3936 Defa Okundu

“Sonra Kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolda gider, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet, büyük lütuf budur.” (Fâtır: 32.)

Bu yazımızda, mealini aktardığımız Fâtır: 32. Ayetin tefsirinden hareketle “Kitaba vâris ümmet” tanımlamasını ve bunun Ehl-i Sünnet’le olan münasebetini anlatmaya çalışacağız.

Konuya girmeden evvel, bir evvelki yazımızda ele aldığımız “en hayırlı ümmet” tabirini tamamlar mahiyette, Âl-i İmran: 104. Ayetin mesajına da yer verelim. Zira bu ayetin hem Âl-i İmran: 110’la hem de Fâtır: 32’yle mana bütünlüğü vardır.

I- “ÜMMET İÇİNDE HAYRA ÇAĞIRAN, İYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜKTEN MEN EDEN BİR TOPLULUK BULUNSUN” EMRİ

Âl-i İmran: 110. Ayette, “en hayırlı ümmet” olmanın iki önemli alametinden biri olarak “emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker yapmak” zikrediliyordu.

Âl-i İmran: 104 ise en hayırlı ümmet içinden, bu görevi yapacak bir zümrenin seçilmesini emretmektedir. Ayet-i kerime mealen şöyledir:

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran: 104.)

Ruhu’l Beyan Tefsirinde bu ayetle ilgili şu izah yapılır:

“Burada istenen şey, hayra çağıran bir topluluğun bulunmasıdır. Yapılan çağrı her ne kadar insanlardan bazılarına ise de, hitap bütün insanlaradır. Bunun farz-ı kifaye olduğu anlaşılıyor. Bu görev bütün insanlarındır. Fakat bazılarının yapmasıyla diğerlerinin sorumluluğu düşer. Şayet bu görevi bütün insanlar terk ederse hepsi birden günah işlemiş olurlar. Bu görev işlerin en yücesi ve en üstünü olduğu için bunu ancak ilim adamları yapabilirler. Cahil bu işi yerine getiremez.” (c: 2, s: 53.)

Ayetle ilgili Kurtubi Tefsirinde de benzer bir tespit yapılmaktadır:

“Yüce Allah’ın “minkum / içinizden” emrinde yer alan “min” teb’îd (kısmilik bildirmek) içindir. Yani iyiliği emredecek olanların ilim adamları olmaları gerekmektedir. Çünkü bütün insanlar ilim adamı değildir.” (c: 4, s: 319.)

Görüldüğü üzere iki tefsir de emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker yapacak insanların seçkin âlimler olması gerektiğinde birleşiyor. O halde bu ayet-i kerime “en hayırlı ümmet”e emr-i bi’l maruf, nehy-i ani’l münker yapacak organizasyonlar oluşturmalarını emrediyor demektir.

İnsanları hakka davet etme vazifesi inanmayanları muhatap alarak yapılıyorsa “tebliğ”, müminlere yapılıyorsa “emr-i bi’l maruf, nehy-i ani’l münker”, müminin mümine nasihati şeklinde yapılıyorsa da “hakkı tavsiye” adını alır.

Bugün ümmeti- Muhammed’in (ve onu temsil noktasındaki Ehl-i Sünnet Camiasının) bu vazifeleri yerine getirme hususunda bir hayli ihmalkâr olduğu kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Kuran’ın bu emrini yerine getirme babında acilen şuurlu ve sistemli organizasyonlara girişilmelidir. Bu vazifenin ihmalinin mesuliyeti mucip olduğu açıktır.

II- KİTABA VÂRİS OLAN ÜMMETİN KİMLER OLDUĞU

Fâtır: 32. Ayet, kullar içindeki seçilmişlerden ve Kitabın onlara miras bırakıldığından bahseder. Bu çok ciddi ve hayatî bir konudur.

Ayet-i kerimeyi mealen tekrar verelim:

“Sonra Kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolda gider, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet, büyük lütuf budur.” (Fâtır: 32.)

Tefsirler içinde bu ayeti en iyi izah edenin merhum Ali Sâbûnî’nin tefsiri olduğunu gördüm. Bir bölümünü aynen aktarıyorum:

“Sonra bu yüce Kuran’ı ümmetlerin en üstününe, diğer ümmetlere tercih ettiğimiz Muhammed (s.a.v.) ümmetine miras verdik. Bu büyük lütfu, semavî kitapların sonuncusu olan mucize Kuran’ı, sadece onlara verdik. Zemahşeri der ki “Yüce Allah’ın seçtiği kişiler, Sahabe, Tabiûn ve ondan sonra kıyamete kadar gelecek olan Muhammed ümmetidir.” (Keşşaf, III / 484.)

