984 Defa Okundu

21 inci yüzyılın başlarına gelene kadar, “Kadına şiddet ve önlenmesi” hiçbir zaman dünyanın gündeminde  bu derece hızlı ve sürekli yer almadı. Bu, düpedüz, Modern Avrupa Medeniyetinin, sömürgeci ve yayılmacı “Vahşi ve Acımasız Kapitalizm” nin, “egoist ve benmerkezci fikir, düşünce ve eylemlerinden” kaynaklanmıştır. Tarihi  boyunca  bu merkezden kaynaklanan ve  insanlığı kasıp kavuran, belli başlı üç şiddet olayı olan bu şiddet olaylarının doğuşu ve sonuçları  şunlar olmuştur.

                                        “Kültür - Medeniyet Şiddeti”

         Modern  Avrupa Kapitalist Medeniyeti, kendisi  dışındaki bütün medeniyetleri “normal ve geçerli, iyi bir medeniyet” sayılmayıp, dünyada tek üstün medeniyetin kendi  medeniyeti  olduğu ve bütün insanlığın buna mutlak uyması  gerektiği  inhisarcılık veya tekelciliğinden doğdu.

     İnsanlık tarihi boyunca şimdiye kadar irili, ufaklı yaklaşık  300 çeşit medeniyet örneği yaşanmıştır. Adı geçen  Avrupa medeniyeti, ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin ifadesiyle  bu medeniyetleri yok etmiş, günümüz itibariyle  ona direnmeye  devam eden ancak 17 medeniyet kalmıştır. Esaslı ve kapsamlı  medeniyet anlayışlarından olan Japon, Çin ve Hint medeniyetleri de en sonunda  yelkenleri indirince, dünyada Batı medeniyetine “tek direnen ve onunla mücadele edebilme  yeteneği ve gücü olan İslam medeniyeti ” kalmıştır” denilmiştir.  Şimdi bu medeniyet ise, başta Anglo- Sakson ve Frenk eksenli “dış odaklar” yanında, içimizde bunların “yerli işbirlikçileri” statüsünde bulunan, bir saat gibi ayarlanmış ajandaları, dublajası, “tasmalı çekirgeleri” ve giderek “celladına  âşık olanları” tarafından  “iç cepheli”  savaş alanlarında yok edilmeye çalışılmaktadır.

    Her medeniyetin kendi doğallığı ve güzelliği vardır. Avrupa medeniyeti “Dünya Kültür Düzeni” olarak bu güzellikleri ve doğallıkları bozmak suretiyle dünyada “Kültürel Şiddet” in kaynağı olmuştur.

         Anglo –Sakson Ekseni (Amerika – İngiltere Bileşkesi ) ve Kıta Avrupa’sının (Frenkler ekseni)  kendisinin sebep olduğu ve “Sömürgecilik Tarihi veya Sömürgecilik Çağı’nın (bu çağ halen devam ediyor ve insanlık yeni bir ‘Aydınlık Çağ’ bekliyor) ” nin başladığı 1492’den beri  artarak sürüp gelen “Kültürel Şiddet” i  önlemek uğrunda hiçbir gayreti yoktur. Bir kere, “problemlerin  kaynağı” olan denilen bunların bu problemleri çözmesi beklenemez. Hatta, biraz aşağıda göreceğimiz üzere, kendilerinin sebep olduğu “Kadın’a şiddet” i önlemeye yönelik “İstanbul Sözleşmesi” ile bunu çözmeye kalkışmaları, çözümden ziyade daha da  çözümsüzlük ve “kaos” getirecektir ve getirdiği de zaten görülmüştür.  

       Avrupa  Modern Kapitalist  Medeniyeti-Emperyalizmi, son 17 medeniyetten neredeyse günümüz itibariyle  “tek rakibi” olarak kalan “İslamiyet” ve “İslam Dünyası” nı yok etmek için “canhıraş”  bir mücadelenin içinde bulunuyor. 1990’da, öteden beri  şeytanı olarak ilan ettiği Komünizm (bunu da zaten 19  üncü yüzyılda kendisi yaratmıştı)  dünyada çökünce,  şeytansız yaşamayacağı için bu sefer de İslam ve Medeniyetini şeytanı ilan etti.  Anlayacağınız,  kendi tabiri  ile “Kızıl Tehlike” nin (olmayan bu öcünün)  yerini “Yeşil Tehlike” (yine olmayan hayali bir öcü) aldı. Yine kendisinin uydurduğu saçmalıklar (İslam İslam’dır, başka şekillerde  tanımlanamaz) “İslamcılık”, “Siyasal İslam”ı,  “en büyük tehlikesi” ilan etti. “Ilımlı İslam”  saçmalığını da  İslam’ı “Protestanlaştırmak” suretiyle  budamak için yine kendisinin yumurtlamasıdır. 1990’dan günümüze bu mücadele “amansız” bir şekilde ediyor  ediyor.

      Avrupa’nın sebep olduğu “Kültür – Medeniyet Şiddeti” ni, onun Eski Yunan’dan beri süzülüp gelen “Sapık, fıtrat ve doğalığa  isyan etmiş  doktrin ve ideolojileri” ni değiştirmedikçe önlemeye imkan yoktur. Bu, bütün insanlığın “uzun soluklu” bir mücadelesi olacaktır.

“Kültür –Medeniyet Şiddeti” nin Türkiye’ye Yansıması

Adı geçen  şiddet, Avrupa Kapitalizm Emperyalizmi  Medeniyetinin  özellikle  “etki ajanları” tarafından içte ve  dışta  Avrupa dışındaki bütün kültür ve medeniyetleri   “aşağılık, barbar, iptidai, gerici” gösterip bunların sürekli  gözden düşürülüp yok edilmek istenildiği gibi, bizde de   adı geçen medeniyetin çeşitli algı operasyonları ile bunun  hayranı ve  “yerli işbirlikçileri” haline getirilen bizim insanlarımız tarafından, sanki onların içimizdeki “kültürel vekalet savaşçıları” imişlercesine  “kırılma noktası”  3 Kasım 1839 Tanzimat Sözleşmesi veya  Fermanı ilanı olan bu tarihten itibaren her gün artarak  ve giderek, Batı’nın “TASMALI ÇEKİRGELERİ”  halini aldıktan sonra    182 yıldan (1839 – 2021) beri devam etmektedir.   Avrupa Medeniyetinin hayranlığına  yeni bir rütbe almaktan olarak   “CELADINA  ȂŞIK OLMAK”  tan hayranı haline getirilen  bizim insanlarımız, maalesef  en azından Avrupa insanı kadar milli, manevi değerlerimiz,  örf ve âdetlerimize hep “GERİÇİLİK – İRTİCA  - ORTAÇAĞ KALANTISI VE KARALIĞI”  edebiyatıyla  saldırdılar ve  2021 Türkiyesi itibariyle de saldırılarını  daha da artırarak  bu “Kültürel Vekalet Savaşçılığı” na  devam ediyorlar.

     Bu şiddet çeşidinin bizdeki boyutları çok büyüktür ve ayrı bir inceleme ve 1000 sayfalık  büyük boy  kitap konusudur. Şimdilik “özet bilgi” olsun diye bu kadarını  verebiliyoruz.   

