9460 Defa Okundu

Konumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz:

V- BAZI TAHRİFAT VE MUKADDESATA SALDIRI FAALİYETLERİ

Burada yazının uzamaması adına -şimdilik- isim vermeden, yapılan bazı tahrifatlardan bahsedelim:

- Bugün Türkiye’de bir ilahiyat profesörü çıkıp, çok rahat Kuran’ın Allah kelamı olup olmadığını tartışmaya açabiliyor.

- Bir başka ilahiyat profesörü -üstelik bir de tefsirci-  “Kuran gelmeseydi daha iyi olurdu” diyebiliyor ve (hâşâ) “Allah Kuran’da neden kendini bu kadar övüyor, ne bu kasıntı!” diye (!) Allah’a hesap sormaya kalkabiliyor.

- Bir başka ilahiyat profesörü (hâşâ) “Allah geleceği bilmez!” “Allah senin kiminle evleneceğini nerden bilsin!” diyerek Allah’ın ilmine sınır koyabiliyor.

- Bir başka ilahiyat profesörü “Âdem bir değil, pek çoktur” diyebiliyor.

- Bir başkası yaratılışı materyalist Darwin’in evrim teorisine bağlayabiliyor.

- Bir diğer profesör “Ben deistim ve evrimciyim” dedikten sonra -sahası ilahiyat bile olmadığı, felsefe olduğu halde- Hz. Peygamberin hadislerini toptan inkar edip, Arapçayı da bilmeden, bir müfessir edasıyla Kuran hakkında konuşabiliyor.

- Akademisyen olmayıp entelektüel takılan bir başkası “Ben dindar değilim” dediği halde edebiyat parçalar gibi Kuran’ın tefsirine cüret edebiliyor ve -Kuran kurslarında öğretilen dini reddederek- “Ben bu dinin deistiyim” diyebiliyor.

Hâlbuki deizm suya sabuna dokunmayan, âlemi yarattıktan sonra ona bir daha karışmayan bir tanrıya inanıp, vahyi ve peygamberi, dolayısıyla kulluğu, ibadeti ve mükellefiyeti kabul etmemenin adıdır. Ve bunun İslam’a göre küfür olduğu açıktır.

Peki, şimdi deist olduğunu söyleyen bu kimselere sormak gerekmez mi:

 Hem İslam’ın mükellefiyetlerini kabul etmeyen bir deistsiniz hem de kalkmış İslam adına ahkâm kesiyorsunuz. Bu ne korkunç bir çelişkidir?

Bu tahrifatçıların en bariz ortak hususiyetleri Hz. Peygamberi, dolayısıyla Onun sünnet ve hadislerini dışlamaları, dinde delil kabul etmemeleri, dini rehbersiz mücerret akıllarıyla, yani felsefî bir yaklaşımla anlamaya çalışmalarıdır. Bu konuda söz uzundur.

Şimdi yazımızın başına dönerek şu soruyu bir kere daha soralım:

- Kuran’ı kafasına göre bir felsefe kitabı gibi yorumlayıp saptıran,

- Hz. Peygamberi ve vahyi esas almayan, sünnet ve hadisleri de yok sayan,

- Böylece İslam’ın içini boşaltan, onu tahrif ve tahrip eden,

- Yine onu -İslam’ı- aşağılamaktan, onunla istihza etmekten çekinmeyen,

- Gerçek İslam’ı “gelenek” İslamî kaynakları da “klasik kaynaklar” diyerek aklınca küçümseyen ve böylece onları günün şartlarına cevap veremeyen bir müktesebat gibi gösteren,

- Netice itibariyle de açıkça veya zımnen “Bu dini on dört asırdır ilk defa biz doğru anladık” mesajı veren bu tahrifatçıların bütün bu eylem ve söylemlerini “fikir hürriyeti” kapsamında değerlendirmek mümkün müdür?

Elbette ki mümkün değildir!

Dünyanın hiçbir yerinde “mukaddesata saldırı” diye bir hürriyet yoktur.

Yeryüzünde öyle dinler var ki müntesipleri milyonlarca tanrıya tapıyor. Onlar bile toplumca kabul görmüş bu dinî değerlerine tenkidi kabul etmiyor; buna karşı müeyyideler uyguluyorlar.