Bundan sonra yüce Allah, kulları arasından seçtiği kişileri üç sınıfa ayırarak şöyle buyurdu: “Kendilerine bu Kitabı miras verdiğimiz o kişilerden bazıları hayır işlemekte kusurlu davranır; Kuran’ı okur, fakat onunla amel etmez. Bunlar “nefislerine zulmedenler”dir. Bazıları hayır işlemek ve iyi amel etmekte orta yolu tutar; çoğu zaman Kuran’la amel eder, bazen ihmalkâr davranır. Bunlar “orta yolu tutanlar”dır. Bazıları da Allah’ın Kitabıyla amel etmede öne geçmek için yarışır, hayır işlemeye koşar. Bunlar, Allah’ın kolaylık sağlaması ve muvaffakiyet ihsan eylemesi sayesinde itaat etmede yarış ipini göğüslemişlerdir. Bunlar Allah’ın izniyle “hayır işlemede önde gidenler”dir.

İbn Cüzeyy der ki: “Tefsircilerin çoğunluğuna göre bu üç sınıf Muhammed’in (s.a.v.) ümmeti içerisindedir. “Allah’a isyan eden (günahlara düşmek suretiyle nefsine zulmeden)”, “takva sahibi olan” ve “bu ikisi arasında olan”lardır. (et - Teshil, III / 158.)

Hasan el- Basrî şöyle der: “(Bunlar) “iyilikleri kötülüklerinden çok olan”, “kötü amelleri çok olan”, “iyi ve kötü amelleri eşit olan”lardır. Bunların hepsi de cennete girer.” (Zatu’l Mesîr, VI / 490.)

Burada dipnot şeklinde şu izahat yer alır:

“Bu üç sınıfın Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinden olduğuna dair olan görüş tercihe şayandır. İbn Cerir’in tercihi de budur. Büyük âlim İbn Kesir maksadın bu olduğunu gösteren birçok hadis zikretmiştir.”

Ana metin şöyle devam ediyor:

“İlahî emir ve yasakların ve semavi kitapların en şereflisi olan bu yüce Kitabı taşımak için Muhammed ümmetinin seçilmesi ve bu Kitaba onların mirasçı kılınması, yüceliğine hiçbir fazilet ve şerefin yaklaşamayacağı büyük bir fazilettir. Allah onlara dünya durdukça devam edecek olan bu yüce Kitabı lütfetmiştir. Allah’ım, bu ne büyük lütuf!” (Ali Sâbûnî Tefsiri, c: 5, s: 168 – 169.)

1- Kurtubi Tefsirinden Bu Manayı Teyit Eden Mesajlar

Kurtubi Tefsirinde müteakip ayetteki (Fâtır: 33) “(Bu mükâfat) Adn Cennetleridir ki oraya girerler…” ifadesine atıf yapılarak şöyle denir:

“Buradaki “oraya girerler” buyruğundaki zamirin üç kesime de ait olduğu söylenmiştir. Ancak burada “zalim”in “kâfir” ve “fasık” olarak anlaşılmaması gerekir. Bu görüşte oldukları rivayet edilenler arasında Ömer, Osman, Ebu’d Derda, İbn Mesud, Utbe b. Amr ve Aişe de (Allah hepsinden razı olsun) vardır.”

… Derim ki, yüce Allah’ın izniyle ortadaki görüş en uygun olanlarıdır. Çünkü kâfir ile münafık -yüce Allah’a hamdolsun ki- seçilmiş kimseler değildirler. Onların dinleri de seçilmiş olamaz. Bu, Ashab-ı Kiram’dan altı kişinin kabul ettiği bir görüştür ve bu da kabul edilmesi için yeterlidir…

“İşte bu”, yani bizim onlara Kitabı verişimiz “büyük lütfun ta kendisidir.” (Bu ifade) “Kusurlarını bilmekle birlikte onları bu şekilde seçişimiz, büyük lütfun kendisidir” diye açıklandığı gibi “Bu üç gruba da cenneti vadetmek büyük lütfun kendisidir” diye de açıklanmıştır.” (c: 14, s: 343 - 347.)

2- “Nefsine Zulmedenler”den Kasıt Nedir?

Tefsirlerde bu ayet-i kerimenin izahında en çok tartışılan husus “nefsine zulmedenler”in kimler olduklarıdır.

Yukarıda verdiğimiz izahlardan, üç grubun da ümmet-i Muhammed’den olup cennete girecekleri anlaşılmaktadır.

