1692 Defa Okundu

ÜZÜLMEMEK mümkün müdür?

“İstikâmet Diriliği” üzere olması gereken biz inanmışların içinde bulunduğu duruma biraz yakın bakabilmesi halinde nasıl içi parçalanmaz ki?

Dilimiz farklı, düşüncelerimiz başka, yönelimlerimiz ayrı…

Dinimiz bir, vahyi tebliğ edenimiz tek, kıblemiz aynı olmasına rağmen üstelik…

Nasıl oldu bu? Nerelerde yanlış yaptık?

Doğru olan bir tek hakikati; onlarca, yüzlerce, binlerce yanlış anlayışlara, inançlara nasıl bir zihnî yapılanmanın sonucunda taşıyabildik?

Bizi buralara getirip uçurumların başına taşıyan bu zihnî yapı üzerinde düşünmeyecek miyiz?

Bu konuyu enine boyuna masaya yatırmayacak mıyız?

Kendimizi ve iman diye yine kendi oluşturduğumuz inançları vahyin gerçeklik terazisinde tartmayacak mıyız?

İSTİKÂMET şaşkınlığımızın farkına varmamız ilk adım olmalıdır.

Bunu kabul etmez, kendi doğrularımızı hakikatin tâ kendisi olarak görmeye devam ettiğimiz sürece istikâmet üzere yürüdüğümüzü iddia ettiğimiz halde ulaştığımız menziller hep farklı olacaktır.

Şimdi olduğu gibi…

NEDİR bunun sonucu peki?

Manevî krizler…

Mücadeleler…

Muharebeler…

Kıtaller…

Suçlamalar…

Ben/biz hak üzereyiz sen/siz batıldasınız merkezli tartışmalar…

BUNLARLA sınırlı mı, elbette hayır.

Gelgitler, tedirginlikler, şüphecilikler, endişe ve korkular, belirsizlikler, öngörememe hâlleri…

Ve ardından gelen kaos.

KUR’AN’I anlama sorunumuz devam ettiği sürece bu ve belki de bilmediğimiz daha ötesi maddî ve manevî problemler hep başımızda olacak.

Yunus Sûresinin 100 cü âyetini bu duyarlılıkla okuduğumuz zaman yaşadığımız açmazlar ve sıkışmışlık için bir cevap alamaz mıyız? Alabiliriz.

Aklımızı kullanmamamızın bir sonucu olarak üzerimize bırakılan pislikler olarak anlayamaz mıyız yaşadıklarımızı? Anlayabiliriz.

YİNE tartışmaları ilmî zeminden kaydırıp duygu temelli tarafgirlik anlayışıyla yapmayı sürdürdüğümüz sürece karşılaşacağımız netice farklı mı olacaktır?

Ve işte bu bizi istikâmet şaşkınlığına sürüklemez mi?

Bulunduğumuz nokta tam da burası değil mi?

ALLAH âdildir, bunu biliyor ve iman ediyoruz ama biz adaletle davranmaktan kaçıyoruz.

Allah âlimdir, gizli açık her şeyi hakkıyla bilendir ama bizler “Makûlat mı, mahsûsat mı?” aralığında kaldığımızda her şeyi hususileştirip Kur’an aklı ve ilmi referans verdiği halde bizler kanıta dayanmayan, sevdiğimiz kişilerin temelsiz olarak sunduğu “Mâlumat” ile iş görme yoluna gitmiyor muyuz?

Allah merhametin menbağı olduğu halde bizler, bizce sebeplerle sağa sola öfkeyle saldırmıyor muyuz?

Sevgili Peygamberimiz “Âlemlere rahmet olarak” gönderilmişken bizler kızgınlığın katmerlisi olan hınçla herkese ölçüsüzce davranmıyor muyuz?

Ve böylece kalbî kaynaklarımızı sorumsuzca yanlış yerlere sarf etmiş olmuyor muyuz?

İSTİKÂMET nedir diye sormalıyız o vakit…

Ve cevaplarının peşine düşmeliyiz.

Doğruluktur.

Düzgün olmaktır.

Kendine tanıdığın hakkı başkalarına da hak görmektir.

Dengeli olmaktır.

Hakikatte sabitlenmektir.

Kararlı davranmaktır.

Adalet ilkesini işletmektir.