Peki böyle dinler bile kendini korumaya alıyor ve bu tabii karşılanıyorken, vahiy kaynaklı olup, on dört asırdan beri bir virgülü bile değişmemiş bir Kitab’a, -Kuran’a- sahip olan İslam’ı kökünden dinamitlemeye yönelik bu tahrifat ve yıkıcılıklar nasıl fikir hürriyeti kapsamında sayılabilir?

Bu tür davranışlar, mukaddes değerlere açık birer saldırıdır. Bu saldırıları meşru görmek de bu cürüme dolaylı olarak destek vermek anlamına gelir.

Bütün bunlar Türkiye’de ve İslam dünyasında Müslümanların cehaletinden, bilgi ve şuur noksanlığından istifade edilerek yapılmaktadır.

Sanki ilmî birer faaliyetmişçesine takdim edilen bu tahrifat ve saldırıların kaynağında batılı müsteşrikler vardır. Yani bu tahrifatlar birer proje mahsulüdür ve batı – oryantalist kaynaklıdır. Bu ayrı bir araştırma konusudur. Ama bizi üzen, Müslüman kökenli olduğu halde İslam’ı tahrif eden yerli sapkın ve muharriflerdir.

VI- MESELENİN MİLLİ BOYUTU VE ENDÜLÜS TECRÜBESİ

Görüldüğü gibi büyük bir sorundur. Sadece ferdî değil, toplumsal ve millî bir sorundur. Bütün Müslümanların / ümmetin sorunudur.

Hatta bu, devletlerin ve milletlerin sonunu hazırlayacak kadar tehlikeli bir bozgunculuktur.

Tam da bu nokta da ENDÜLÜS’ü hatırlayalım:

850 yıllık bir İslam medeniyeti olan Endülüs’ten (bugünkü İspanya) haçlı işgali sonucu geriye neredeyse maddi manevi hiçbir iz bırakılmamıştır. Evet, bir Kurtuba Camii hâlâ ayaktadır, ama onun da ortasına kocaman bir haç dikilmiştir.

Peki acaba Endülüs’ün başına gelen bu felaketin sebebi neydi?

Öyle bir felaket ki, milyonlarca insan toprağını bırakarak hicret etmek zorunda kaldı, üç milyonun üzerinde Müslüman da haçlıların işkenceleri altında -çoğu da yakılarak- can verdi. Ne ihtiyar ne kadın ne de çocuk tanıdılar bu zulümleri yaparken. Doğum yapacak kadınlar Hıristiyan ebelere teslim edildi, doğan çocuklar Müslüman ailelerin ellerinden alınarak vaftiz edilip Hıristiyanlaştırıldı. İslam’ı hatırlatan hiçbir kavram, isim, ima ve imaja müsaade edilmedi. Bu, tarihin en büyük facialarından biridir. Bu faciayı ne kalemler ne de diller hakkıyla anlatamaz.

Ama tarihten ders almak adına şunu söylemeliyiz ki, bu facianın sebebi itikadî bozukluk, İslam düşmanlarıyla dostluk, dünyanın süsüne meyil, ezcümle İslam’ın gereğini yerine getirmemektir.

Endülüs örneğinde görülüyor ki itikadî sapmalara, mukaddesata yapılan saldırılara karşı zamanında ve de gereği gibi tedbir alınmazsa, söz konusu tehlike milli kimliği ve devletin bekasını tehdit eder hale geliyor.

Şuna da dikkat edelim:

Endülüs sekiz buçuk asır yaşadıktan sonra imha edildi.

Biz Müslüman Türkler ise Anadolu’da 1071’den beri varız ama İstanbul’un fethi üzerinden sadece 567 yıl geçti, yani altı asır bile olmadı.

Ve bir gerçek daha var ki, Anadolu coğrafyası ehl-i kitap denen Yahudi ve Hıristiyanlar için mukaddeslik ifade ediyor. Bu muharref dinlerin mensupları buralara sahip olmayı dinî bir vecibe kabul ediyorlar.