                                                      “İklim Şiddeti”       

           Modern Avrupa Medeniyeti, dünyadaki tabii ve doğal kültürel dengeleri bozup, “KÜLTÜR – MEDENİYET ŞİDDET” i doğurduğu için,  “TABİAT VARLIKLARI” olarak Allah’ın bunlara   yaratılışından verdiği   “TABİATIN DOĞAL VE FITRI DENGESİ” ni bozmak suretiyle  “İKLİM ŞİDDETİ” nin de doğmasına yol açmıştır. Vahşi Avrupa Kapitalizmi’ nin, 1800’lü yılların başında getirdiği “SANAYİ İNKILABI” ile bütün dünyayı, açgözlülüğü  ile aşırı - orantısız  bir şekilde sömürmesine yönelik olarak tabiatın doğal dengesini  bozması, ilkin kendisini, “AFRİKA’NIN ÇÖLLEŞTİRİLMESİ” ile göstermiştir. Amerika’yı keşfedip buranın bütün yerlilerini (Kızılderililer, Mayalar ve İnkalar),  “bunlar insan değildirler”  gerekçesi ile topyekun soykırıma tabi tutup, burası üzerinde hakimiyetini tam sağladıktan sonra,  1600’lü yılların  ilk yarısından itibaren de “Eski Dünya’nın Kapalı Kutusu” denilen “Kara Afrika” yı da “keşif” e başlamıştır.  

     Tarihte adı, bol ve dev orman  zenginliği yapılanması  ile “YEŞİL DENİZ” e çıkmış Afrika’nın bu ormanlarını, “yeşillik hayat demektir” diyerek kendi ormanlarından  bir yaprak bile koparmadığı halde,  “kereste kaynağı” olarak gördüğü sömürgesi  Afrika’nın bütün ormanlarını kesmeye başlamıştır.  Bunların,  dev gemilere yüklenerek Kıtı Avrupa’ sına taşıması, sonuçta  Afrika’nın çölleşerek yaşanılamaz hale gelmesine sebep olmuştur. Üstelik de  bu talihsiz ve bahtsız kıtanın “kara insanı” denilen yerli  ırkı Zencileri, evlerinden tavşanlar gibi avlanarak, Amerika ve Avrupa’da “karın tokluğuna bedavadan  iş kaynağı” olarak kullanılmak için yine  dev gemilere balık istifi doldurularak, adı geçen kıtaların  ağalarına “kereste ticareti” yanında  “insan ticareti”  olarak  da satılmışlardır. Kereste ve insan ticareti ana kaynağı kıta Afrika!...

          Görülüyor ki, “Haydut ve Vahşi Batı”,  “İklim Şiddeti” ne yol açmanın ilk merhalesine, kıtanın fıtri ve doğal dengesini  bozmak suretiyle işe böylece Afrika’da erkenden  başlaması olmuştur. 

           Afrika’nın ormansızlaştırılarak  ve  Zenci köle  ticaretiyle de insansızlaştırılarak  çölleştirilmesinden  sonra Uzay’dan bakıldığında  Yerküremiz’in   diğer bir  iklim şiddeti sebebi  olarak bunun doğuşu ve sonuçları da şöyle olmuştur:

                       a-Dünya’da makinaya dayalı sanayileşme ve fabrikalarının en yoğun olduğu Avrupa’da  bu fabrika bacalarından uzaya atılan kirli ve zehirli duman atıkları ile birlikte başlayan “ATMOSFER KİRLENMESİ” sonucu, dünyamızı giderek  Cehennem’e çevirecek bu olay, 20 inci yüzyılda iyice  yoğunluk kazanmıştır. Özellikle 1950 – 2000 zaman diliminde, Avrupa ve buna ilaveten  Amerikan fabrikalarından atmosfere atılan atık yılda  ortalama 55 bin tonu bulmuş,  atmosferimizde bir “TOZ BULUTU” halinde sürekli asık kalmaya devam etmiştir ve etmektedir. Böylece,  atmosfere Büyük Yaratıcı  tarafından verilen fıtri ve doğallığı bozmaya yönelik,   “ATMOSFERİMİZDE SERA ETKİSİ” yaparak dünyamızın ısınmasına ve bu ısınmayı günümüz itibariyle  +1 derece artırmasına yol açmıştır. Ayrıca,  ikinci olarak atmosferimize atılan gaz cinsinden tehlikeli atıkların da “DÜNYAMIZIN SÜZGECİ OZON TABAKASI” denilen atmosferin  sonundaki ince tabakada da tahribatlar ve delikler meydana getirmesi sonucu, güneş ışınları Yerküremiz’e  süzülmeden direkt olarak geldikleri için, bu olay da “ATMOSFER ISINMASI” na yola açan iklime dayalı  şiddet olaylarının  doğmasını yol açan diğer bir sebep olmuştur.

         b- Uzay’dan bakıldığında Yerküremiz’de açık açık görülen sayıları  yüzbinleri bulan fabrikaların katı atıklarını  ise,  “ÇEVRE KİRLİLİĞİ” ne yol açmaktan olarak tabiatta akarsulara, denizlere, boş arazilere vb.  rast gele atılmasının getirdiği bu “katı atık kirliliği” de hem toprak, hem su ve hem de bunlardan çıkan gazlar sonucu atmosferin kirlenmesini  tabiatın fıtri ve doğal dengesini bozan ikinci bir olay olmuştur ve olmaya devam etmektedir.  

     “İKLİM ŞİDDET UNSURLARI” üç çeşit olup bunlar şunlardır:

