4820 Defa Okundu

Son zamanlarda maalesef bütün İslam âleminde, özellikle de Türkiye’de dini tahrif, mukaddesata saldırı ve akaid ihlalleri gibi, fert ve toplum olarak ebedî hayatımızı tehlikeye atan cürümler işlenmektedir.

Acaba bunlar “fikir hürriyeti” kapsamında değerlendirilebilecek “meşru” haklar mıdır? Bu yazımızda bu konuyu ele alacağız.

I- İSLAM’DA VE EVRENSEL BEYANNAMELERDE İNSAN HAKLARI

Temel insan hakları can, mal, namus (onur ve şeref) emniyetini, dinî inanç ve fikir hürriyeti gibi kavramları ihtiva eder.

Evrensel beyannamelerde, uluslararası anlaşmalarda, hemen bütün ülkelerin anayasalarında yer almış olmasına rağmen insan hakları ihlalleri bir türlü engellenememektedir. Bunun sebeplerini inşallah başka bir yazıda değerlendirmek üzere konumuza devam edelim.

İslam’da temel insan hakları, beşerî kanunlarda yer aldığından çok daha köklü bir anlam ifade eder. İslam hukukunda “Mekâdisu’ş-Şeria” denilen İslam hukukunun maksat ve gayesi anlamına gelen bir terim vardır.

Buna göre beş temel varlık ulvîdir, dokunulmazdır, korunmak zorundadır. Bunlar da sırasıyla  “din”, “akıl”, “can”, “nesil / namus” ve “mal”dır.

Din, ebedî hayatı teminat altına alan en ulvî ve en önemli varlıktır.

Akıl, insanı insan yapan, onu diğer canlılardan ayıran faktördür. “Aklın korunması” ilkesi, doğru bilgi edinmeyi, sıhhatli düşünmenin şartlarını, düşüncedeki usul ve yöntemleri de içine alan çok önemli bir muhtevaya sahiptir.

Canın korunması ilkesine “hayat hakkı” da denir. Her insanın yaşama hakkı vardır. Allah’tan başka hiçbir güç bu hakkı insandan alamaz, buna kast edemez. Onun için haksız yere bir cana kıymak, büyük günahların en büyüğü sayılmıştır.

Neslin / namusun korunması onurlu ve şerefli bir hayat sürebilmek için olmazsa olmaz şarttır. Bu sebeple İslam’da neslin korunması ilkesini tehdit eden, zina başta olmak üzere her türlü gayri ahlakî davranış yasaklanmıştır.

Beşinci insan hakkı ise “malın korunması”dır. “Mal canın yongasıdır” deyimi malın insan hayatındaki önemini göstermeye kâfidir.

Korunması gereken bu insan haklarına ilave olarak son zamanlarda iki hürriyet de oldukça fazla seslendirilir olmuştur. Bunlar da “din ve vicdan hürriyeti” ve “fikir ve kanaat hürriyeti”dir.

Batılı anlamda hürriyet “başkasına zarar vermemek şartıyla her istediğini yapabilmek”tir. Ama bu tanım şu iki sebeple noksandır:

Bir: Hürriyet için “başkasına zarar vermeme” şartı yetersizdir. Çünkü insan bazen başkasına hiçbir zarar vermediği halde kendine zarar veriyor olabilir. İslam’ın hürriyet anlayışında insanın kendine de zarar vermemesi şarttır. Buna göre mesela intihar etmek bir hürriyet değildir. Hatta bu, bir başkasını haksız yere öldürmekten daha büyük bir kötülüktür. Çünkü İslam’a göre insanın bedeni Allah’ın ona verdiği en büyük emanetlerden biridir. Buna kastetmek emaneti verene (Allah’a) karşı bir isyandır.

İki: Bu tanımda başkasına verilmesi yasaklanan zararın maddi mi yahut manevi mi olduğu ifade olunmamakta, sınırı da tespit edilmemektedir. Eğer kast edilen sadece maddi zarar ise, bu çok ciddi bir noksanlıktır. Çünkü insan başkalarına manevi olarak da zarar verebilir. Mesela bir insanın dinine, itikadına, kültürüne, şahs-ı manevisine zarar vermek, onun malına ve canına saldırmaktan daha hafif bir cinayet değildir. Bilakis mesela dine - itikada verilecek bir zarar, kişinin ebedî hayatının mahvolmasına sebep olabilir.

Bütün bunlar dikkate alınarak hürriyet şöyle tanımlanmalıdır:

Hürriyet, insanın ne kendine ne de başkasına, ne ferde ne de topluma, ne maddi ne de manevi bir haksızlık yapmamak, zarar vermemek, zulmetmemek şartıyla hareketlerinde serbest olmasıdır.