Demek istiyoruz ki batılıların Müslüman Türk vatanı olan Anadolu üzerindeki arzu ve emelleri Endülüs’e göre çok daha şiddetli ve büyüktür. Allah korusun, Endülüs’ün başına gelen felaketin bir benzeri bu gidişle Müslüman Türk milletinin başına da gelebilir. Hiç kimse bunun mümkün olmadığını iddia edemez. Nitekim bahsedegeldiğimiz üzere tahrifatçılığın büyük projeler halinde ortaya konması bu büyük tehlikenin alamet ve hatta ayak sesleri durumundadır.

VII- NETİCE

Bütün bu sebeplerle Anadolu coğrafyasında yaşayan biz Müslüman Türklerin gerek ferdî planda, gerek toplum, devlet ve ülke planında istikbalimizin teminatı olacak tedbirlere başvurmamız bir mecburiyettir. Gerçekten iman etmiş hiçbir Müslüman bu tehlike karşısında vurdumduymaz davranamaz. Keza yine gelecekteki nesilleri düşünen hiçbir kişi bu konuda bana ne diyemez. Hiçbir idareci ve devlet görevlisi de bu tahrifat ve yıkıcılık bizi ilgilendirmez diyemez. Özellikle de devletin zirvesinde olan Sayın Cumhurbaşkanı, hükümet ve meclis üyeleri bu konuya ciddiyetle eğilmeli, gereken tedbirler alınmalıdır. Yarın çok geç olmadan…

İstenirse ülkeye millete mukaddesata olan borcumuz ve bu husustaki mükellefiyetimiz gereği bu felaketin ulaştığı boyutları bir rapor halinde ilgililere takdim edebiliriz.

Hangi kimlikle olursa olsun, İslam’a, Kuran’a, Hz. Peygamberin (s.a.v.) kimlik ve şahsiyetine, sünnet ve hadislere ve tarih boyunca oluşmuş İslamî birikime saldıran herkes -isterse bunu fikir ve inanç hürriyetini kendine maske edinerek yapıyor olsun- akaid ölçü ve ilkeleri doğrultusunda İslam ve iman çerçevesi dışına çıkar ve küfür fiilini işleyerek ebedî azabı hak eder. Bunu, önemine binaen altını çizerek hatırlatırız.

İşin bu boyutunu ciddiye almadan bu tahrifata devam eden zalimler ise, tamamına yakını Müslüman olan bu milletin içinden çıkaracağı ilim adamı, mütefekkir, mütedeyyin insanların gayretleriyle bu şenaatten mutlaka el çektirilmelidir.

Bu çerçevede dini temsil ve öğretmekle yasal zemin bulan Diyanet de görevini yapmalı, dahası bu tahrifat furyasında Diyanet’in ne yaptığı da (!) sorgulanmalıdır. Bu ayrı bir araştırma konusudur.

Son olarak şunu da söyleyelim:

Birçok devlette olduğu gibi Türkiye’de de din ve vicdan hürriyeti, fikir ve kanaat hürriyeti, insan hakkı olarak tanımlanıp korunması Anayasa’nın teminatı altına alınmıştır. (24. Madde)

Ve bunun gereği olarak mukaddesata yapılan saldırılar da Türk Ceza Kanunun 175. maddesinde ceza gerektiren suç kapsamında tanımlanmıştır.

Buradan şunu anlıyoruz:

Mukaddesata saldırı beşerî hukuka göre de suçtur. Bu suçlar önlenmezse dinî kimliğimize bağlı olarak millî kimlik ve millî değerlerimiz önce zaafa uğrar, sonra tahrif olur. Bu ise Endülüs gibi Müslüman Türk milletinin de sonunu hazırlar. Mesele bu kadar ciddi ve tehlikelidir. İslam her önüne gelenin ahkâm ekleyip çıkarabileceği sahipsiz bir meydan değildir.

O halde “inanç hürriyeti” “fikir hürriyeti” “basın hürriyet” gibi adlar altında mukaddesatımıza, dinimize, inancımıza yapılan bu saldırılar behemehâl durdurulmalı, bu zulüm ve tahribata bir son verilmelidir.

Bu meyanda dinî, hukukî ve idarî bütün tedbirler alınmalıdır.

 

Yorumlar