2796 Defa Okundu

Paslı demir yığınlarında kanayan çıplak ayaklar gibi. Umutlara kanat açan ak güvercin kanatlarının karanlığa dökülmesi gibi. Sağır duvarların dibinde çelimsizce filizlenen kesik isyanlar gibi.  Son/suz bir yokuşu tırnakları söküle söküle tırmanır gibi. Kayıp adreslerin ka(la)balığında şaşkın ve çaresiz kala kalmış gibi. Telaşlı meydanların kirli kaldırımlarında aşağılanmış bir dilenci gibi. Bir yangının ardı sıra küllerin soğuk koynunda teselli arıyor gibi. Bir cesedin donmuş dudakları arasından bir nefeslik tebessüm umar gibi. Soğuk rüzgârların savurduğu okşanmamış yetim saçları gibi. Ellerinden kayıp uçurumlara düşüveren amansız çığlıklar gibi. Tozundan utanan tavan arası düşleri gibi. Gözlerini açmaya üşenen, yüzünü göstermekten usanan affedilmez suçlular gibi. Bir köşeye sığamayan, bir an’a tutunamayan kaygılı hastalar gibi. Dile gelmeyecek, fısıltılara bile başını sokamayacak, itirafların boynuna sarılamayacak kıpkızıl utançlar gibi. Şimdi de, sonra da bir şey vaad etmeyen zakkum tohumu gibi. Cezbesi arttıkça, süsleri çoğaldıkça, renkleri parladıkça, aldatıcılığı sivrilen, ayartıları derinleşen zakkum çiçeklerinin yüzünde dağılıveren saf sevinçler gibi.  İçeriye sessizce girip çıkışıyla yırtıp parçalayacak zehirli hançer gibi.

Böyle bir karanlık o kadının kalbindeki. Öyle bir yangın yeri onun göğsü şimdi. Bizden uzaklarda, dilini hemen anlayamayabileceğimiz bir kadın, dilini anlasak da acısını kalbimize tercüme etmekte zorlanacağımız bir anne bir dert dağı büyütüyor içine doğru. Tersinden yükseliyor bu dağ; zirvesi aşağıya doğru sarkıyor. Sivrildikçe diplere uzanıyor; uzandıkça soğuyor, soğudukça dilsizleşiyor.  

Sadece 21 yaşındaydı ilk tanıdığımda. Bebeği Jashua ise 14 aylık. Annesine gülümsüyor Jashua. Annesinin yüzünden tanımsız ünsiyetler alıyor. Kıpır kıpır sevinçlere boğuluyor annesinin kucağında. Annesinin gözlerinin içine düşünce tebessümleri, anne gönlünde sevinçten çiçekler açıyor. Görseniz, her bebek ve anne gibiler.

Fakat...

Annesinin bildiği, Jashua’nın farkında olmadığı bir “kara haber”i var doktorların. Bütün o sevinçleri uçuruma savuracak bir “kara” haber var gazetelerde. Gülücüklerin hepsini kirli sarı kuytularda boğuyor o haber. Bir unutuluşa doğru itilmenin gücenikliğiyle yutkunuyor genç kadın. Kalbini amansız bir vefasızlığın dizi dibinde ağlatıyor. Aklına şimdiden insafsız yabancılıkların yükünü yığıyor. Kucağında bir unutuşu büyütüyor. Kollarında bir yabancıyı gezdiriyor. Gözlerine buzdan soğuk umursamazlıklar değdiriyor.

Ne var ki?

“Bunama hastalığı” Alzheimer, minik Jashua’da çok erken yaşta ortaya çıktı. İngiliz anne her gün çocuğuna yeni bir şey öğretmeye çalışıyor ama nafile... Doktorlara göre Jashua, 5 yaşına geldiğinde annesini bile tanıyamayacak.

Adını yıllar önce ilk kez tıp kitaplarında görmüştüm hastalığın: Niemann Pick Sendromu. Ne kadar da huzurlu duruyordu satırlarda!

