556 Defa Okundu

Meşrutiyetin ilanından sonra bir İslam alimi der ki; İnsanlar hür oldular, ama yine Abdullahtırlar. Yani Allah’ın kulu ve kölesidirler.

Ne ilginçtir ki; kendisini özgür hisseden insanların çoğu bugün ücretli bir köle haline gelmiştir. Kadınlar ailesine hizmet etmek yerine patronuna ve işverenine hizmet etmekte çoluk çocuk ise ana okulu ve kreşlerde sevgisiz bir şekilde büyümektedirler.

O halde insanın ne derece özgür ve hür olduğunu anlamaya çalışalım. Ki bu sayede geleceğin dünyasını daha iyi kavramak mümkün olsun. Eğer materyalist ve dinsizler gibi bu malikiyet duygusuna bakar isek büyük bir yanılgıya düşmüş oluruz.

Bu meseleyi kavrayabilmek için biraz gerilere gidip felsefecilerin ve İslam alimlerinin görüş ve düşüncelerine bakmak gerekiyor. 

İnsanlık tarihine baktığımız zaman çeşitli devirler görürüz. Bu devirler başka isimler adı altında anılmış olsa dahi genellikle aynı manayı vermektedirler. Bu devirler vahşet ve bedeviyet (İlkel komünal), kölelik, esirlik (feodal), ücretlilik (kapitalizm) devirleridir. Marx bu devirlerden sonra sosyalizm ve komünizm devrinin geleceğini iddia etmiştir. Said Nursi ise “Malikiyet ve Serbestiyet” devrinin geleceğini söylemiştir.

Doktora çalışmamda insanlık tarihinin bu devirlerini inceleyerek bu devirlerden sonra “malikiyet ve serbestiyet” devrinin geleceğini öne sürmüş ve bu konudaki tezim oybirliği ile kabul edilmişti. Daha sonra bu çalışmayı kitaplaştırarak yayınlama fırsatım da oldu.

Bu makalede geçmişten değil de insanlığın gelecek yüzyıldaki halinden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu devir her ne kadar maddi refah ve sosyal açıdan insanlığın parlak bir devrini göstermiş olsa da iyi bir analize ihtiyacı vardır. Aksi takdirde Allah korusun dehşetli bir kibir ve enâniyet hastalığı doğmak üzeredir.

İnsan, malikiyet kavramını da aynı “ene” ve “benlik” kavramı gibi dikkatlice düşünmek zorundadır. Zira malikiyet kavramına yanlış mana verirse felakete düşmesi muhakkaktır.

İnsanlığın bir tekâmül yaşayacağı bazı Kuran ayetlerinden ve hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır. Bununla birlikte insan eğer mülkiyet kavramını bir kıyaslama aracı olmaktan çıkarıp kendine mal ederse dehşetli bir kibir ve enâniyet hastalığına tutulur.

İşte insanlığın son döneminde dehşetli bir dinsizlik ve inançsızlık hastalığının her yeri kaplayacağı ve bu hastalığın kıyametin kopmasına sebep olacağı hadisi şeriflerden anlaşılmaktadır. Bu dehşetli kibir ve benlik hastalığından kurtulmak için malikiyet kavramı üzerinde bir parça durmaya çalışmak gerekiyor.

Benlik kavramı ibadetin esasıdır. Yâni ene ile insan kendini Allah’ın abdi, kölesi olarak bilir. . Kendisi ve vücudu, ikinci derecededir. Yâni; Allah’ın varlığı ile kaim ve hayatta kalır diye îtikad eder.

Mâlikiyet yani sahip olma duygusu ise gerçekten bir sahiplik değildir. Ancak kendi Yaratıcısının izni ile; görünüşte bir mâlikiyeti vardır, bilir. Fakat bu duygu gerçek değil bir gölge gibi hayalidir.

Malikiyet duygusunun insana verilmesinin sebebi kendi Hâlıkı yani Yaratıcısının sıfât ve özelliklerinin yansımasına bir mikyas ve ölçü olmasıdır. İşte peygamberler, asfiyalar ve evliya benlik ve ene'ye şu yönüyle bakmış ve hakikatleri anlamışlardır.. Bütün mülkü Mâlik-ül Mülk olan Allah’a teslim etmişler ve hükmetmişler ki: O Mâlik-i Zülcelâl'in ne mülkünde, ne terbiyesinde ve ne de O’na ibadet edilmesinde ortağı, şerik ve benzeri yoktur. Yardımcı ve vezire muhtaç değildir. Her şeyin anahtarı O’nun elindedir; her şeye Kadir-i Mutlaktır.