           i-“DÜNYA YAĞIŞ DENGESİNİN BOZULMASI”:  Büyük Yaratıcı tarafından yaratılan fıtri ve doğal yapılandırmadan  olarak dünyamıza atmosferden Yerküremiz’e yağmur, kar ve çiğ şeklinde  düşen yağış dengesinin bozulması “İKLİM ŞİDDET” inin birinci derecede amili olmuştur.  Doğal denge  atmosferin ısınması (şimdi dünyanın atmosfer ısısı +1 derece artmıştır, bunun +3 dereceye çıkması halinde Dünyamızın güneş ışıkları-harareti sebebiyle tamamen yanacağı ve bunun sonucu insan, canlılar çeşitliliğinin  sona ereceği tahminleri yapılmaktadır) sonucu s  mevsimler artık birbirlerine karışmış,  doğal “MEVSİMLİK VE SAĞNAK YAĞIŞLAR” ın yerini, bundan böyle, özellikle de son elli yılda “MEVSİMSİZ VE MEVZİİ – LOKAL YAĞIŞLAR”  almaya başlamıştır.  Ayrıca,  “YETERSİZ YAĞIŞLAR” sendromu da daha büyük bir bela olarak karşımıza çıkmıştır.  Bunlar sonucu, dünyada birçok coğrafi bölge  parçasının çölleşeceği ve bunlar içinde “en riskli  alan” denilen alanın Anadolu yarımadası olduğu gerçek değerlendirmesi kendisini göstermiştir. (Ara bir not: Benim köyümün büyük merasında 1980’li yıllarını ortalarına kadar  tırpanla ot biçilir, hayvanlar yayılırken ve  2 metre kazılınca  dörtlük (boru çapı 10 cm)   bir su motorunun hiç bitiremediği yer altı suyu bulunurken,  şimdi bu 40 metreye inip sondajlık  olduğu halde, burası  2021 yılı itibariyle  Çad ülkesinin bir çöl bölgesi haline dönüşmüştür. Yani “Çölleşmek” ten olarak “Çadlaşma”nın başlaması çoktan kendisini göstermiştir. 2021 yılı yazı ortasında, tam ortasına oturup, basına  vermek için  fotoğraflarını çekerken, ”çocukluk ve gençlik yıllarım hep üzerinde geçen Mera’m ne hallere düşmüşsün” diyerek hüngür güngür ağladım. Bir zamanlar, çoban olup evimizin öküzleri,  buzağıları ve eşeklerini  üzerinde yaydığım  ve  güttüğüm, rengarenk çiçeklerini  topladığım,  uçan –konan kelebeklerini kanatlarından yakalayıp sevdiğim, çeşit  çeşit uçan kuşlarının ötüşlerine bayıldığım,   üzerinde mahalleli  arkadaşlarımla güreş tutuğum, top oynadığım, koşum seğirttiğim, üzerine, daneleri saplarından ayırmak için harman döküp geçe gündüz edemeden 40 gün 40 geçe düver sürdüğümüz, Erciyes manzarasının da Kayser’den ve Develi’den  en iyi göründüğü fıtrat ve doğa güzeli   Sindenhöyük Köyü Meramız, bugün itibariyle üzerinde hiçbir otun bitmediği,  içi - dışı    köstebekler tarafından delik deşik edilmiş, içinde bunlardan başka hiçbir varlığın yaşamadığı  ve çölleştiği Mera’mız böyle mi olmalı, bu hallere mi düşmeliydi? İçimden: Uzay’dan bakıldığında  Yerküremiz’de  “İKLİM ŞİDDET TERÖRÜ” nü de doğurarak, köyümüzün  Mera’sını da bu hallere düşüren “Kahrolsun  Modern Avrupa Kapitalizmi Emperyalizmi” demek geldi içimden!... Yine şimdilerden olarak, “ “Avrupalı  olmak ve kendimizi onlara sevdirebilmek için  “AVRUPA BİRLİĞİ  MUKTESEBATLARINA  UYGUNLUK” yutturmacasından olarak çıkartılan “YABANCILARA TOPRAK SATMAK KANUNLARI VE YÖNETMELİKLERİ”  gereği bu dev meramızın, köyümüz hane halklarına  değil de, ırkı, meşrebi, soyu, sopu belli  olmayan, belki de kansız ve dinsiz ve  YİNE belki de 100 yıl önce bu topraklarımızı  onlara yâr etmemek için buralardan  savaşarak çıkardığımız   yabancılara, yaban ellere (bölgemizi kendileri için “VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR”  zihniyeti ve emelleriyle  gören Yunanlılar,  Fransızlar  ve İsraillilere  vb.)   satılmak istenildiği  spekülasyonlarını  duyunca  daha da kahroldum doğrusu!...

       İşte “İklim Şiddeti” nin bir versiyonu olarak  “YAĞIŞ ŞİDEDETİ” böyle doğmuştur ve artarak da devam etmektedir.

           ii- “DÜNYA RÜZGAR DENGESİNİN BOZULMASI”: “Rüzgar Dengesi” nın   bozulması sonucu da normalde veya fıtri -doğal olarak 50 -70 metre hızla esmesi gererek rüzgarlar da  bundan böyle artık,  70 - 150 metre arasında hızla   esmeye başlayarak, geçtiği her yeri deviren,  yıkan “RÜZGAR ŞEDETİ” doğmuştur.

          iii- “DÜNYA DENİZLER DENGESİNİN BOZULMASI”:  Yine Dünya fıtri ve doğal dengesinin bozulmasından olarak “DENİZDEN GELEN ŞİDDET” (Denizlerin, normalinin çok üstünde kabarması ile gelen dev dalgaların  önüne  çıkan her şeyi yerle bir etmesi).Bu  da,   “İklim Şiddeti” nin  önemli bir diğer unsuru olarak  kendisini göstermiştir. Bizden bir örnek:  2020 yılında yaşandığı halde, “dünyanın en sığ körfezlerinden” denilen İzmir Körfezi dalgalarının  tarihinde  5 metre yükseldiği ne zaman görülmüştür? Bu kadar dalga boyu ancak okyanuslarda olur.  

                          “İklim Şiddeti” nin Türkiye’ye Yansıması

       Tarih boyunca Kıta Avrupa’ sında çıkan her şiddet olayı, burası ile sınırlı kalmamış, tabiatı ve algı operasyonları icabı bütün dünya yayılmıştır. Türkiye’miz de “Kültür –Medeniyet Şiddet Olayı” gibi “İklim Şiddet Olayları” ndan da   hem de “fazlasıyla” nasibini almıştır. Bundan iki örnek olarak  yukarıda köyümün merası  ve İzmir Körfezi dalgalarının Okyanus  dalgaları kadar büyüdüğü örneklerini  vermiştik. Daha  bir çok örnekler verilebilir. Hele bunlar için de “DÜZENSİZ –ZAMANSIZ  YAĞIŞ ŞİDDETİ”  en çok karşımıza çıkan şiddet örneklerinden birisi olmaktadır. Büyük bir şehir düşününüz ki, bütün mahallelerini  bir kenara bırakınız, yalnızca bir mahallesine yağan düzensiz – zamansız  ve  lokal yağışlar sebebiyle yalnızca burası çok aşırı  yağmur suyu kabarmaları ve baskınların ile tek başına bir “Venedik” haline gelebilip, bütün evlerin neredeyse bodrum  katlarını bir kenara bırakınız birinci katlarına kadar su baskınlarına  uğradığı ve caddelerinde arabaların denizde  yüzer gibi yüzdüklerini hep televizyonlardan görüyorsunuzdur. 

                    “Paris Uluslararası İklim Sözleşmesi ve Antlaşması”

      Modern Avrupa Vahşi Kapitalizmi Emperyalizmi devletleri, kendilerinin doğurdukları ve “İKLİM ŞİDDETİ  UNSURLARI” zararları kendilerine  de dokunmaya başlayınca (dokunmasa bir işlem yapmazlardı) yanılmıyorsam, 1970’li yılların ortalarında  Paris’te ilk  defa  bir “ULUSLARARASI İKLİM KONFERANSI” toplayarak, bunun sonunda bütün devletlerin imzası ve yaptırımına açık  bir “DÜNYA İKLİM SÖZEŞMESİ –ANTLAŞMASI” yaparak, dünyamızı  “DÜNYA İKLİM ŞİDDETLERİ” nden kurtarmaya soyunmuşlardır.  

