1064 Defa Okundu

İstanbul sadece var oluşuyla değil, yok oluş, yıkım gibi gerçeklikleriyle de kendini oluşturmuş bir şehir. Kaybettikleri o kadar güçlü ki, şehrin var oluş sürecine dahil etmemek imkansız. İstanbul’un hafızası bu kentin dokusuyla, zihniyle, bir köşede kalmış yaşamlarıyla dolu. Yaşanmışlığı olan, heybesinde bir sürü hikaye taşıyan bir şehir İstanbul.. haliyle hem çok güzellikler görmüş, hem de canı oldukça yanmış bir şehir.

Şehir, jeopolitik konumundan dolayı adeta bir cazibe merkezi olmuş tarihte. Kayıpları da cazibe merkezi olması hasebiyle vermiş zaten. 1204 yılına kadar sanat eserleriyle, içinde barındırdığı kültür kompleksi türünden yapılarla, heykelleriyle ve mimarisiyle tam bir kültür sanat şehriyken, Latin Ordusunun 1204’ten 1261’e kadar gelen süreçteki işgali sırasında şehir tam bir harabeye dönmüş. Fatih Sultan Mehmet şehri fethettikten sonra hızlıca imar ettirmiştir bu yüzden. Bizans’tan kalan 12 Havari Kilisesini yıkıyor, kalıntıları üzerine Fatih Camii inşa ediliyor, Saraçhane’de büyük bir mahalle, ticaret mekanı inşa ediliyor.. Bunun gibi daha birçok çalışma söz konusu. Gelgelelim şehir, insan eli haricinde, doğa eliyle meydana gelen felaketler başlığı altında büyük bir afet yaşıyor;

10 Eylül 1509 günü 8-8.5 arasında bir deprem yaşandı. Bu depremde şehrin büyük kısmı yıkıldı. Şehrin hafızasına çok büyük bir darbe vurdu bu afet. Doğa eliyle gerçekleşen bu tahrifat, merkez üssü İstanbul olmuş bir tahrifattı ve Viyana’dan Kahire’ye kadar hissedilmiş bir depremdi. 8 metre 10 metre yüksekliğinde tsunamiler oluşuyor şehirde. Sonra tekrar Kanuni’yle birlikte yeni bir imar dönemine girildiğini görüyoruz.

1766’da bir deprem daha oluyor. Bu depremin şiddeti 6.5-7 gibi tahmin ediliyor. O kadar şiddetli bir deprem ki Fatih Camii yıkılıyor, daha sonra yeniden inşa ediliyor. Ama tabi bu yıkımlar mimari anlayışıyla oldukça güçlü olan Osmanlı imarını durduramıyor, bir yandan şehir gelişmeye de devam ediyor sürekli.

Depremlerin yanında oldukça büyük yangınlara da şahit olmuştur İstanbul. Büyük Cibali Yangını bu yangınlardan birine örnektir. Yangın 2 Eylül 1633’te, kalafatçı dükkanında başlamış ve buradan etrafa yayılmıştır. Yangın üç gün boyunca devam etmiştir. Gemi kalafatlanırken ateşi yakılmış ve Poyrazın esmesi sonucunda bir anda büyümüştür. Başlangıçta sadece etrafta bulunan kayıkhaneleri tutuşturmuş ama sonrasında evlere, mahallelere yayılmıştı. Zeyrek, Unkapanı, Atpazarı, Aşıkpaşa, Küçük Mustafa Paşa Çarşısı, Fatih, Küçük-Büyük Karaman semtlerini viraneye çevirmiştir. Önemli bir kısım yerleşim yeri mahvolmuştur.

Büyük Cibali Yangınından tam 200 sene sonra bir Cibali Yangını daha meydana geliyor. Bu yangın da 31 Ağustos 1833 tarihinde gerçekleşiyor. Tüfenkhane’de başlayan yangın rüzgar sebebiyle büyüyor ve tam iki gün sürüyor. Oldukça önemli bir kısmı Fatih’ten başlayarak Süleymaniye’ye kadar yıkıp yok ediyor.

Bu yangınların sebeplerinin biri, Osmanlı mimarisinde ahşap evlerin önemli bir yerinin olması. Bu ahşap evler tutuştuğu anda durmak bilmeyen yangının çeşitli yerlere rüzgarın, mimarinin etkisiyle sıçramasından kaynaklı. Fakat bu yine de mimari bakımdan ahşap evin Osmanlı Kültürünün belleğinde oldukça önemli bir yer tuttuğu gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü teması barındıran, insan eliyle ve insan süreciyle birlikte inşa edilen bu yapılar, bir tarzı, tavrı, anlayışı yansıtıyor; mimarideki inceliğimizin ve zarafetimizin anlayışını. 

İstanbul, işte bu şekilde kah deprem gibi bir doğal afete, kah yangın gibi insan elinden çıkan afetlere tanıklık etmiş ve maruz kalmış bir şehir. Depremlerle, yangınlarla ve daha benzeri nice felaketle boğuşan, bu kadar aslına uymayan mimari yapıyla hafızasıyla birlikte mücadele etmeye çalışan, kendisini bizim tahribatlarımızdan korumaya çalışan bir şehir.

Ne kadar koruyabildi ya da koruyabiliyor bu tartışılır, fakat tüm kayıplarına rağmen hala çok güzel bir şehir.

Yorumlar