II- ALLAH HAKKI - KUL HAKKI

Başkalarının hürriyetini ihlal etmek İslam’da “kul hakkı” kavramıyla ifade edilir.

İslam kul hakkına o kadar büyük önem vermiştir ki, Allah’a isyan sayılan haramlar ve yanlışlar Allah’ın fazl u keremiyle affedilebildiği halde, kul haklarının affı hak sahipleriyle helalleşmeye bağlanmıştır.

İslam hukukunda bir “hak” daha tanımlanır ki, İslam dışında hiçbir beşerî yapıda yoktur, olamaz. Bu da “ALLAH HAKKI”dır. “Allah hakkı” kavramını anlayabilmek için önce İslam’ın temel düsturlarını, hedefini, Allah ile kul arasındaki münasebetin keyfiyetini anlamak gerekir.

Allah (c.c.) insanı yaratmış, ona akıl ve irade vermiştir. Bu akıl ve irade sebebiyle de hayat “imtihan” mantığı üzerine kurulmuştur. (Bak: Mülk: 2.)

Bu, şu demektir:

İslam’a göre insan dünyada irade-yi cüz’iyesi çerçevesinde belli bir serbestliğe, hürriyete sahiptir. Onu mesul eden de bu hürriyettir. İnsan üzerinde mutlak cebrilik yoktur; ama ona verilmiş alabildiğine sınırsız, başıboş bir hürriyet de yoktur. Allah akıl ve irade sahibi olan insana cebretmeden, onun iradesine taalluk edecek derecede teklif sunar ve onu bu mükellefiyeti kabul edip etmemekte muhayyer bırakır. Ama bu mükellefiyeti kabul etmemenin doğuracağı mesuliyeti ve bunun ahiretteki karşılığını peygamberler ve onlara indirdiği kitaplar aracılığıyla haber verir.

Buna göre kişi isterse inanır, isterse inkârı ve küfrü tercih eder.

III- İNANAN VE İNANMAYANLARIN İNANÇ VE FİKİR HÜRRİYETİNİN SINIRLARI

İnkâr etmek, isyan etmek, nefse uyarak dünya hayatını tercih etmek de, yaratılış istikameti doğrultusunda Allah’ın emir ve hükümlerine teslim olarak yaşamak da kişinin aklına ve belli çerçevede hür olan iradesine bırakılmıştır. Zaten hayatın imtihan olması da bunu gerektirmektedir.

Müslüman bir kimse Allah’a ve Rasulüne itaat eder, hayatını Kuran’a göre yaşamak için hem Rabbine hem de kendine söz verir. İslam’ın “iman”, “ibadet”, “muamelat” ve “ahlak” kurallarına uymayı kabul eder. Bu kabulden sonra o Müslüman kişiye İslam ahkâmı tatbik edilir, bu şartlara uymadığı takdirde de İslamî çerçevede müeyyidelerle karşılaşır.

İşte bu noktada iman etmeyenlerin fikir ve kanaat hürriyetinin sınırı ile iman edenlerin fikir ve kanaat hürriyeti arasındaki farklar ortaya çıkar. Şimdi yazımızın başına dönelim:

Acaba bir gayrimüslimin İslam’a, İslamî değerlere ve Müslümanlara saldırma hürriyeti, İslam’ın mukaddesatını aşağılama, tezyif etme, bu mukaddesatla istihza etme hakkı var mıdır?

Bu sorunun cevabı çok açıktır.

İslam hiç kimsenin inancına müdahaleyi hoş görmez, “La ikrahe fi’d-din / Dinde zorlama yoktur” ilkesi bunu gerektirir.

İslam vahiy yoluyla sabit olmuş, bozulmadan kalan tek Kitab’a sahip yegâne hak yoldur. Buna rağmen hak ve hakikatle bağdaşmayan diğer inanç, din ve telakkilere hakaretle yaklaşmaz; o dinlerin müntesiplerini güzellikle, ilmî delillerle hakka, doğruya davet eder; kabul etmeleri için de onları zorlamaz.

Ama bunu yaparken, diğer din ve telakkilerin müntesiplerinden de aynı saygıyı ister ve bekler. Bunu yapmayanlara, İslamî değerleri hedef alanlara gereken her türlü tepkiyi gösterir. Bu da İslam’ın meşru zeminde müdafaası anlamına gelir.

Esef verici nokta şurası ki, bugün artık İslam’a yönelik bu tür saldırılar gayrimüslimlerden ziyade “Ben Müslümanım” diyen kişilerden geliyor!

Müslüman adı taşıyan, Müslüman dili konuşan -çoğu akademik kimlik sahibi- birçok kişi, İslam’a ve İslam’da mukaddes sayılan değerlere saldırıyor, İslam’ın doğal ve ilahî yapısını değiştirmeye yönelik tahrifatlara kalkışıyor, üstelik bunu da “ilim” kılıfı altında yapıyor.

