40112 Defa Okundu

Bu başlıkları sıralayabiliriz, uzatabiliriz, çoğaltabiliriz. Burada ısrarla anlatmak istediğimiz şu, bu ülkenin kotlarıyla oynamak adına o kadar çok malzeme buluyorlar ki.

Siyaset yapan biri camiyi, dini, din görevlisini kullanıyor, din görevlisi de kendisini kullandırtıyor.

Diyanet, iman ve hakikatler noktasında ülkenin manevi zırhını kuşanması gerekirken, birileri dini, diyaneti kendi kavgasına meze yapıyor.

Okullarda eğitim verilmesi gerekilirken, en iyi eğitim, en iyi öğrenci, en iyi okutman, en iyi yönetici kademesi oluşturulup ülke menfaatleri adına kollar sıvanması gerekilirken,marjinal örgütlerin, terör yuvalarının ana üstü haline getiriliyor.

Avrupa’ya on bin km mesafede olan Kâbe, Fransız’ın, İngiliz’in, masasında islamofobitezgâhı için malzeme ediliyor.

Dikkat edersek, Hristiyanlar için Müslümanların en ufak bir cümle tasarrufu olmuyor, olmamalı da, Hak din mensubu olan bireylerin tebliğ etme yöntemlerinin yanında, İslam’ın güzelliklerini anlatması gerekilirken içimizdeki marjinalist akıl sayesinde, bizi iki zıt kutup haline getirmeyi sayemizde beceriyorlar.

Biz yıllarca başörtüsü kavgası verdik değil mi? 2013 yılında kılık kıyafet yönetmeliği değiştirildiğinde, başı açık olanla, başı kapalı olan aynı masada çalıştığında; aaa kavga çıkmadı diyenler olmadı değil.

Yıllarca insanımızı bir husus ile ilgili dolduruşa getirenler, ipleri saldığında aynı kavganın süreceğini umdular, umuyorlar.

Bir bayan kısa etek giydi diye nice etiketlere maruz kaldı bu ülkede ve bir bayanda kapalı bir elbise giydi diye yobaz ilan edile bildi.

 Ama kısa etek giyen evine girdiğinde namaz elbisesini giyip ibadetini yapabildi, kapalı dedikleri yobaz kadınlar da tiyatro bileti sırasında, Mozart konserlerinde görülebildi.

Birileri hep çomak soktu, birileri hep insanları kılık kıyafeti ile yargıladı. Nasrettin hoca hesabı kürt kavgası bir türlü bitmedi. Ama hoca hep aynı hoca, fikir hep aynı fikirdi.

Saçını atkuyruğu bağlayan kısa paçalı erkeklere, erkek muamelesi yapılmadı ama 15 Temmuzda bu erkekler elindeki bira şişesini darbeci hainlerin uçağına atarken; sıkıyorsa in aşağı, benim ülkeme namahrem eli deymez diyebildi.

İsimler hiç değişmedi, gözyaşlarının rengi hiç değişmedi. Ama hep bir nifak hareketi vardı bizler için. Bizi bir birimize kırdırmak için. Oysa bir Müslüman bir kardeşini önce eliyle uyarırdı, sonra diliyle, o da yetmiyorsa bugz ederdi. Bize önce bugz etmeyi unutturdular, sonra eliyle dövmeyi öğrettiler, sonra da diliyle küfür etmeyi. Bizde saf bir halle öğretileni tatbik etmeye başladık. Oysa değerlerimiz vardı bizim. Tarihten bu yana bizi biz yapan değerlerimiz. 600 yıl sadece Müslümanlar yaşamadı bu topraklarda, ama yaşayanların hepsi tek devlet, tek millet tek bayrak diyebildi. Ne zaman nifak ekilmeye başlandı aramıza, o gün insanlar öldürüldü acımasızca. Sırf birilerini harekete geçirmek için İstanbul’un göbeğinde dini farklı olsa da memleket aşığı olan Hrant Dink’ ler öldürüldü. Sırf islam üzerinden kavga çıkarmak için ayeti hadisi bilmeyen yapma imamlar- hocalar türedi. Ve sırf kavga çıkarmak adına örgüt nedir bilmeyen küçük çocukların eline taşlar verildi.

Hiç düşündük mü peki, neden Türkiye bu kadar şiddetli şekilde ameliyat edilmek isteniyor. Neden bu ülkede hep bir kavga olsun isteniyor. 2000 yıllarında İstanbul Üniversitesi içindeki kavgalar, Siyasal fakülteleri içindeki kırdırmalar ve bugün Boğaziçi üniversitesinde hortlatılmak istenenler neden yapılıyor.

