5976 Defa Okundu

“Ve her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır.” (Yusuf: 76.)

Bu yazımızda mezhep imamlarının büyüklüğünü, son devrin kıymetli âlimlerinden, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusunun müellifi Ömer Nasuhi Bilmen’in müçtehidleri tabakalara ayırdığı izahından faydalanarak aktarmaya çalışacağız.

Böylece müçtehidlere karşı küstah tavırlar takınarak mezhepsizliği propaganda etmenin ne kadar komik bir davranış ve aynı zamanda da nasıl bir haddini bilmezlik olduğunu daha iyi anlamış olacağız.

I- İSLAM MÜÇTEHİDLERİNİN MERTEBELERİ

Ömer Nasuhi Bilmen adı geçen eserinde İslam müçtehidlerini yedi kısım olarak zikreder:

1- Müçtehid-i fi’ş- şer: “Mutlak müçtehid” olan âlimlerin mertebesidir.

Bu mutlak müçtehidler, edille-yi şeriyye denilen Kuran, Sünnet, İcma ve Kıyas’tan hüküm çıkarabilmek için gerekli usul ve kaideleri koymuşlar ve koydukları bu usul ve kaidelere göre de hükümler çıkarmışlardır. Dört mezhep imamı, yani İmam Azam, İmam Şafii, İmam Malik ve Ahmed bin Hanbel bu ilk sıradaki müçtehidlerdendir.

2- Müçtehid-i fi’l-mezhep: “Mezhepte müçtehid” olanlardır.

Bu müçtehidlerin hüküm çıkarmak için usul ve kaide koyma yetkileri yoktur. Mutlak müçtehid olan mezhep imamlarının koyduğu kaidelere göre edille-yi şeriyyeden hüküm çıkarmışlardır. İmam Yusuf ve İmam Muhammed bu tabakadandır.

3- Müçtehid-i fi’l-mesele: Sadece bazı meselelerde içtihat yapabilen âlimlerdir.

Bunlar, mezhep imamının bildirmediği ve hakkında içtihat yapmadığı meselelerde, mezhebin usul ve kaidelerine göre hüküm çıkaran âlimlerdir. Bunların çıkardığı hükümlerin, mezheplerinin kaidelerine uygun olması şarttır. İmam Tahavi ve İmam Serahsi bu tabakadandır. Ki İmam Serahsi “Şemsü’l Eimme” yani “İmamların Güneşi” unvanının sahibi meşhur bir âlimdir. Onun bile mezhepte usul ve kaide koyma yetkisi yoktur; bu hususta mutlak müçtehide tâbi olmak mecburiyetindedir.

4- Ashab-ı Tahric: İçtihat derecesinde olmayıp, müçtehidlerin çıkardığı kısa ve kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir.

Cessas unvanıyla meşhur Ebubekr Ahmed b. Ali er- Razi bu tabakadadır.

5- Ashab-ı Tercih: Müçtehidlerden gelen birkaç rivayet arasından birini tercih edebilen âlimlerdir.

Ebu’l Hasan Kudûri bu tabakadandır.

6- Ashab-ı Temyiz: Bu mertebede bulunanlar da mukallit olup, bir mezhep imamına bağlıdırlar.

Bunlar, bir mesele hakkında gelen çeşitli rivayetleri, kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır.

7- Ashab-ı Fetva: Zayıf haberleri kuvvetlilerinden ayırabilen ve bir mezhep imamına bağlı olan mukallitlerdir.

Bunlar, okuduklarını iyi anladıkları ve anlayamayan diğer mukallitlere açıkladıkları için, fıkıh âlimlerinden sayılmışlardır.

II- MÜÇTEHİDLERİN BU MERTEBELERİNİN MANASI

İslam’ın fıkıh sahasında söz söyleyebilme yetki ve salahiyetine sahip olan müçtehidler, bu yedi mertebenin dışında olamazlar. Bu bize müçtehidlik makamının ne kadar yüksek bir makam olduğunu ve nasıl hassas kriterler gerektirdiğini göstermektedir.

Bir düşünelim:

- “Şemsü’l Eimme / İmamların Güneşi” denen İmam Serahsi üçüncü tabakada… Yani ancak bazı meselelerde içtihat yapabiliyor; genelde değil…

- Cessas, dördüncü tabakada, yani içtihat yetkisi yok…

- Dokuzuncu asrın en büyük Hanefi fıkıhçılarından İbn Abidin ise yedinci tabakada… Ki her cildi bin sayfaya yakın, altı ciltlik “Reddü’l Muhtar” adlı meşhur bir eserin sahibi. Buna rağmen içtihat yetkisi yok ve fıkhî meselelerde İmam Azam’ı taklit etmek ve ona tâbi olmak mecburiyetinde…

- Hüccetü’l İslam unvanının sahibi İmam Gazali hakkında ise Şeyhülislam Ebussuud Efendi şöyle diyor:

“İçtihada ait meselelerde, müçtehid olmayan İmam Gazali ve emsallerinin sözlerine itimat caiz değildir.”

İmam Gazali de zaten bu ölçüyü kavrayan büyük bir âlim olduğundan, İmam Şafii’nin mezhebine tâbi olmuş ve onu taklit etmiştir.

- İslamî ilimlerin çeşitli sahalarında dört yüz kadar eserin sahibi Celaleddin Suyuti içtihat yapmak istediğinde, zamanının âlimleri “İçtihat devri geçmiştir, sen içtihat yapmaya muktedir değilsin” diyerek onu içtihadından vazgeçirmişlerdir.

İçtihat kapısı elbette ki o zaman olduğu gibi günümüzde de açıktır. Ama mesele bu işin ehli olan kişilerin yetişip yetişmemesi meselesidir.

Bütün bu örnekler içtihadın ne kadar ciddi bir mesele olduğunu ispata kâfi değil midir?

Hepsi birbirinden kıymetli bu âlimler bile içtihada ehil görülmezken, günümüzde dinde hiçbir derinliği olmayan, cahil olduğu halde bunun farkına bile varamayan haddini bilmezlerin “Mezhep imamı da kim oluyor, bizim onlardan ne eksiğimiz var, biz de içtihat yaparız” manasına gelen tavırlarına şaşmamak mümkün müdür?

Mezhepsizliğin kişiyi önce dalalet ve sapkınlığa, sonra da haddini bilmezlikten dolayı küfre düşürebileceğini akıldan hiç çıkarmamak lazımdır.

Son devrin din âlimlerinden M. Zahid el- Kevserî’nin büyük bir isabetle söylediği “Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür” sözü de bu tespitimizi teyit etmektedir.

Bu yazımızla mezheplerin önemini anlatmaya çalıştığımız bu küçük serimizi bitirmiş bulunuyoruz.

 

Yorumlar