Anlayacağınız,  “VAHŞİ VE HAYDUT KITA AVRUPASI -AMERİKASI” hem Dünyamızın ölümü sürecini kendisi başlatmış ve hem de, bütün dünyaya sözleşmeler ve antlaşmalarla çağrıda bulunarak “gelin Dünya’yı birlikte kurtaralım” feryadını basmışlardır. “Problemlerin kaynağı olanlar, bu problemleri çözemezler” denilir. Doğrudur. Anlaşılan, Dünyamız’ın  ömrü, tek başına adı geçen şiddetin kaynağı  Avrupa ve Amerika’ya bırakılacak kadar değersiz ve önemsiz değildir.  Özellikle,  bunun “sendromlu bir yapılanma örneği”,  ABD  Başkanı Donald Trump zamanında bu başkanın,  “Paris  İklim Antlaşması sınırlandırmaları bizim ekonomik kalkınma ve gelişmemizi   engelliyor” gerekçesiyle bu antlaşmadan çekilmesi Dünyamız’ın  geleceği açısından ibret ve dehşet verici bir yapılanma ve örnek olmuştur. 26 Kasım 2020’de “Trump’a rakip” olarak seçilen yeni  Amerikan Başkanı Joe Biden’in, bu sefer de “DÜNYAMIZ’IN  ÖMRÜNÜ UZATMAK” cümlesi ve gerekçesinden  olarak   Paris İklim Antlaşması’na geri döndüğünden bahsedilmektedir.

“Kadın ve Aileye Yönelik Şiddet” ve Bize de Yansıması

       Sömürgeci, yayılmacı ve tekelci Modern Avrupa  Medeniyeti  Kapitalizm Emperyalizmi, Dünyamızda geleneksel fıtri ve doğal  “Kültürler –Medeniyetler”  dengelerini bozarak “Kültür-Medeniyet Şiddet” ine sebep olması yanında, tabiatın fıtri ve doğal dengesini de bozarak “İklim Şiddeti” ne sebep olduğu gibi, insanın ve ailenin de fıtri ve doğal dengesini bozmak suretiyle “ Kadın, Aile İçi –Dışı Şiddet” e de sebep  yine kendisi olmuştur.  

      Özellikle, Avrupa’ da bu şiddet sonucu  ailenin iyice çökmeye başladığı ve hatta tam anlamıyla çöktüğü için, Kıta Avrupa’sı kendisinin  doğurduğu bu sendromlu yapılanmasına  da bir çözüm yolu bulmak için  1980’li yılların başlarından itibaren “Kadına Şiddeti Önlemek…” adı altında bir sürü uluslararası konferanslar ve sözleşmeler imzalamak için harekete geçmiştir. Bunların ön çalışmalarını   dizi yazımızın 4 üncü bölümünde anlatmıştık.

                              Avrupa Konseyi ve İstanbul Sözleşmesi

        Kıta Avupasının  “Kadına Şiddet Aile  İçi-Dışı Şiddeti Önlemek” için en son ve daha geniş kapsam ve  boyutlarda girişimi,  İstanbul’da Yerküremiz’e  ilan  edilen ve her devletin bunu imzalaması  tavsiyesinde bulunulan  ve 11 Mayıs 2021’de imzalaya açılan “İstanbul Sözleşmesi" ile oldu.

      “İstanbul Sözleşmesi”, “Avrupa’nın  Uluslararası Kuruluşları” ndan denilen “AVRUPA KONSEYİ” ne inhisar ediyor, onun tekelinde bulunuyordu.  Bunun için, adı geçen sözleşmeyi daha iyi “deşifre” edebilmek ve “perde arkası” ndan olup bitenleri öğrenmek için bu konseyin kısa tarihi üzerinde  durmak gerekecektir.

  1. Dünya Savaşı sırasında “Pirüs Zaferi” benzeri bir zafer kazanarak sözde “savaşın muzaffer devletleri” nden olarak “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” adını alan İngiltere, 1774’den beri  “Dünya’nın Süper Gücü” olmaktan (adı geçen tarihe kadar Dünya’nı  süper gücü  Osmanlı Devleti idi) artık iyice yorulduğu, yorgun düştüğü için, “yeni süper güç olmak” teklifinden olarak,  İngiliz Başbakanı Churchill,  bunu Yalta’da Amerikan Başkanı  Roosevelt’e teklif etmiş, o da “evet” deyince, 1945’den itibaren dünyanın birinci süper gücü Amerika Birleşik Devletleri olmaya başlamıştı.

     İngiltere, Amerika’nın  zaten “İkiz Kardeşi” olduğu için,  kendisi   bu “roller değişikliği” den  fazla bir rahatsızlık duymamıştır.  Bundan böyle hep artık gözümüzün önünde  “İNGİLTERE HAYDUT DEVLETİ” devleti değil,   “AMERİKA HAYDUT DEVLETİ”  olacak, İngiltere onu “gölgesi” olarak takip edecektir.

    “SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ” denilen  1945- 1990  zaman diliminde bütün Dünya’da  “YENİ DÜNYA DÜZENİ” kuramcısı ve    lideri ABD olmuş, bu düzenin tek hakimi olmaya başlamış ve bunu böyle devam ettirmiştir.  Kıta Avrupa’sının bu statüdeki  yeni konumu ise, tarihinden beri hep  “ÖZNE” oluşu, bundan böyle ABD’nin hakimiyeti ve nüfuzunda “NESNE” oluşuna indirgenmesi kendisini göstermiştir.  Bu “yükseltilme”  ve “indirgenme” den Türkiye de nasibini almış, zaten 3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanının ilanından beri   tarihinde ilk defa özne olmaktan çıkıp Avrupa’nın nesnesi haline gelen Türkiye,  1945’den sonra da  Amerika’nın nesnesi olmak durumuna düşmüştür.  Bu statü günümüzde de devam etmekte ve bu  5000 yıllık  (Amerika 245 yıllıktır) Türk Milletinin “Tarihi Misyonu” na yakışmamaktadır. 

          4 Nisan 1949’da NATO’nun  Amerika’nın liderliğinde kurulmasının ardından  bir ay geçince,  5 Mayıs 1949’da  10 Batı Avrupa ülkesi  tarafından  “Avrupa Konseyi” nin kurulması  yanında,  1 Mayıs 1953’de bir kısım Avrupa devletleri arasında bugünkü Avrupa Birliği’nin ( ABD gibi,  giderek bir Avrupa Birleşik Devletleri’nin kurulması ) ilk kilometre taşı   “Çelik –Kömür Ortaklık Antlaşması” nın yapılması ve  bunun da giderek genişletilmesi sonucu Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)  ve günümüzde ise artık son merhalesi olarak  Avrupa Birliği (AB) olarak anılması tesadüflerin eserleri değildirler. Dünya’nın  süper gücü Amerika, Kıta Avrupası’nda  bu üç yapılanmasıyla  bunları, burada “YENİ DÜNYA DÜZENİNİN AVRUPA AYAKLARI” statüsünde  kullanmak için planlamış olup, bunlardan faydalanmaya günümüzde de devam etmektedir. 

