O'nun bizi etkilediğini ve hayrete düşürdüğünü, nihayet bize üstünlüğünü teslim ettirdiğini ve önünde secdeye kapandırdığını görürüz. Kur'an temas ettiği konular ve güttüğü maksatlar itibariyle üslûbu temiz, yüksek ve haşyet vericidir. Belâgat bakımından ise en yüksek şâhikadadır."

İngiliz siyaset adamlarından Edmond der ki:

"Kur'an'ı tetkik ettikçe, O'nun kemal ve yüceliğini tanırız. Önce insanı cezbeden Kur'an, sonra onu hayrete sürükler, sonra da onda bir tutkunluk uyandırır, insanı kendisine hürmete mecbur eder ve bu suretle herkesi derinden etkiler." [5]

Öztürk zerre kadar vicdana sahipse bu ifadeler karşısında biraz ar edip utanır mı acaba? Hiç sanmıyoruz…

Şimdi bütün bu deliller karşında daha nasıl Kuran’ın Müslüman nesillere yabancılaştığı iddia edilebilir?

Yalan! Kuyruklu yalan!

Kuran’ın şeytanları anlatırken “şeytanların insanlardan da olacağını” haber vermesi ne kadar da yerinde! (Bak: Nas: 6.)

Devam edecek…

 

[1] M. Öztürk, Meâl Kültürümüz, Ankara Okulu Yayınları, 3. Basım, s: 10.

 

[2] M. Öztürk, Kur’ân’ı Kendi Tarihinden Okumak, Ankara Okulu Yayınları, s: 18.

 

[3] M. Öztürk, Tefsir Tarihi Araştırmaları, Ankara Okulu Yayınları, s: 12.

 

[4] Makalenin tamamı için bak: https://dergi.diyanet.gov.tr/makaledetay.php?ID=7134

 

[5] http://kitap.mollacami.com/kurani-kerim-bilgileri/bazi-batililarin-gorusleri.html

Yorumlar