10496 Defa Okundu

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden (Yahudi ve Hıristiyanlardan) herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.” (Âl-i İmran: 100.)

Kıymetli okuyucularımız bilirler; yazılarımızda dinlerarası diyalogun bir Vatikan projesi, gayesinin de misyonerlik, yani Hıristiyanlığı yaymak olduğunu, “milenyum”un bunu ifade ettiğini sık sık hatırlatıyoruz.

Bu hedefte Yahudiler de Hıristiyanlarla bir ve beraber hareket etmektedirler ki izahı ayrı bir yazı konusudur.

Dolayısıyla da bu hedefin önündeki en büyük engel İslam’dır. İslam’ı tahrif ve tahrip gayretleri bundandır.

Ama ne yazık ki biz Müslümanlar, hala bu projeyle birlikte gelen büyük tehlikeyi gereği gibi anlamış değiliz. Bu sebeple bu yöndeki faaliyetlere, keza bunun bir benzeri olan “ılımlı İslam projesine” gereken tavrı gösteremiyoruz.

Tam aksine, ilahiyatçı kesim başta olmak üzere, akademik kimlik taşıyan birçok kişi bu projenin gereği olarak sürdürülen faaliyetlere çanak tutuyor.

Önemine binaen bu projenin tehlikesine bir kere daha işaret ettikten sonra kıymetli bir hocamızın konuyla ilgili bir hatırasıyla yazımızı bitireceğiz.

I- DİNLERARASI DİYALOG MODERN MİSYONERLİKTİR

Hıristiyan dünyası, tarih boyunca defalarca tekrar ettikleri haçlı seferlerinden ve devamındaki misyonerlik faaliyetlerinden istedikleri sonucu alamayınca oryantalist projeleri devreye koydu ki bunların en etkilisi dinlerarası diyalogdur.

1962 – 65 yılları arasında tam üç yıl süren ve sekiz yüz kardinalin katıldığı bir çalışma sonucu ortaya konan bu projenin asıl maksadının Hıristiyanlığı yaymak olduğu, Vatikan kaynaklarınca açıkça belirtilmektedir.

Ne var ki başlı başına bir savaş yöntemi olan “propaganda” ve “algı operasyonları” ile bunu Müslümanlara dünya barışını temin etme adına bir arayış, bir iyi niyet göstergesi, hoşgörü, uzatılan bir zeytin dalı gibi göstermeyi de ihmal etmediler.

Yani en açık ifadeyle Müslümanlar bu süreçte ahmak ve enayi yerine kondu.

Dinlerarası diyalogun ne olduğuna kendi kaynaklarından bir kere daha bakalım:

  1. Paul’ün 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde aynen şöyle deniyordu:

“Dinlerarası diyalog, Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır... Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir.”

1964 yılında II. Vatikan Konsilinde kurulan ‘Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası’nın 1973 yılında, sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki bir yazısında şunu belirtiyordu:

“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise’nin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise’nin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.”

Papa II. Jean Paul 2000 yılı mesajında diyalogdan neyi kastettiğini ve nihai hedeflerini bütün dünyaya şöyle açıkladı:

“Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya'yı Hıristiyanlaştıralım.”

Şu üç beyanat her şeyi anlatmaya /anlamaya yetmiyor mu?

Vatikan’ın bu projeyi başlatmasındaki menfur maksat ve gayesi yeterince açık değil mi?

Aslında diyalogdan maksadın savaşları önlemek falan olmadığını, bu bilgilere vâkıf olmadan, sadece İslam dünyasında son çeyrek asırda yaşananları değerlendirerek anlamak mümkündür.

Soruyoruz:

Bosna, Afganistan, Irak ve Suriye başta olmak üzere, İslam coğrafyasında yaşanan bunca katliamı, zulümleri, işlenen hadsiz hesapsız bunca savaş suçunu, önlemek adına Vatikan ne yaptı? Hangi teşebbüste bulundu da biz duymadık?

Gerçek şu ki kılını bile kıpırdatmadı… Üstelik bu saldırıların failleri Katolik, Ortodoks veya Evangelist, ama neticede Hıristiyan ülkeler, yani “kendi adamları” oldukları halde...

Yani Vatikan’ın dinlerarası diyalogu meşru göstermek için kullandığı “dünya barışı” teranesi koca bir yalandan ibarettir.

II- DERS VE İBRET VEREN BİR OLAY!

Gelelim yazının başında bahsettiğimiz hatıraya:

Araştırmacı yazar Ali Eren Hocamızdan dinledim, şöyle anlattı:

Yeşilköy’deki Katolik Kilisesinde bir dinlerarası diyalog toplantısı yapıldı. Toplantı FETÖ (o zaman için Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı) üyeleriyle Türkiye’deki Katolik cemaat kurumlarının temsilcileri tarafından düzenlenmişti. Güya Müslüman tarafından olan biri, Vatikan temsilcisi bir papaza şöyle bir soru sordu:

“Efendim, biz Türkiye’de dinlerarası diyalogu halka anlatmakta zorluk çekiyoruz. Bizim işimizi kolaylaştırma adına Hz. Muhammed için en azından “Sizin peygamberinizdir” deseniz…”

Papaz bu soruya ders ve ibret dolu şu cevabı veriyor:

“Ne yani, DİNLERARASI DİYALOG YAPACAĞIZ DİYE DİNİMİZDEN Mİ DÖNELİM?!”