         Tarihte olup bitenlerden olarak işlerin  esasına  bakılacak olunursa, tarihte “HAYDUT AMERİKA” yı,  1453’de İstanbul’un fethinden yaklaşık 50 yıl sonra “kırılma noktası” olmak üzere 1492’den başlayarak  “AVRUPA’ NIN HAYDUT SÜRÜLERİ”  kurmaya başlamışlardı. Bu tarihte Kıta Avrupası  “BÜYÜK AÇLIK” la  çalkalanması yanında, “BÜYÜK ADLİ VAKALAR” dan olarak, her türlü eşkıyalık, uyuşturucu, kumar suçları, cinsel sapıklık, katillik ve soygunlarla vb.  tarihinin en karanlık günlerini yaşıyordu. Devletlerin, bunların suçlularını  içine tıkmak için yaptıkları hapishaneler ve zindanlar ağızlarına kadar dolmuşlardı.  Bunları, “kolayca  def etmek” çareleri aranırken 1492’de İspanyol denizci azılı bir İslam düşmanı Katolik  Kristof Kolomp’un “Amerika’yı keşfi” onların imdadına yetişti. Yerli ahalisi az, uçsuz bucaksız yeni topraklar bulunmuştu. İşte bunun ardından, Kıta Avrupası’ndan  hangi ülkeden olursa olsun bütün kanun kacakları, kodeslerde  ve zindanlarda ölümüne hapis  bütün mahkumlar buralardan alınarak  dev gemilere balık istifi  bindirilmek suretiyle “Ama aman bunlardan kurtulalım!...” düşüncesiyle  Kıta Amerikası’na sürekli  olarak  sevk edildiler. ABD işte bu “HAYDUTLAR SÜRÜLERİ”  tarafından, Kuzey Amerika’nın yerli halkı Kızıl Derililer bütünüyle soykırıma tabi tutulduktan ve malları yağmalandıktan sonra  1776’da kuruldu.  Daha sonra bunlar, 1945’den itibaren  geldikleri  kıta, yani anavatanları Kıta Avrupası’na yine bir “HAYDUKLAR SÜRÜSÜ” halinde dönerek, bu sefer de “ESKİ EFENDİLERİ” ni bunları  kendi esirleri olarak  aldılar. Anlayacağınız, Kıta  Avrupası  ettiğini buldu. O bulmakta kalmadı, bulaşığı biz Türkiye’ye (ve hatta bütün İslam dünyası ve Dünya’ya da bulaştığı halde) de sirayet ederek, bizi de  sürekli rahatsız etmeye devam edecektir ve günümüz itibariyle etmeye devam etmektedir. Yani Anlayacağınız, Avrupalılar Amerika’ya “HAYDUT”   olarak gittiler, başta Avrupa olmak üzere bütün dünyaya “HAYDUT- HAYDUT DEVLET” olarak geri döndüler.

      Asıl konumuz olan “AVRUPA KONSEYİ” nin yapılandırılmasına  gelince:  Amerika’nın öznesi ve Avrupa’nın nesnesi olarak kurulan bu kuruluş, “Birleşik Avrupa” yı  kurmak zemininde,  bu yolla  bütün Avrupa’yı Amerikan Emperyalizminin  hakimiyet ve nüfuzuna “kültürel ortam hazırlamak” tan olarak sokmak için (bu arada Türkiye’yi de kendisine bulaştırarak )  harekete geçtiği görüldü.   

     Adı geçen Konsey’in amacı, çalışma düzenini açıklayan anayasası ve yönetmelikleri hükmündeki  belgelerinde, amacı olarak; “Üye ülkelerinin Avrupa Siyasi Birliğini  kurmak uğrunda her türlü meseleleri ve  konularını, müşterek görüşmelerle karar altına alarak, bunların üye ülkeler arasında tatbikatlarını  sağlamak” deniliyordu.  Meselelerin  ortaya konulması, müzakereleri ve çözüm yollarının bulunması  konularında  kriterlerden olarak  da hangi “felsefi görüşler”  ve “kültür çevresi” nin  ölçü  alınacağına dair de şu karara varılıyordu: “Konsey, Avrupa  devletlerinin siyasi birliğini gerçekleştirmede,  Eski Yunan Felsefesi, Roma Hukuku, Batı Hristiyan Kilisesi, Rönesans Hümanizmi ve  Fransız İhtilali  gibi  ortak geleneklerden faydalanacaktır.” (Yeni Rehber Ansiklopedi, C. 3, s. 316)  Peki, Avrupa dışında hiçbir “felsefe, kültür ve medeniyet” gelenekleri ve  çevreleri yok mudur? Belgeden yok olduğu apaçık görülüyor.  Bir kere bütün bunlar  Avrupa’nın kendi içinde “ortak gelenekleri” olup bütün Dünya’nın ortak gelenekleri değildirler. Kıta Avrupası’nın benmerkezciliği, tekelciliği  ve egoizmi  böylece bu belgede de  kendisini açık açık sırıtarak  göstermektedir.  Yaptığımız bu alıntılardan  olmadığı anlaşılıyor. “Batı Hristiyan Kilisesi ” denmekle sanki bir “Katolik –Protestan -  Anglikan  -Kalvenist  kiliseleri”  ön plana çıkarılıyor ve bu haliyle de  Konsey bir nevi “kilise kurumu” özelliği taşıyor.   Üstelik de,  bırakınız  İslam’ ın bunun içinde yer almasını, Doğu  Hristiyanlarının  Ortodoks  kilisesi “Doğu Ortodoks Kiliseleri” nin adı bile yok.   Çünkü bu kilise, Batı Hristiyanları tarafından “HRİSTİYANLIĞIN ŞİASI” sayılarak ret edilmiş, kendisiyle tarih boyunca  “mücadele edilecek” bir odak olarak görülmüştür.

       Görülüyor ki, Avrupa Konsey’ i  bütün bu hal ve hareketleri ile tam bir “AMERİKA – AVRUPA KURUMU  - KURULUŞU”  dur. Türkiye  gibi  hem bir Asya-Doğu ülkesi  hem de İslam ve Türk  felsefi ve kültür gelenekli  olarak   bu kuruluş içinde olamaz. Adı geçen ikiliye hizmet için kurulan bir kuruluş bize ve hatta bizim dışımızdaki bütün Avrupa dışı  Dünya’ya da  hizmet edebilecek, edecek bir kuruluş olarak görülemez, gösterilemez. Amerika ve Avrupa’nın kendi yöresel veya bölgesel  meseleleri ve problemlerine  çözüm yolları  bulmak için kurulan bir kurumun getirdiği çözümler ve kararlar,  bütün Dünyaya şâmil hale getirilemez. Her bölge ve yöre, kendi problemlerini  kendisi içinde çözmeli, çözümlemelidir. Dış ve özellikle de Amerika –Avrupa’dan,  ısmarlama  ve taklitçilik eseri  çözümlemelerden huzur ve medet umulamaz.  Zaten, adı geçen ikili tarihi boyunca da ne kendi  ve ne de Dünya meselelerine, problemlerine  kalıcı, huzur ve barış getirici  çözümler üretememiş, “üretiyorum” diye işleri büsbütün berbat etmiştir. İşte konumuz olan “İstanbul Sözleşmesi” de bu cümleden çözüm olmuştur.

