4712 Defa Okundu

Aynı gazeteyi paylaştığım bir refikim şöyle yazmış: “Bizler Nuh’un gemisine binmiş nasipli kişileriz’ gibi şahsına ve bağlı olduğunu düşündüğü topluluğa ‘özel bir ihsanda olduğu’ iddiasına kendini inandırmış olabilir”.

Bu cümleyi nasıl anlamak lazım?

Mesela ülkemizde vaiz, müftü ve imamlarımızın “yetiştiği” okullarda  bildiğim kadarıyla “mezhepler üstü” bir tedrisat yapılıyor.

“Mezhepler üstü” tahsil yapmış bir zihin dünyasında bir mezhebe mensup olmak bu saygıdeğer refikimize göre “özel bir ihsanda olduğu iddiasına kendini inandırmış” olmaktadır.

Değerli refikimize göre; “grubunu veya  kendini kurtulmuşlar zümresi görmek çok riskli bir düşüncedir”.

Sosyolojide “aidiyet” bir kavram vardır.

Mesela,  mensup olduğu zümre, topluluk veya grup ehl-i sünnet anlayışını veriyor/vermeye çalışıyorsa,

O grup ve  toplulukta farzlar “borcumuzdur, nafileler ile Hz. Allah’a bizi yaklaşılır” şuuruyla ibadet yapılıyorsa,

O grup veya toplulukta “Beynel reca ve’l havf” (korkuyla ümit arası) anlayışı veriliyorsa,

Sevgili peygamberimiz, örneklerin örneği olarak görülüyor ve O’nun güzide eshabı yıldızlar gibi takip ediliyorsa,

Bu topluluk ve bu topluluğa mensup olanlar kendilerini  haşa “müşrik” olarak mı görecekler?

Allah (CC) ve resulüne giden yolda kitap ve sünnete göre rehberlik yapan mümtaz şahsiyetlere hürmette kusur etmiyorsa, “müşrik mi” sayacağız, haşa.

Ne yapılmalı yani?

 “Fırkay-ı naciyeye” dahil olmaya çalışmak ne zamandan beri “müşrik” kapsamına girdi?

Sizin lügatinizde “şirk”, sizin anlayışınızın dışında olanlar mı oluyor?

Sizin örneğiniz ve “üsvey-i haseneniz” kimdir?

Benim “üsvey-i hasenem” sevgili peygamberim ve onun yıldız ashabıdır.  

“Allah’ım benim vücudumu o kadar büyült ki cehennemi ben doldurayım. Müminler cehennem azabını tatmasınlar” diyen Sıddı-ı Ekber ve O’nun çizgisidir.

Şimdi Sıddık-ı Ekber’in yolunu takip etmek “şirk mi” oluyor?

Siz “mezhepler üstü” eğitim verilen “din okullarında” böyle mi şirk kavramını öğrendiniz?

1947 yılında bir siyasi parti kongresinde uzun uzun tartışılan ve 1949’da “siyaseten” açılmak mecburiyetinde kalınan İlahiyat Fakültesinde verilen  “din sosyolojisinden mi” beslendiniz?

Yoksa Kur’an’da “namaz diye bir kavram yok” diyenlerden mi ilham aldınız?

Hatırlatmak isterim ki, şirke düştüğünü bilmeden “müşrik” olarak yaşamaktan kurtulmanın en emin yolu Ehl-i sünnet yoludur.

Ehl-i Sünnet yani Sevgili peygamberimiz ve O’nun güzide eshabını referans almak.

Vahiy ile aklı güreştirerek değil.

Aklı yerinde kullanarak ve vahyin aydınlığında aklı istihdam ederek, müşriklikten kurtulmak mümkün olabilir.

Yukarıda söylemiştim: “Beyne’l-havf ve’l-reca” anlayışı ile müşrik olmaktan beri olunabilir ümidindeyim.

“Beyne’l-Havf ve’l-reca” yani korku ile ümit arasında olmak, mümine yakışır.

Mümin korku ile ümit arasında olursa diri olur.

Ve elbette “Fırkay-ı naciyeden” olmak ister.

“En iyisi benim” demez ama en iyisini yapmaya çalışır.

En iyisini yapmaya çalışmak, kem gözler tarafından “en iyisi benim” gibi algılanabilir.

Mezhep, din değildir ama mezhepsizlik dinsizliğe açılan bir penceredir.