Sebepler, bir perdedir; tabiat, O’nun kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir cetveli, mistarı ve ölçüsüdür. İşte şu parlak nuranî güzel yüz, hayattar ve mânidar bir çekirdek hükmüne geçmiş ki; Tuba gibi bir cennet ağacına dönüşür. Hâlık-ı Zülcelâl bir şecere-i tûba-i ubûdiyyeti ondan yaratmıştır ki, onun mübarek dalları, insanlığın her tarafını nuranî meyvelerle süslendirip tezyin etmiştir.

İşte benlik ve malikiyet kavramlarına bu şekilde yaklaşmak gerekiyor. Buna mukabil her şeyi aklı ile çözmeye çalışan felsefeciler ise bataklığa gömülmüştür. Her şey kendi kendine meydana gelir zanneder. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücudunun asıl olduğunu düşünür. Adeta kendini değil dünyanın kainatın merkezine yerleştirir.

Felsefeciler, insanın vazifesini, kendisini sevmek ve bunun sonucunda kendisinin bir tekamülü olarak görmektedir. Hatta insanın (haşa!) yaratıcıya benzemekle yükümlü kılar. Bunun gibi çok esassız ve hayali duygularla karanlığa ve bataklığa gömülür.

Hattâ felsefenin en mükemmel dahilerinden olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi zatlar “İnsaniyyetin gayet-ül gayâtı, (asıl gayesi) teşebbüh-ü bil-vâcibdir” derler. Yani Vâcib-ül Vücud olan Allah’a benzemektir” diyerek Nemrud ve Firavun gibi bir hüküm vermişlerdir.

Allah’a benzemek adına kibir ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak; esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok Allah’a ortak koşan düşüncelere yol ve meydan açmışlardır.

İnsaniyyetin esâsında bulunan acizlik, zaaf, fakirlik, ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubâdiyyetin yolunu ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlardır.

Peygamberlik ve nübüvvet yolu ise: insanın gayesini şu şekilde tarif etmiştir: “Gaye-i insâniyyet ve vazife-i beşeriyyet, ahlâk-ı İlâhiyye ile ve secaya-yı hasene ile tahallûk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyyeye iltica, za'fını görüp kuvvet-i İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp Rahmet-i İlâhiyyeye îtimad, ihtiyacını görüp gınâ-yı İlâhiyyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlâhîye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlâhîye tesbihhan olmaktır” diye, ubûdiyyetkârane hükmetmişlerdir.

Kısaca insanın yaratılış gayesinin Allah’a ibadet ve dua ile yalvarmak olduğunu ve bu dua sayesinde Allah’ın güzel isimlerini öğrenme imkanı bulunabileceğini ifade etmişlerdir.

İşte diyanete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene kendi dizginini eline almış; dalâletin her bir çeşidine karşı koşturmaya başlamıştır. İşte şu yöndeki kibir ve enaniyetin sonucu olarak cennetteki Tuba ağacı değil cehennemdeki zakkum ağacımeydana çıkmaktadır.

İşte malikiyeti duygusunu doğru anlamak için şu hususlara dikkat etmeliyiz:

Lehül Mülk, yani: Mülk tamamen onundur. İnsan hem Allah’ın mülkü, hem memlüküdür, abdidir.  Hem de Allah’ın mülkünde çalışmaktadır.

Şu kelime, (lehül mülk) şöyle şifalı bir müjde verir ve der ki “Ey insan! Sen kendini, kendine malik sayma. Çünki sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp, gereklerini yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude acıya, ızdıraba düşüp azap çekme, mülk başkasınındır.

Allah hem Malik, hem Kadir'dir, hem Rahim'dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme.
Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı bul.

Çok sevdiğin ve alakadar olduğun ve perişan olmasından müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kainat, bir Kadir-i Rahim'in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak, cefasını değil, safasını çek.

Allah, hem Hakim'dir, hem Rahim'dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir.
Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler" de, pencerelerden seyret, içlerine girme”, vesselam…

Not: Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı'ndan Mektubat isimli eserden derlenmiştir.

Yorumlar