       Konsey’in teşkilat yapılandırılmasına  gelince: Merkezi Fransa’nın Strazburg şehrindedir. Başında bir  Genel Sekreterlik  vardır.  Bir Danışma Meclisi ve  Bakanlar Komitesi mevcuttur. Üye ülkelerin dışişleri bakanlarından ibaret bu komite bir yıl içinde aralık ve mayıs aylarından olmak üzere iki kere toplanır. Her toplantının dönem başkanı üye ülkelerden birisinin dışişleri bakanı olur.     Danışma Meclisinde alınan kararları müzakere ederek onaylar ve imzaya açar.  Danışma Meclisi  170 milletvekilinden  ibarettir. Her üye ülke nüfus oranına göre buraya milletvekili verir. Türkiye düşen sayı 12’ dir. Bunlar, TBMM içindeki milletvekillerinden  seçilerek  buna dahil olurlar.  Görülüyor ki “Avrupa kıtası içinde bir devlet” yapılanmasında diyebileceğimiz  Konsey’in  kurulduğu tarih 5 Mayıs tarihi  “Avrupa Günü” olarak ilan edilmiş olup,  her yıl kutlanır. 

İstanbul Sözleşmesinin Yazılmaya Başlanması ve  Türkiye’nin Handikapları

      Konumuz, “İstanbul  Sözleşmesinin Derin Analizi” olunca, biz bu sözleşmenin tamamen Avrupa’da, Avrupa Konseyi bünyesinde yazıldığını  ve  Dünya’ya ilan merkezi olarak da  İstanbul’un “kasti” ve “algı operasyonlu”  olarak seçildiğini  bu incelememizin başında dile getirmiştik.  Halbuki , bütün olup bitenlerin  içlerini iyice deşelediğimizde bunun  yüzde yüz böyle olmadığını,  işin daha da acı tarafı  bu sözleşmeyi yazmada ve  üstelik de  Türkiye’nin     Mayıs’ta 2011’ de toplanacak Avrupa Konseyi  Bakanlar Konseyi toplantısının başkanı olduğu için  bu  toplantının  İstanbul’da yapılmasının kendisi   tarafından teklif edildiğini  öğrendik.  Avrupalılar da zaten bu teklifi  “Mal bulmuş Mağribi” gibi değerlendirerek hemen kabul etmişler, biz sanki onların değerleri ve ölçülerinin “zaferi” ni” kendi elimizle  İslam Dünyasının ve Türk Dünyasının merkezi - başkenti İstanbul’da ilan etmek garabetine düşmüşüzdür.   Anlayacağınız, bizim topraklarımızın tohumu ve mahsulü  olmayan ve neredeyse  tamamen Avrupa – Amerika’nın  kendi  “Kadına Şiddet,  Aile  İçi-Dışı Şiddetlere  Çare” olarak  gösterilecek bir sözleşmeyi bizimkilerini   “raportörlüğü” olarak hazırlaması , “kraldan  fazla kralcı  geçinmek” e benzemektedir. Bütün bunlar yapılırken,  dönem başkanı biz olduğumuz için,   “Dönem başkanı olarak Konsey’e ve Avrupa Birliğine bir jest yapalım, onlardan bir aferin alalım, bizi bağırlarına bassınlar” İngilizce tabiriyle  “absürt” düşüncesi yanında,  “Bu sayede, AK Parti’nin ve  Türkiye’ nin de   isimleri,  uluslararası platformlarda övgülerle anılacağı için bu da bizim için bir diğer ek kazanç olacak, partimiz ve ülkemize puan kazandıracaktır”  çok garip kaçan düşüncesiyle de   Hürriyet gazetesinin haberleri ve   köşe yazarları yanında,  Yeni Akit gazetesinin yazarlarından Abdurrahman Dilipak ve daha başkaları tarafından   İstanbul Sözleşmesini  yazanların öncü   “Türkiye ayağı” isimleri açık açık verilerek dile getirilmiştir.

  Bunlardan ve daha başkalarından yaptığımız  alıntılarda şunlar göze çarpmaktadır:  Sağ’dan bir genel değerlendirme olarak Dilipak şunları yazdı: “Dün bunu başımıza  saranlar bürokratlar oldu. Başımıza bela açtılar. Bu kadrolar değiştirilmeli, millete manifesto yayınlanmalıdır.” (Yeni Akit,  22 Mart 2021) Sol’dan olarak Cumhuriyet gazetesi köşe yazarları da Dilipak benzeri genel değerlendirme yaparlarken, İstanbul Sözleşmesi’ ni AK Parti iktidarının kendisinin  yaptığını ve iptaliyle  de tezada düştüğü, çifte standardına   yönelik olarak   Şükran Soner, “Kendi Ayağına Kurşun Sıktı” başlıklı yazısında  AK Partinin yaptıklarını “Kendi ayağına kendisi kuruşun sıktı, bu yapılanlarla AK Parti’nin beyin ölümü gerçekleşti” görüşlerine  yer verdi (Cumhuriyet, 23 Mart 2021). Cumhuriyet gibi  AK Parti iktidarına muhalif gazetelerden Karar’da  Yusuf  Ziya Cömert  de şunları yazdı: “Kendiniz yazıp kendiniz imzaladığınız  bir metni bütün kötülüklerini anası  ilan edebileceğinize   göre, günah  keçisi ilan  etmekten de   zorluk çekeceksiniz.” (Karar,  24  Mart 2021)

      Hürriyet gazetesinin haberinde  ise, Sözleşme’ yi hazırlama  ve uygulamada   “Türkiye’nin kraldan çok kralcı  kesilmesi” ve üstelik de bunu hazırlayan  Türk bürokratlarını   “mükâfatlandırmak” tan olarak “önemli görevlere   getirildiği” nden bahisle şunlar yer alıyordu: “Sözleşme, Avrupa Konseyi  Dışişleri Bakanlarının  2011 yılında İstanbul’da  yaptıkları toplantıda  imzaya açıldığı için Türkiye’nin en büyük kentinin adını taşıyor.  Böylece bir uluslararası  insan hakları hukuku  metnine  adını vermesi, İstanbul’un marka kimliğine bir artı değer olarak eklenmiş bulunuyor. (Bir ana not: Ama, bizim lehimize olmayan bir  ”marka” oluşuna   yönelik  Türkiye  Yazarlar Birliğinin  kurucusu ve eski başkanlarından  yazar dostumuz D. Mehmet Doğan’ın bir değerlendirmesi : “Bu sözleşme, Avrupa’ lı için kendi zihniyetleri üzerinden,  Müslümanlığa  karşı  hem de İstanbul’da  kazanılmış bir zaferdir – Gerçek Hayat Dergisi,  26 Mart – 4 Nisan  2021)

        Türkiye, ilk imzayı  atan (11 Mayıs 2011’de ilk defa atan,  parlamentosunda ilk defa 24 Kasım 2011’de onaylayan,  8 Mart 2012’de  Sözleşmeye dayalı olarak ilk kanununu çıkaran ve  2 Ağustos 2014’de uygulamaya başlayan)  ülke olmasının ötesinde  de her bakımdan  tuğrasını vurmuştur bu metinde.  Sözleşme taslağını müzakere edip kaleme alan heyette  Türkiye’yi temsil eden  ve metnin yazımında aktif rol oynayan  ODTÜ  öğretim üyesi  Prof. Feride Acar, daha sonra  Avrupa Konseyi bünyesinde  sözleşmenin uygulanmasını izlemek  üzere oluşturulan  komitenin  - en yüksek oyu alıp seçilerek -  başkanlığını da yapmıştı 2015 – 2018 yılları arasında.