Dün meselenin ağaç olmadığını söyleyenler, bugün neden Boğaziçi üniversitesinde? Okuyorlar mı? Öğrenciler mi? Hayır. Hayır…

Malzeme ortada ve uyanmadığımız müddetçe, sıkı sıkıya birbirimize kenetlenmediğimiz müddetçe, bu kavga bu gürültü hep birilerinin maşalığında devam etmeyecek mi?

Masada hazırlanmış bir projenin menusu kısaca bunlar. Ajanslarca menüye dâhil edilen bu başlıklar, toplumun ayrışmasını, karşı karşıya getirilmesini sağlamaya yetiyor, artıyor.

Bunun yanında siyasi açıklamaların şaşırtmadığına da şahit oluyoruz. Boğaziçi üniversitesindeki öğrenciler için ‘evlatlarımızı bırakın’ denebiliyor ama Diyarbakır annelerinin evlatlarına evlat muamelesi yapmıyor.

 Kısaca 28 Şubat öncesine atıfta bulunan ciddi bir hazırlık safhasında olan ajans programı sahneye alınmış durumda.

‘Z’ kuşağının itirazı olabilir ama toplamı 55 kişi olan ayrıştırma programının ismine eylem denilmesi son derece yanlış. Bu olay sadece Boğaziçi üniversitesinin sınırlarıyla kalmayacak, Türkiye geneline yaymaya çalıştıracakları bir ajans politikası halini alacak.

Eylemlerin orta yerinde ABD’nin ‘Endişe ile takip ediyoruz’ söylemi kısa bir süre önce Trump döneminin geçişini oluşturan ABD baskını için Türkiye’nin sarf ettiği ‘endişe ile takip ediyoruz’ söylemine bir cevap, bir misilleme oluşturmuş oldu.

Unutmayalım ki Biden’in gelmesi ile birlikte dünya genelinde uyumakta olan hücreler harekete geçti. Dünya genelinde karışıklık çıkması büyür bir rastlantı olmasa gerek. Bugün şunu iyi analiz etmemiz gerekiyor. Göreve gelmeden önce ABD başkanlık adaylığı esnasında Biden’in Türkiye için sarf ettiği kelimeler bugün karşılık arama yolunda emin adımlarla ilerliyor. Unutmayalım Taksimin tezgâhtarları bugün Boğaziçi’nde, yarın nerede olacaklarını kestirmemiz ise son derece güç.

Bugün burada oturup Boğaziçi üniversitesinin rektörünü savunacak, aklayacak, haklı çıkaracak değilim. Kendi ifadeleri doğrultusunda geçmişinde bir CHP’ydim açıklamaları beni ilgilendirmiyor, Bugün Ak Partili olmasının beni ilgilendirmediği gibi.

Rektörün ben eski CHP’liyim demesi son derece yanlış ise ve tribüne oynamak olarak görülse de, öğrencilere siyaset yapma! , eğitimine bak dediğimiz şu durumda, rektöre de tribüne oynama eğitmeye bak deme hakkı oluşmuş oluyor.

Eğitim unsurlarının siyasetten arınması gerekiyor. Siyasetin üniversitelerdeki yıkımını geçmişte defalarca tecrübe ettik. Ayaklanmaların esas başlangıç noktasını, eğitim modeli üzerinden hayata geçirmek yanlış bir adım, yanlış bir tutumdur. Türkiye’nin en seçkin üniversitelerinden biri Boğaziçi, bugün bu okul tartışmaların odağına ne yazık ki eylemlerle oturmuş durumda. Pandemi sürecinde aşı çalışmaları noktasında başarılı bir hamlesinin olmasını beklediğimiz bu güzide kurumların enerjilerini boş yere harcadıklarına şahit oluyoruz. Malatya’daki, Kayseri’deki üniversiteler faz çalışması yaparken birçok kişinin hayalini süsleyen Boğaziçi üniversitesi sokak eylemleriyle anılıyor. Hiç kimsenin eğitimi bu hale sokmaya hakkı yok. Özellikle Türkiye’deki birçok üniversite gibi atama kuralları gayet netken, biz bunu beğenmedik cümlesinin içine eylemi, kavgayı sıkıştırmak yönetim kademesini dizayn etme olarak okunmalıdır. Sarı öküz hesabı olarak başlatılan eylemlerin etkisi karşısında geri adım atılması halinde bu durumun kartopu etkisiyle anında büyüyeceğinden kimsenin şüphesi olmasın. 

Son olarak unutmayın! Bizi bize bıraksalar ne kavgamız olur, ne gürültümüz… Ama bizden olmayanların biz gibi davranmasına da izin verip vermemiz bizim elimizde…

Yorumlar