Siz inancınızı nasıl realize edeceksiniz?

Usul olmadan vusul olur mu?

Şunu daima hatırlamak lazımdır ki, hiçbir mezhep (tabi ki, hak mezhepler) ve  hiçbir meşrep kendini sevgili peygamberimizin tarif ettiği İslam’dan üstün görmez/göremez.

Ölçü ehl-i sünnet anlayışıdır.

Fakat bu da yetmez.

Yaşamak lazım.

Veya yaşamaya çalışmak…

Hiç kimse kusursuz değildir.

Mesele kusurları asgariye indirmeye  ceht etmektir.

Ülkemizde  meal “âlimleri” var.

Tıpkı internet “bilgiçleri” olduğu gibi.

Ayet-i kerimeleri sıralıyor peş peşe.

Ayet-i kerime numaraları veriyor ve diyor ki, “Şu şirk ayetlerine bakalım”.

Ve şöyle devam ediyor: “Allah peygamberine neden acaba bu kadar sıkı sıkıya bu konuda tembihlerde bulunuyor?”.

“Şirk ayetlerine” kim bakacak?

Sözlükle mi, “bakacak” bakacak olan?

Yoksa internete girerek mealler koleksiyonundan meal “seçerek mi?”

Meal okumakla ayet-i kerimeleri “anlamış mı” oluyoruz?

Yoksa “anladığımızı” zannederek kendimizi “kurtulmuşlar” zümresinde mi görüyoruz?

Böyle yapmakla farkında olmadan “şirk” kuyusuna düşmüş olunmuyor mu?

Biraz ihtisasa hürmet yok mu?

Her önüne gelenin meal yazdığı günümüzde “önüne” gelen meal okuyarak “âlim mi” olacak?

Eline bıçağı alan ameliyat yapabilir mi?

Bunları söyleyince “ne yani, inandığımız dinimizi anlamadan mı ibadet yapalım?” dediğinizi duyar gibiyim.

Hayır,  öyle demiyorum.

İnancımızı realize ederken “anlayarak” taabbud edersek/edebilirsek  iman-ı tahkikiye yaklaşmış oluruz.

Ama bu “yaklaşma” yani takarrub, sevgili peygamberimizden bize kadar, gönülden gönüle Kur’an ve sünneti intikal ettiren eshab-ı güzini istiskal ederek değil.

Başka bir ifadeyle mezhepleri yok sayarak değil.

Bir meseleye bu açıdan bakalım.

Önce ilmihal öğrenmeliyiz.

İlmihal bilmeden meal ve tefsir okumaya kalkışmak, eline bıçağı alan bir “zevzeğin”  “ameliyat” ederim diye önündeki hastayı kesmesidir.

Dua mecmuaları bizi şirkten muhafaza eden kalelerdendir.

Dua müminin silahıdır. Kalkanıdır ve kalesidir.

“Biz Kur’an-ı Kerim ile yükümlüyüz” ifadesi sünnet-i seniyyenin yok sayılması anlamına gelmez/gelmemelidir.

Cumhuriyet döneminde milletin başına bela olan dört darbe (27 Mayıs, 12 Eylül, 12 Mart ve 28 Şubat) döneminden hemen sonra meal ve tefsirler mebzul şekilde piyasaya sürülmüştür.  

Siz zannediyor musunuz ki, darbeciler “çok dindar” insanlardı ve milletimiz dindar olsunlar diye mebzul şekilde meal ve tefsir yazdırdılar.

Sonuç olarak anlatmak istediğim hususları maddeler halinde şöyle telhis (hulasa) edeyim:

1)İnsanî olarak mensubiyet duygusu herkeste vardır ve olmalıdır. Mensubiyet duygusu İslamî hassasiyetimize halel vermemelidir.

2)Şirk meselesini ele alıp tahlil ederken mezhepsizlik teşviki ve tervici yapılmamalıdır. Elbette şirk ağır bir günahtır ve uzak durulmalıdır. Şirkten uzak durmanın en etkili yolu Ehli sünnet anlayışını idrak etmeye çalışmaktır.

3)Samimi olarak ibadetlerini yapan, farzlarını “borç” olarak görüp ayrıca nafile ibadetlerini yerine getirerek huzur-ı kalp ile rahatlayan insanları “şirk” ile itham etmek, olsa olsa kendi sıfatını söylemektir. Yani aynaya bakarak kendine ait özellikleri sayıp-dökmektir.  