       Keza,  Sözleşme’ ye  taraf ülkelerin oluşturduğu  ‘Taraf Devletler Komitesi’ nin  2014’de faaliyete geçmesinden sonra  dört yıl süreyle  başkanlığını yapan diplomat da Türkiye’nin o dönemde  Strasburg’da  Avrupa Konseyi’ndeki  Daimi Temsilcisi olan  Büyükelçi Erdoğan İşcan’dan başkası değildi.” (Hürriyet,  23 Mart 2021) Bütün bu olup bitenler biraz da,  dizi yazımızın 2 inci bölümünde  bahsettiğimiz  Dünya –Kainat güzelimiz (!?)  “Keriman Halis Sendromu” na benziyor sanki!...

      Mayıs 2011’de yapılan Avrupa Konseyi Dışişleri Bakanları Toplantısının başkanı,  dönem başkanlığı sırası  Türkiye’de olduğu için, bu başkanlık görevini o zamanlar Dışişleri Bakanı olan  Ahmet Davutoğlu yapmıştı.  Prof. Dr. Safa Saygılı dostumuzun yazdıklarına göre de Sözleşme’nin  çıkması için en büyük rolü oynayan Türkiye’nin en üst düzey bürokratı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu olmuş, bu cümleden olarak Saygılı yazısında, “Hatta mucip (sebep)  olan İstanbul Sözleşmesi’nin mimarı Davutoğlu ve partisi olmuştu” ifadelerini kullanmıştı.( Yeni  Akit, 27 Mart 2021) Yine hattalardan olarak,  Sözleşme’nin Bakanları Kurulu’ nda  kabul edildiği 11 Mayıs 2011 günü, “Konsey üyelerine  ve Dünya’ya bir jestimiz, kıyağımız  olsun” gerekçesiyle sanki “Yangından mal kaçırırcası” na  alelacele ilk defa  imzalayan  da Türkiye  Dışişleri Bakanı Davutoğlu olmuştu.  Herhalde,   Sayın  Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilince onun da “Başbakanlığa terfi” etmesinin sebeplerinden  birisini de  belki bu teşkil etmişti.

         “İktidar yanlısı” denilen  Yeni Şafak’ın  köşe yazarı Yusuf Kaplan da  AK Partinin   işin başlangıcında yaptığı hataları dile getirmekten olarak şunları yazdı: “Yasa yapmakta aciz Türkiye, kendi eli ile  Batıya teslim oldu.” (Yeni Şafak, 21  Mart 2021)

        Hürriyet’in köşe yazarlarından olarak da az çok “iktidara yandaşlığı” ile tanınan yazar Fuat Bol’un genel bir değerlendirmesi de şöyle idi:  “Bugün neden kendi hukukumuzu ortaya koyamıyoruz? Bu kadar köklü devlet olmamıza karşın hâlâ başkalarının sözleşmelerinden medet umuyoruz. Bunca hukuk fakültelerimiz ne güne duruyor? Anlı şanlı hukuk  profesörlerimiz nerede?  Hâlâ Avrupa’ nın  gözlerine bakıyoruz. Ayıp değil mi? Avrupa’nın aile yapısıyla, gelenekleriyle, görenekleriyle, inanç ve töreleriyle bizimkiler aynı mıdır?  Neden kendimize güvenmiyoruz? Avrupa’yı taklit edersek en iyi halimiz bile, Avrupa’nın gerisine düşmektedir. Zira taklit eden taklit   edilen gibi olamaz.

     Ayrıca,  bu Sözleşme öyle iddia edildiği gibi kadına şiddeti azaltmamış, bilakis artırmıştır.” (Hürriyet, 24 Mart 1021). “Hukuk fakültelerimiz  sendromları” da  “Sosyoloji fakültelerimiz veya bölümlerimizin  sendromları” yapılanmalarına  benzemektedir. Eğer hukuk fakültelerimiz de bunlar gibi görevlerini  layıkıyla yapmayacaklar, yapamayacaklar  ve gerçek  Laikliği  değil Laikçiliği savunmalarının yanında,   Atatürk’ü de  gerçekten sevmekten ziyade,    onu  “İstismar” a  yönelik, “Sömürülen Atatürk” ten olarak    “Atatürkçülük”  doktriner  ve ideolojik kalıplaşması, tabulaşmasıyla   “Atatürk’le  Aldatmak” veya “Atatürk’ten geçinerek, makam, mevki i, iaşe ve ibade sahibi  olmak” a yönelik  dersler  ve mesajlar vermeye devam edeceklerse ve çok azınlıkta olan   bir kısımları ise,  hâlâ “milli, ilmi ve  yerli çözümler üretmek” yerine Batının, bilmem neresi “yaban elleri” nin  “ajandası veya  dublajası”  olmaya devam edeceklerse,  bunlara kaşı da demokratik, adaletli, hukuki, ilmi,   ehliyetli  ve liyakatli  tedbirler yapılandırmaları da mutlaka gündeme getirilmelidir,

       İşler  bu olup bitenlerle  kalmamış, daha neler olmuş neler?  Yeni Akit’de Dilipak, neredeyse “İstanbul Sözleşmesi” nın baştan sona mimarının Türkiye olduğunu “İstanbul Sözleşmesinde Susanlar” başlıklı yazısında daha geniş boyutlarda dile getirdi.  O da herkesin üzerinde durduğu üzere  Prof. Feride Acar konusunu daha geniş olarak dile getirdi. Dünya’da her “Kadına Şiddetin Önlenmesi….” konusu ve kuruluşunda o varmış. Dünya’ nın ilk “Kadına Şiddeti Önleme…” belgesi ve sözleşmesi olan  Birleşmiş Milletler –Avrupa Konseyi bileşkesinde hazırlanan  CEDAW’ı yapımında aktif görev almış ve bununla ilgi olarak  şunları  söylemiş: “16 yıl  BM CEDAW, Kadınlara Karşı Her Türlü  Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin  denetim komitesinin üyeliğinde bulundum. CEDAW Raportörlüğü ve Başkanlığı yaptım. Kadınlara yönelik şiddet konusundaki  en güncel küresel standart olan  CEDAW  Genel Tsfiyesi35’i (GR 35) belirleyen  görev grubunun başkanı olarak çalıştım.” 

