364 Defa Okundu

Eyyubilerin tarih sahnesine çıktığı dönemde Fatımiler ’de de durum, Abbasilerden pek farklı değildi. Fatımîler kendilerinin Hz. Ali ve Hz. Fatıma vasıtasıyla Hz. Resülüllah’ın soyundan geldikleri iddiasıyla hareket ederek bu münasebetle Hz. Fatıma ‘ya nisbetle Fatımiler adını almışlardır. Bu iddianın doğruluğu o tarihlerden itibaren gerek mütekaddim gerek çağdaş ilim adamları arasında hep tartışma konusu olagelmiştir. Zira Bu iddianın hem lehinde hem de aleyhinde birçok görüş ileri sürülmüştür. Afrika ‟da ortaya çıkan Fâtımî hilafetinin ya da devletinin dinî ve siyasî temeli, aslında ismâililik düşüncesine dayanmaktadır.

İsmâililik hareketi ya da İsmâil’i mezhebi, İmâmiyye (İsna aşeriyye)‟nin altıncı İmamı olan Cafer (ö.148/765)‟in ölümünden sonra İmâmın kim olacağı hususunda başlatılan tartışmalar sonrasında ortaya çıkmıştır. Zira İsmâilîler, Cafer’in sağlığında büyük oğlu İsmâil’i nas yoluyla kendisinden sonra İmâm olarak atadığını kabul ederken; buna karşılık İmâmiyye ise, babası hayatta iken 145/762‟de İsmail’in vefatı sebebiyle İmametin kardeşi Mûsâ el-Kazım’a geçtiğine inanırlar. İşte altıncı İmam Cafer es- Sadıktan sonra başlayan bu ihtilaf ve ortaya çıkan İsmâîlî İmamet anlayışı daha sonra Fatımî devletinin de esasını teşkil etmiştir. Fatımîler, Haçlı işgali sırasında Abbasilerle mezhep çatışması yaşıyordular. Abbasi topraklarında İsmâîlî mezhebini yaymak için yoğun propaganda içindeydiler.

Günümüzde bütün dinler arasında bu savaşın var olmasının yanında islâm devletlerinin durumu o zamandan farklı değildi. Bu bilgilerden sonra, Tasavvuf, tarikatlarla Selahaddin irtibatına göz atalım. Biz tarihçi değiliz. Elbette ama siz okuyucularımıza bu sütünümüzdan tasavvufu anlatınca ister istemez tasavvuf tarihi ile tarih iç içine geçtiğinden geniş görüşlülük bir strateji geliştirilecek, Horasan tasavvufu ve diriliş tasavvufundan bahs edip, Yesevi geleneğini eskisi gibi cihanşümul bir hale dönüştürüp Batının Anka’sı dünya semasında dolaşıp din-i mübin islâmı hakim kılacaksa Tahta kılıçlılar, yeşil sarıklı, siyah sancaklılar ve elbette Ebabil kuşları Fil Ashabını darmadağın edecekleri günde yakındır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin Batı’nın Anka’sının vakti elbette ki geldi kapıya çattı.

Selâhaddin-i Eyyûbî’nin tasavvuf yönünü ve İslâma olan katkılarını anlamak için yaşadığı dönemi iyi bilmek gerekir. Selâhaddin-i Eyyûbî’nin yaşadığı çağ (XIIXIII), tasavvufun en verimli olduğu bir döneme rastlamaktadır. Bu dönemi Tarikatların teşekkül dönemi olarak nitelendirebiliriz. Çünkü büyük tarikatların Şeyhleri, Abdulkadir Geylanî (ö.562/1167), Ahmed Rifâî (ö.578/1182), Ahmed Yesevî (ö.562/1167), Ebu Medyen (ö.590/1194) Sühreverdîler (Ebû Necip, Ebû Ömer, Sühreverdi Maktul) gibi ünlü tarikat pirleri bu dönemde yaşamışlardır. Selâhaddin-i Eyyûbî ‟nin yaşadığı dönemde İslâm coğrafyasının her köşesinde salih ve meşhur Şeyhlere rastlamak mümkündü. Tabi bu da İslâm toplumunda tasavvuf hayatını yaşamayı normal günlük hayatın bir parçası haline getirmişti. Selâhaddin-i Eyyûbî kendinden önceki çağın tasavvufî düşüncesinden etkilendiği gibi kendisinden sonra kurulan tasavvufî ekollerin kurulması ve gelişiminde büyük rol oynamıştır. Bu dönem, düşünce ve pratiğiyle sonraki çağların tasavvuf anlayışının seyrini belirleyen pek çok sûfiye ve tasavvuf ekolüne şahitlik etmiştir. Çünkü Muhyiddin Arabî (ö.638/1240), Sadreddin Konevî (ö. 671/1272), ve Mevlâna (ö.672/1273) gibi mutasavvıfların, Selâhaddin-i Eyyûbî “nin kurduğu medrese ve Hânkâhlarda yetiştiklerini görürüz.

Demek ki bu asra bakan yüzünde üniversitelerin din ve fen ilimlerinin birlikte gerçekleştirildiği bir üniversite şart olduğu gibi Anadolu’nun tamamında küçük illerde hata ile yakın nüfusa sahip ilçelerde üniversiteler kurulmalı asrımızda geçmişin tasavvuf ve tekkeleri güçlü Stklara dönüştürmeli vakfiyeler imar edilmeli halk aydınlatılmalı esnaf tekrar örgütlendirilmelidir.

Yorumlar