İşte fikir ve kanaat hürriyeti bu noktada giriftleşmektedir.

IV- DİNİ TAHRİF VE MUKADDESATA SALDIRI “FİKİR HÜRRİYETİ” MİDİR?

Acaba Müslüman görüntüsündeki bu muharriflerin / tahrifatçıların İslam’a yönelik bu yıkıcı faaliyetleri, mukaddesata saldırmaları fikir ve kanaat hürriyeti çerçevesinde düşünülebilir mi?

Konunun daha iyi anlaşılması için tahrifat kavramı üzerinde biraz duralım:

Tahrifat bile bile bozmak, hile yapmak demektir. Bu cürümü işleyene de “muharrif” denir. Bu aynı zamanda “tağyirat” yani dini / İslam’ı başkalaştırmaktır.

İslamî kaynaklara baktığımız zaman tahrifatın iki şekli olduğunu görürüz.

Birincisi, Allah’ın Kitabının lafzının tahrif edilmesidir. Bu geçmişte Tevrat, Zebur ve İncil’in başına gelen akıbettir. Ancak lafzın tahrifi Kuran için mümkün değildir. Çünkü Kuran’ın ilahî ve mucizevî yapısı buna engel olmaktadır. Ve yine Hicr Suresi 9. Ayette Cenâb-ı Hak “O zikri biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz” buyurarak Kitab’ın korunacağına dair teminat vermektedir. Dolayısıyla ne İslam düşmanlarının ne de Müslüman görüntüsündeki tahrifatçı münafıkların Kuran’ın lafzını değiştirmeye güç yetiremeyecekleri açıktır. Nitekim tarihte buna bazı teşebbüsler olmuşsa da hiçbiri muvaffak olamamıştır. Kuran’da bu yöndeki teşebbüslere çok ciddi tepki verilir. Meali verilen şu ayette olduğu gibi:

“Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları temize çıkaracaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”  (Bakara: 174.)

Tahrifin ikinci şekli ise manayı tahriftir, yani bozmaktır. Bu tür mana tahrifi Kuran için de mümkündür, bu konuda ilahî bir garanti bulunmamaktadır.

Ancak şu da bir gerçektir ki, Allah buna müsaade etmemekte, İslam âlimleri ve samimi müminler eliyle bu mana tahrifatı da etkisiz ve geçersiz kılınmaktadır. Ama ne yazık ki bu mücadele verilirken akaid ölçüleri tam oturmamış, dinî hassasiyeti gerektiği noktada olmayan birçok insanın inancı zarar görmekte, ebedî hayatı tehlikeye düşmektedir. İşte bugün bizi düşündüren, üzen ve bu konuda ciddi anlamda çalışmaya sevk eden gerçek budur.

Manayı tahrif iki şekilde olmaktadır:

Bir: Ayetteki hüküm ifade eden genel manayı saptırmak.

İki: Ayetteki kelime ve kavramların manasını saptırmak.

Manayı tahrif bir “Yahudi ahlakı”dır ve Yahudilerin lanetlenme sebebidir:

 “Yahudilerden bir kısmı kelimelerin manalarını çarpıtıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “İşittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, (râinâ) diyorlar. Eğer onlar “Dinledik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat inkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık onların pek azı inanır.” (Nisa: 46)

Günümüzdeki tahrifatçıların manayı tahrif için başvurdukları metod şudur:

Hz. Peygamberin (s.a.v.) Kuran’ı “teybin” yani açıklama görevi yok sayılarak Hadis ve Sünnet devre dışı bırakılmakta, Kuran ayetlerindeki bazı kelime ve kavramların lügat anlamlarından hareket edilerek demagojiyle ve polemik çıkarmak yoluyla mana saptırılmakta, Allah’ın muradı olan manalar göz ardı edilmektedir.

Evet, tarih boyunca İslam’ın bayraktarlığını yapmış olan Müslüman Türk milletine yönelik bu şekilde çok korkunç tahrifat ve tahribat projeleri uygulanmaktadır. İnşallah bu projelerde yer alan tahrifatçıların kimlikleri ve bozuk fikirleri de zamanı geldiğinde yazılarımıza konu olacaktır.

Not: Bu yazıda insan hak ve hürriyetlerinin temel özelliklerini vurguladık. Yazımızın başlığında sorulan “İslam’ı tahrip, tahrif ve mukaddesata saldırı fikir hürriyeti kapsamında değerlendirilebilir mi?” sorusunun cevabını inşallah gelecek yazımızda vereceğiz.

 

 

Yorumlar