       Feride Acar, en son olarak İstanbul Sözleşmesinin de baş mimarlarından  birisi olmuş  ve bunula ilgili olarak da şunlardan bahsetmiş:  “Sözleşmeyi yazan uzmanlardan biriyim.  Yapılması ve yürürlüğe girmesi için  çok caba  sarf ettiğimi uluslararası kamuoyu bilir.” Sözleşmeyi hazırlayan  7 kişilik raportörler  grubunun en aktif üyesi imiş.  Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra,  onun “denetim  kurulu üyesi” olmuş. Türkiye’nin  adı geçen sözleşmeye kanun hükmünde uyumunu sağlayacak olan  6284 sayılı “Kadına Şiddetin Önlenmesi….” kanunu o hazırlamış. (Yeni Akit, 4 Nisan 2021)

      Dilipak, yazısında  Feride Avar dışında “Sözleşmenin diğer Türkiye ayaklarından” olarak şu isimler ve rollerinden  bahseder: “ Ankara’dan bir arkadaşa sordum,  diyor ki: ‘ Sözleşmeyi hazırlayan 7 kişilik kurulun  en aktif üyesi Türkiye Dışişleri’nin Konsey’e önerdiği Prof. Feride Acar’dı.  Sözleşme hazırlanırken ve  onaylanırken Avrupa Konseyi  Parlamenterler Meclis Başkanı Mevlut Çavuşoğlu’ydu. Konsey’in Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyon Başkanı CHP Milletvekili Gülsün Bilgehan’dı (İsmet İnönü’nün torunu) .

     Sözleşme, 2011’de Türkiye’nin  Avrupa Konseyi  dönem başkanlığına yine  Türkiyeli siyasetçilerin girişimiyle yetiştirildi.  Avrupa Konseyi’ndeki Türk Parlamenter heyetinin başkanı şimdi Washington büyükelçisi olan Murat Mercan idi. Bu iş, hem  Avrupa Birliği’ne  sadakat göstergesi olacaktı, hem de dünyada kadın hakları için Türkiye’nin ve AK Parti’nin  tanıtımı için iyi bir propaganda vesilesi olarak görülüyordu.

     Nihayet sözleşme Mayıs 2011’de  İstanbul’daki  Avrupa Konseyi Dışişleri Bakanları zirvesini yetiştirildi ve imzaya açıldı. O yüzden adı ‘İstanbul Sözleşmesi’ oldu, Toplantıda sözleşmeyi ilk imzalayan da Türkiye adına  Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu idi.  İmzalandıktan 7 ay sonra Sözleşmeyi Meclis’ten geçiren ilk ülke de Türkiye oldu. Sözleşme oybirliğiyle Meclis’ten alkışlarla olağanüstü bir hızla geçti.” (Yeni Akit, 4 Nisan 2021)

                    Türkiye’nin  Ataklığı İle İlgili Genel Bir Değerlendirme

       Bütün bunların özetinden olarak işin esası ve toplu genel değerlendirmesine  bakılacak olunursa,   iktidara  geldiği 2002 Kasımından başlayarak İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı 11 Mayıs 2011 zaman diliminde, AK Partinin  herkesçe kabul edilen “liberal kimliği” nden denilen bu kimlik yapısının da adı geçen sözleşmenin imzalanması konusunda   “Türkiye’nin işin şampiyonluğunu yapması” nın getirdiği  diğer görünür ve görünmez sebeplerinden  olarak da benim kanaatimce şunlar olmuştur:

       1-Sözleşme’nin bizde yapılanması  ve imzalanması ile,  Avrupalılar yanında, zaten bunların kimliklerine  de  az  veya çok  yatkın oldukları halde,  içimizdeki  Atatürkçü, Seküler, Laikçi ve Marksist Solcu kesimi yanında,  Batı’nın içimizdeki ajandası ve dublajası çevrelerine de, “bakınız biz de sizden yanayız” cümlesinden olarak bir mesaj verilmiş olabilir kanaat ve düşüncesindeyiz.

          2-Bunların “alkışları” alınarak, AK Partiye yönelik reaksiyonları kırılmak düşünülmüş olabilir.

          3-Sözleşme’ yi  imzalanmakla, az da olsa bunlardan AK Partiye oy gelebileceği hesabı da yapılmıştır sanki.

         4-Daha da önemlisi  ve esası olan, “Zaten Avrupa Birliğine girmek için –onlar istemese  bile de dile getirildiği halde- can atmakta olan Türkiye” denilerek, kendisinin bu Sözleşme’ yi imzalamada atak davranmakla, “Kendini onlara beğendirmek, aferin dedirtmek cümlesinden”  olarak da  her devletten çok bu işin şampiyonluğuna  Türkiye’nin soyunması,  böyle de izah edilebilir.   Kur’an ‘dan  bir ayet:  “Siz onlara benzemedikçe, onlar sizin dostlarınız olmazlar”.  Bu da olup bitenlerin iç  yüzünü  veya deşifresinin, tarihin derinlikleri ve dinimizin mesajlarından olarak bize daha devasa boyutlarını ortaya koymaktadır.

      Tarihimizin hiçbir döneminde biz “Avrupa’yı hakkımızda memnun etmek istesek” bile o hiçbir zaman bunlardan memnun olamamış veya kendi çirkin hesapları için kullanmıştır. Bu,  en çarpıcı misali, örneğini  Osmanlı Devletinin yıkışında göstermiştir. “Avrupa bizi sevsin ve İmparatorluğumuzun yıkılmaması için çalışsın” diyerek, -üstelik de metinlerini  İstanbul Sözleşmesi gibi kendileri ve içimizdeki “yerli işbirlikçileri” yle birlikte yazdıkları halde, - 3 Kasım 1839’da, İngiltere’nin başkenti Londra’da  yapılıp ve yazılıp İstanbul’da     ilan edilen “Tanzimat Fermanı veya Sözleşmesi”, 5 Şubat  1856’da  Avusturya’nın başkenti  Viyana’da yapılıp ve   yazılıp İstanbul’da  ilan edilen Islahat Fermanı veya Sözleşmesi, 1876 – 1877’de  “Londra ve Paris olurlu kaynaklı” olarak İstanbul’da  ilan edilen “Meşrutiyet ilanı veya Sözleşmesi” Cihan İmparatorluğumuzu yaşatmaktan ziyade, onu tâ temellerinden kemirerek yıkılmasına sebep olmuş, ardından da  “Amaaa!... çok yanlışlar yapmışız” diyerek boşunu  dövünmüş ve hayıflanmışızdır. (Bu üç Sözleşme veya ilanlarının  getirdiği büyük yıkımlar için canlı belgelere dayalı olarak  benim şu üç kitabıma  bakabilirsiniz:  Süleyman Kocabaş, Osmanlı İhtilallerinde  Yabancı Parmağı  3 Kasım 1839 -  13 Haziran 1913, Vatan Yayınları, İstanbul, 1996, s. 9 – 276),  Süleyman Kocabaş, Tarihimizde Yanlışlıklar Geçidi, Vatan Yayınları, İstanbul,  2004, s. 9 – 184, Süleyman Kocabaş, Kendi İtiraflarıyla Jön Türkler Nerede Yanıldı?  Hayaller… Komplolar…Kayıplar…, 1890 – 1918, Vatan Yayınları, İstanbul, 1986, s. 17 – 567)

Yorumlar