Ruhu’l Beyan Tefsirinde bu görüşü teyit mahiyetinde Hz. Ömer’den (r.a.) gelen şu hadis-i şerife yer verilir:

“Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (r.a.) minberden “Allah Resulü şöyle dedi” demiştir: “Öne geçmek için yarışanımız öndedir. Orta yolu izleyenimiz kurtulmuştur. Ve zalimimiz de bağışlanmıştır.” (Hadisi el – Ukeylî, İbn Merdeveyh ve Beyhakî tahriç etmiştir. Bkz: ed – Durru’l Mensur V/ 252.)” (Ruhu’l Beyan, c: 7, s: 17)

Bu hadis-i şerif, ayetteki “nefsine zulmedenler”in de, bağışlanan ümmet-i Muhammed’in günahkârları olduğu hususunda son noktayı koymaktadır.

Tefsirlerde ayette neden önce “nefsine zulmedenler”in zikredildiği de izah edilmiştir:

“Ebu’l Leys ise şu hususu dile getirmiştir: “Ayette zalimin öne alınması ve hayır için yarışanın sonraya bırakılmasının sebebi, yarışan kendini beğenmesin, zalim de Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesin diyedir.” ( Ruhu’l Beyan, c: 7, s: 17.)

 3- Netice

Tefsirlerdeki izahlardan zaruri olarak şu sonuçlar çıkmaktadır:

- Ayette geçen “seçilen kullar”dan maksat, “ümmet-i Muhammed”dir. Ümmet-i Muhammed Kitaba vâris kılınmıştır.

- Kitaba vâris olan bu ümmet-i Muhammed kendi arasında üç gruba ayrılmaktadır: “Nefsine zulmedenler”, “orta yolu takip edenler” ve “hayırda yarışanlar”.

- Bu üç gruptan biri olan “nefsine zulmedenler”in de seçilen kullar arasında olması ve Kitaba vâris kılınması çok mühimdir. Hz. Ömer Efendimizden rivayet edilen hadis-i şerifte “Zalimlerimiz bağışlanmıştır” denmesi, bu “nefsine zulmedenler”in ümmet-i Muhammed’den olup, bağışlanacakları anlamına gelmektedir.

- Dolayısıyla bu üç gurubun hepsi de ümmet-i Muhammed’den olup cennetliktir. Kurtubi Tefsirinde Fâtır: 33. Ayetteki “Cennete girerler” ifadesine atıfla yapılan izah bunu göstermektedir.

- Kullar içinden seçilen ve Kitaba vâris kılınan ümmetin, Zemahşeri’nin de işaret ettiği gibi, Sahabe, Tabiûn ve kıyamete kadar gelecek olan Muhammed ümmeti olması, üç gruptan oluşan bu zümrenin sahih itikada sahip olması anlamına gelir. Bu üç gruptan “orta yolu takip edenler”le “hayırda yarışanlar”ın kurtulanlar olduğu zaten açıktır. “Nefsine zulmedenler”e gelince, hadisin beyanıyla bunlar da bağışlandığına göre, demek ki bunların yanlışları itikadî değil, amelîdir. Çünkü küfür veya küfrün mukaddimesi konumundaki bidatler delillerle sabittir ki affolunmaya engeldir. Buradan “nefsine zulmedenler”in amelî hatalar yapsalar da, itikadî yanlışlar yapmadıkları anlaşılmaktadır.

- Kaldı ki bidat ve dalalet ehli istikamet sapmasına uğradıkları için “seçilmiş” ve “Kitaba vâris kılınmış” olamazlar.

- O halde ümmet-i Muhammed’den nefsine zulmedenler de sahih itikada, yani Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat inancına sahiptirler. Onlar böyle olunca, diğer iki grubun da böyle olması hayli hayli mecburidir.

Sonuç olarak anlıyoruz ki ayet-i kerimede söz konusu edilen “seçilmiş kullar” ve “Kitaba vâris olan ümmet”ten maksat, kelimenin tam anlamıyla Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’tir. Ehl-i Sünnet sırat-ı müstakimdir; yani Kuran ve Sünnet yoludur.

Yazımızın başında konu edindiğimiz Âl-i İmran: 104. Ayette belirtilen emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker yapacak “seçilmişler”le Fâtır: 32’de anlatılan “hayırda yarışanlar” aynı mana bütünlüğü içinde mütalaa edilmelidir.

Fâtır: 32’de, içlerinde “nefsine zulmedenler”in de bulunduğu söz konusu üç grubun hepsi birden “Kitaba vâris” olarak tanıtıldıktan sonra, buna “büyük lütuf” denmesi ne kadar da yerindedir. Bizi bu lütfa mazhar kıldığı için Cenâb-ı Hakka ne kadar şükretsek azdır.

 

Yorumlar