4)”Ölmüş olanların ruhlarının gelip kavimlerine yol göstermesi” ifadesiyle sevgili peygamberimiz ve onun güzide eshabı ve mürşid-i kamiller kast ediliyorsa, buna zırva denir.  Zırva ise tevil götürmez. Hiç bir Müslüman “mezarları tapınak” haline getirmez.

Müslümanların ibadet edecekleri tek merci vardır. O da Cenab-ı Hak’tır. Her Müslüman bunun şuurundadır/olmak durumundadır.

5)Ebedî alemde şefaat vardır ve haktır. Bendeniz Ehl-i sünnet anlayışında bir Müslüman olarak sevgili peygamberimizin ebedî âlemde şefaat edeceğine imanım tamdır. Ve sevgili peygamberimizden şefaat ümit ediyorum. Sevgili peygamberimizin ve Cenab-ı Hak’kın ruhsat verdiği sevgili kullarından şefaat beklemek“ Allah’ı unutuluş lakırtıları” değildir.

Şefaat ümit etmeyi “lakırtı” olarak tavsif etmek vahhabilik ve mezhepsizlik kokusu tedai ettirir ve sadece kafa karıştırır.

Vebaldir.

6)”Aracılar koymak. Ulaştırıcılar oluşturmak” şirk-i takrip olduğu iddia ediliyor. Kur’an-ı Kerim’i sevgili peygamberimiz vasıtasıyla öğreniyoruz/öğrendik. “Aracılar koymak şirk-i takrip” demek sevgili peygamberimizi devre dışı bırakmak değil midir? Burada bilinmesi gereken “vasıta” ile “hedefi” tefrik (ayırt etmek) değil midir?

Biz biliyor ve inanıyoruz  ki, sevgili peygamberimiz Allah (CC)’ın resulüdür. Cenab-ı Hak’tan gelen vahyi sevgili peygamberimiz vasıtasıyla öğreniyoruz. Şimdi  sevgili peygamberimiz “aracı” oldu ve haşa şirk-i takrip mi oldu?

Elbette ki hayır.

Sevgili peygamberimiz Cibril-i Emin (Hz. Cebralil) vasıtasıyla Hz. Allah’tan vahiy almıştır. Burada  Cibril-i Emin’in “vasıta olması” haşa şirk-i takrip mi oluyor?

Bir Müslüman Namaz kılarken Allah’ın huzuruna çıktığına iman eder. Doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’a dua eder ve talepte bulunur.

Biz bunları sevgili peygamberimizden, O’nun güzide eshabından öğrendik.

Şimdi bütün bu vasıtaları şirk-i takrip mi sayacağız?

Böyle bir mantık ile sadece ilmihal bilgisi verilmemiş (verilse elbette alacak mümtaz insanlarımız vardır)  aynı zamanda zihin bulanıklığı yapar.  

Vebaldir.

İşte bu mesele çok ehemdir.

“Ehem” demek önemli üstü önemli demektir.

Anladığımı söyleyelim son söz olarak:

Ahirette “iltimasa ve şefaate” nail olmak demek, yan gelip yatmak değildir.

Kurallar bellidir.

Haram belli helal bellidir.

Meşru ve gayrimeşru aşikârdır.

İmanlı gitmek kaydıyla ve emr-bi’l-mağruf neh’yi anil münkere riayet etmek şartıyla şefaat diye ümidimiz vardır.

Son söz:

Şefaatten ümidi kırık olanlara herhalde şefaat olmaz.  Zira kendileri öyle istiyorlar.

Zorla güzellik olmaz.

Ama diğer Müslümanları şefaatten mahrum etmeye hakları var mı?

İşte bütün mesele budur.

Kapitalist anlayışta “ben düştüm, seni de düşürürüm” fikri vardır.

Cenab-ı Hak hepimizi Sıddık-ı Ekber’in merhametiyle sevgili peygamberimizin şefaatine nail eylesin.

Hz. Allah hiç kimseyi “Şirk” kavramını kullanarak insanları şirke bulaştıran kimselerden eylemesin.

Hz. Allah hepimizi (arzu edenleri) samimi, inancını realize etmeye çalışan ve ehl-i sünnet itikadıyla yaşayanlardan eylesin.

Son nefesimize kadar, son nefesimiz dâhil iman-ı kamilden ayırmasın.

Yorumlar