Ali Eren Hocamız anlatmaya devam ediyor:

“Daha sonra İstanbul’da Vatan Caddesindeki Akgün Otel’de başka bir programa katıldım. Oturduğumuz masada iki Cezayirli dışında bir de Türk vardı. Eğilerek ona Yeşilköy’deki hadiseyi anlattım ve “Bununla ilgili (yani papaza o soruyu soranın kim olduğuna dair) malumatınız var mı?” diye sordum.

Bana “Bunların yanında konuşmayalım” dedi. Ben de “Bunlar Türkçe bilmiyor ki, konuşmamızın bir mahsuru yok, söyle” dedim.

Buna rağmen konuşmak istemedi, bir bahane ile masadan kalkıp başka bir masaya geçti. Ben belki geri döner diye bekledim, ama dönmedi.

Sonradan öğrendim ki meğer papaza o soruyu soran kendisiymiş.

Bu adam Prof. Dr. Suat Yıldırım idi… Hani güya tefsirci geçinen ve Kuran’ı tefsir ederken ayetlere Tevrat’tan dipnot veren adam…

Ne ibretlik bir hadise!

Kendimi şunu sormaktan alamıyorum:

Müslüman geçinip kendini Vatikan’ın bu küfür projesine kaptıranlarda bir papazın kendi muharref dinine gösterdiği bu hassasiyet ve sadakat kadar bir din kaygısı yok mudur?

Burası sözün bittiği yerdir.

Biz Müslümanları vahiy kaynaklı tek hak din olan yüce İslam’ı, göğsümüzü gere gere sahiplenmekten, “Benim dinim tek hak dindir” diye yere göğe haykırmaktan ve bu büyük nimetten dolayı da Allah’a şükretmekten alıkoyan sebep nedir?

Köle miyiz?

Mahkûm muyuz?

Yoksa ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımız bir tehdit mi var?

Anlamak mümkün değil…

Suat Yıldırım denen o şahıs, papazdan aldığı tokat gibi cevap karşısında “Sen muharref dinine sadakatte bu kadar hassassın da, benim dinim bana hiç mi sınır, ölçü koymuyor!” diyerek kendine gelmeli, tavrını göstermeliydi.

Ve şunu da eklemeliydi:

“Sen İsa’yı Allah’a oğul isnat ederek şirk koştuğun halde kendi muharref dininden taviz vermiyorsun. Ama bana Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkında “Senin peygamberin ortak noktamız değildir, onu bırak gel, öyle diyalog yapalım” diyebiliyorsun. Bu nasıl insaf, nasıl ölçü, nasıl bir mantık yürütmedir?”

Ama bunu diyemedi, bu büyük gerçeği o papazın yüzüne haykıramadı.

Neden? Çünkü iman zaafa uğramış, yozlaşmış, sıhhatini kaybetmiş…

Bazı mihrakların, bugünkü adıyla FETÖ’cülüğün kölesi olmuş bir şahıs elbette bunu yapamaz.

Bu olaydan ciddi anlamda ders ve ibret almalıyız.

İşte dinlerarası diyalog böyle bir felaketin adıdır.

Allah’ın rızasını gözetmek yerine, Vatikan’ı, batıyı, oryantalist ve modernistleri memnun etmeye çalışmak şahsiyetsizliğinden ne zaman kurtulacağız?

Bu dünyadaki rezilliğe ilave olarak ahiretteki ebedi azap tehlikesini niçin düşünmüyoruz?

Bitirirken şunu da hatırlatmak isterim:

Dinlerarası diyalogdaki tehlike sadece dinî değildir. Bu tehlikenin coğrafyamızla, toprağımızla, vatanımızla ilgili bir boyutu da vardır.

Evet, nihai hedef İslam coğrafyasını bütünüyle işgal edip İslamî kimliği yok etmek ve tabii kaynakların üstüne konmaktır. Bunun için pilot bölge seçip bütün plan ve projelerini öncelikli olarak uyguladıkları ülke de Türkiye ve Anadolu coğrafyasıdır. Ve bu hedef hiç de yeni değildir.

Mesela neredeyse bin yıl önce, 1095’de, 1. Haçlı Seferinin hazırlanmasında en büyük rolü oynayan, bütün Hıristiyanları Müslümanlarla savaşa çağıran, sefere katılacak olan herkesin kilisenin himayesinde olacağını ve günahlarının da bağışlanacağını söyleyen Fransız Papa II. Urben[1], yaptığı etkili bir konuşmada Hıristiyanların önüne şu hedefi koymuştu:

“Türkler ilk hamlede Avrupa’dan, ikinci hamlede Anadolu’dan sökülüp atılmalı, geldikleri Orta Asya bozkırlarına sürülmelidir!” [2]

İşte nihaî hedef budur. Dinlerarası diyaloga kapılan cahil, gafil ve hainlere duyurulur.

Zaman, tarih boyunca şiddetinden hiçbir şey kaybetmeyen bu menfur zihniyete ve o zihniyetin ortaya koyduğu plan ve projelere karşı devlet ve milletçe tedbir alma zamanıdır.


[1] https://www.kulturportali.gov.tr/portal/hacli-seferleri-ve-anadolu-da-hacli-devletleri 

[2] https://www.gunebakis.com.tr/papa-iiurben-turkler-anadoludan-sokulup-atilmalidir-makale,9792.html

 

Yorumlar