Dürüstlük şiarından uzaklaşmamaktır.

İtidali her an göz önünde bulundurmaktır.

Suçlama eğilimi göstermemektir.

Sadakati vazgeçilmez bir prensip hâline getirmektir.

Doğruyu yanlıştan ayıracak hak olan bir anlayışa kavuşmaktır.

Eğri büğrü iş ve eylemlerden kaçınmaktır ve hakeza…

YÜCE Kitabımızda istikâmet konusunun 26 yerde geçmiş olması dikkatimizden kaçmamalıdır.

Kıstas / ölçü, Sırat / yol, Hûda / gidiş, Tarik / yol gibi kavramlar üzerinde yeniden kafa yormamız yerinde olacaktır.

İSTİKÂMET ehli olmanın İlahî rahmeti çağıracağı bir vahiy bilgisidir.

Bu konuyu daha fazla incelemek isteyenleri Cin Sûresinin 16-17 ci âyetleri beklemektedir.

Erinmemeliyiz. Gidip, sormalıyız.

“MÜSTAKİM ol” cümlesi her birimizin aklından ve gönlünden bir saniye bile çıkmaması gereken bir emir olmalıdır.

Eğer bu başarılabilirse ifade edilmek istenen şaşkınlıklar elini eteğini toplayıp bizi terk edecektir.

Ve bu bizde bir zihnî temizliğin başlangıcı olacaktır.

Buna kendi miladımız da diyebiliriz.

İMAN ile çelişik yaşanamaz. Buna dayanmak mümkün değildir.

Her kusurumuzda başımıza “Bu yanlıştır” balyozu iner.

Küfrün de bir inanç çeşidi olduğunu unutmadan bilgiye dayalı bir imanı elde etmek hayattaki birinci vazifemiz olmalıdır.

Bu tahkik ehli olmaktır. Taklidin deresine yuvarlanmamaktır.

Aklını kullanım dışı bırakıp başkalarının aklı ve veriye dayanmayan vehmî söylemleriyle amel etmekten uzak kalmaktır.

BİRİ arızalandığında diğerlerini de sakatlayan dört temel mesele var öncelikle düşüneceğimiz.

Bu tasavvurda bir yanlışlık veya sapma olduğunda diğerlerini de doğru anlamak mümkün olmuyor.

1-Allah kendisini Kur’an’da nasıl anlatıyor?

2-Allah Peygamberliği / Nübüvvet Kurumunu Kur’an’da nasıl sunuyor?

3-Allah Kur’an’ı bize Kur’an’da nasıl takdim ediyor?

4-Allah insanı ve eylemlerini Kur’an’da nasıl öğretiyor?

Bu dört temel esas vahyin aydınlığı ile zihnimizde temellenirse istikâmet şaşkınlığından kurutulabiliriz.

İHLASI esas alan istikâmet sahibi kişi zulmedemez.

İftira atamaz.

Hakk namına haksız işlere girişemez.

Karalayamaz.

Ötekileştiremez.

Başkasının iradesine ipotek koyamaz ve aklını iptal etmesi yönünde telkinlerde bulunamaz.

Bağlamından koparılmış kişileri nereye savurduğu belli olmayan yorumlar yapamaz.

Bilginin bir kısmını saklayıp kendince uygun gördüğü yerleri anlam kayması oluşturup abartamaz.

Zira o kişi özde yani kalbî istikâmeti elde etmiştir.

Sözünde de istikâmeti tesis etmiştir. Ve yine amelde istikâmet üzeredir.

Peygamberlerin tebliği olan dini bilgiler / vahiy gizlilik içermez. Açıktır. Mübîndir.

Ve tüm insanlığadır.

Bazı hususları Nebi’nin saklayıp sadece birilerine gizlice verdiği düşüncesi Kur’an bilgisine aykırılık barındırır. Zira bundan men edilmişlerdir.  Bu sebeple tebliğde gizli ajanda yoktur.

MESELEYİ tamamlamak için şu beş yere bakmak bile bize yeni kapılar açacaktır.

Nahl 92, Fussilet 30,  Ahkaf 13-14, Hud 11-12, Â’raf 6-7 âyetleri.

Allah bizleri istikâmet şaşkını olmaktan muhafaza buyursun.

Müstakim olan kullarından eylesin.

Âmin.

Ya Selam!

Yorumlar