Şimdi kendimi yerine koyduğum bir kadının kalbine değdirdiği can hışırtısını hissetmeye çalışırken nasıl da yırtıcı oluyor Niemann Pick Sendromu. Kitapta durduğu gibi durmuyor! (Ki Jashua geçen hafta ilk kez “anne” demiş!)

Yo yo! Niyetim anneye yardıma çağırmak değil; bu çaresizliği kendimize yardım edecek bir okumaya dönüştürmek. Bir çözüm sunmak için de çabalıyor değilim. Bu çözümsüzlüğü-şu anda içinizde az da olsa hissettirebilmişken-anlatılmaz, anlatılsa bile anlaşılmaz bir derin çözümsüzlüğün dili eylemek istiyorum:

İnanmadan yaşayanların hâli, kendileri unutsalar da bu annenin halinden farklı değil. Yaşamlarını kopkoyu bir unutuşa, kaskatı bir yabancılığa, kapkara bir hiçliğe doğru akıtanların kalpleri Jashua’nın annesininkinden daha mahzun, daha küskün, daha kırgın. Bilmiyor olabilirler! Bilmek istemiyor olabilirler! Bildirilmesini hiç istemiyor olabilirler!

Akıllarını kat kat sarhoşlukla sarmalamış olmalılar. Dünden gelen hüzünleri, yarından gelecek korkuları günübirlik avunmaların salıncağında uyutuyor olmalılar. Kalplerinin sonsuza uzanan emellerini yabancı yarınların avucuna kördüğüm edip bırakmış olmalılar. Burada tattıkları hayatın ötelerde salkım saçak boy verecek dal uçlarını, meyveye duracak çiçeklerini “böyle gelmiş böyle gider”lerin sıradanlığında buduyor olmalılar. Ömrün beklediğini, hayatın vaad ettiğini anlık, günlük, aylık, yıllık beklentilerin sığlığına gömüyor olmalılar. Umulmadık bir tavla galibiyetinin sıcağında, kalplerini saran yokluk zemherilerini örtüyor olmalılar. Coşkulu bir şampiyonluk umudunun aydınlığında sonsuz vedaların karanlığını unutuyor olmalılar. Tatlı bir emeklilik beklentisinin serinliğinde varlıklarının ucunu değdirdikleri hüzün yangınlarını erteliyor olmalılar.

Sonunda seni unutacak bir bebeği büyütmek ne kadar sancılıdır! Devamı gelmeyecek lezzetleri tatmak, en nihayet hiç olacak mutlulukları yaşamak ne çok elem vericidir! Giderek yabancılığa dönüşen bir sevdaya bile bile gönül vermek ne de yakıcıdır!

O’nu bilmemek varlığa küs ediyor insanı. Varlığı da küstürüyor. Kocaman yetimler gibi boynunu büküyor dağlar: paramparça oluyor. Başı boş serseriler oluyor yıldızlar: sönüyor, soğuyor. Yüz üstü bırakılmış yoksullara dönüşüyor özlemler, sevinçler, aşklar, akrabalıklar, dostluklar: yüzleri asılıyor. Dağların bile kaldıramayacağı yüklere dönüşüyor akıllar: ağlıyor, ağlıyor. Kanadı kırık kuşlar gibi çırpınıyor kalpler: uçamıyor, aç kalıyor.

Keşke bilselerdi ne kadar karanlıkta olduklarını da içeriyi azıcık ışık sızdığında korkmaları değil sevinmeleri gerektiğini öğretebilseydik onlara. Keşke bilseydik inanmış olarak ne büyük bir vahşetten çıkarıldığımızı ne korkunç bir karanlıktan kurtulduğumuzu da ışıl ışıl tebessümlerimizi bir kandil gibi sunabilseydik gözlerinin körlüğünü bile göremedikleri o karanlıklara. 

 

Yorumlar