9760 Defa Okundu

Sen, kendin olmadıktan sonra ne yapabilirsin ki?

Devletlerarası münasebetler konjonktüreldir deniliyor, kabul. 

Devletlerarasında olan münasebet menfaate dayanır, kabul.  

Öyleyse “menfaat” nedir?

Kişinin kendine faydası olanı ile zararı olanı bilmesi değil midir?

Nasıl bileceksiniz, kendinize faydalı olanı?

Mesela İran ile “dini işbirliği” imzası “atıyorsunuz”.

Deniliyor ki, Suriye ve Irak’ta ABD kıpırdayamaz hale geldi.  Türkiye İran ile birlikte ittifak yaparak “Kürdistan” kurulmasını engelledi.  Türkiye’nin bölgedeki vaziyetimizi kuvvetlendirmek için İran ile siyasi veya iktisadi işbirliği yapmış olması/yapacak olması mümkündür ve olmalıdır. Sadece İran değil başka ülkelerle de siyasi veya ticari ittifaklar yapabilir/yapmalıdır.

Bunların hepsi kabul.

Bütün bunlar yapılırken Türkiye’nin takip etmesi gereken temel düstur; menfaatini gözetmek değil midir?

“Menfaat” derken egoistliği kast etmiyorum.  Makul olan menfaati ifade etmek istiyorum. Yani kişinin sıhhatine halel getirmeyecek şekilde hayatını tanzim edecek münasebetler anlaşılmalı. 

“Sıhhat” ifadesiyle de maddi ve manevi boyutunu kast ediyorum. Zira biliyoruz ki, insan madde ve manasıyla bir bütündür. 

“Moral” denilen bir kavram var. Şayet moraliniz bozuk olursa çalışma kapasiteniz menfi şekilde etkilenir.  Size, birisi babanızın veya dedenizin   “hırsız” olduğunu söylese tepki göstermez misiniz? Yani sağlığınızı olumsuz şekilde etkilemez mi?

Hz. Ayşe’ye ağır iftiralar eden bir anlayışla “dini işbirliği” yapmak nasıl anlaşılmalı?  Mut’a nikâhı, Eshab-ı Kirama hakareti “ibadet” haline getirmiş bir zihni yapıyla “dini işbirliği” nasıl olabilir?  İran’da Kur’an-ı Kerim’i eksik kabul edilmesi vs hususlara girmiyorum.

Yani demek istiyorum ki, biz kendimiz olmazsak “hedeflerimize”  ulaşmamız mümkün olamaz.

Kendimiz olmadıktan sonra “hedeften” bahsedebilir miyiz?

Bizi “biz” yapan değerler vardır.  Biz buna toplumun direnç noktaları diyoruz.  Her toplumun direnç noktaları vardır. Bunlar lisan, tarih ve dindir.  Bu üç temel unsur dikkate alınarak  hem fert hem de millet olarak sağlıklı kalabiliriz.  Milleti temsil edenler de aynı kapsamdadır.  Hayatımızı bu zeminde tanzim edebilirsek devlet içi ve devletlerarası münasebetlerde menfaatimizi korumuş oluruz.

Kendimiz olmamız gerekir.

Yani ülkemizin çoğunluğu Ehl-i sünnet anlayışını benimsediğinden bu anlayışın muhafazası gerekir. 

Atamız Alparslan’dan itibaren ecdadımız bin yıl  Ehl-i sünnetin kalesi olmuş,  son yüz yıldan beri tarihi zaruretlerden dolayı Misak-ı Milli hudutları içine “hapsedilmiş”  bu ülkenin insanlarıyla, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer gibi Eshaba küfreden  bir anlayışla “dini işbirliği” yapılıyor.

Burada bir tuhaflık yok mu?

Zinanın suç sayılmaktan çıkarılması, kendimiz olmaktan uzaklaşmak değil midir?

Domuz etinin “kasaplık et” haline getirilmesi kendimiz olmaktan uzaklaşmak değil midir?

İstanbul sözleşmesi ile “kadının güçlendirilmesi” adı altında ailelerin dağılmasına zemin hazırlanması, kendimizden uzaklaşmak değil midir?

Bütün bunlar bizi “biz” yapan değerleri yıpratmaz mı?

Bizi “biz” yapan değerleri yıpratıyorsak kendi “menfaatimizi” biliyor olmaktan söz edebilir miyiz?

1920’lilerden itibaren amele pazarındaki amelelere yevmiyesini verip elif cüzü okutan, tren kompartımanlarında Kur’an okutan, sanayilerde ve işyerlerinde kapı kapı dolaşarak hiçbir karşılık beklemeden Kur’an okutan sivil teşekküller sudan bahanelerle baskı altına alınırsa, toplumun direnç noktaları aşınmaz mı?

Bu ülkenin üniversitelerinde ve liselerinde sigara, alkol ve diğer zararlı alışkanlıklar kol gezip, milletçe çaresizlik içinde hep birlikte çözüm arayıp kıvranırken milletimizin bağrından çıkan ve devletten tek kuruş almadan 7/24 mesaisi ile çalışan bazı kuruluşlara yapılan akla zarar bürokratik baskılar, Şia başta olmak üzere sapık oluşumlara katkı sağlamaz mı?    

Bizi “biz” yapan değerler, milletçe mevcudiyetimizin devamlılığını temin eder.  Millet olarak varlığımızı devam ettirebilmek için direnç noktalarımızın kuvvetlendirilmesi gerekir.

Osmanlı’nın devamı olduğumuzu söylemek yetmez. Osmanlı’nın kurucu iradesi Şeyh Edebali’nin “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” sözünü bilmeyen var mı?

Siz, insanın yaşamasını “mutfakla ile wc” arasında gidip-gelmek olarak mı anlıyorsunuz?

Bütün ihaleleri “kapmakla” misyonunuzu yerine getirmiş olabilirsiniz, kendi kanaatinize göre.

Köprü, gökdelen ve park yapmakla direnç noktaları güçlendirilmiyor.

İnsanların ruhunu doyurmak lazımdır.

Üzerinde insanı olmayan yol neye yarar?

Üzerinden insanın geçmediği köprüyü niye inşa ediyorsun ki?

İçinde insanın yaşamadığı binalar ne ifade eder?

Adam migrosa giriyor “pahalı” olan meyveyi “ucuz” ile karıştırıyor ama satın almıyor. Kendisinden sonrakiler “pahalı” alsınlar istiyormuş.

Ben bu “adamı” insan olarak görebilir miyim?

“Alamadığım çikolata, kraker vb şeyleri kırıyorum” diyor.

Ve devam ediyor bu “insan” yerine koyamadığım adam: “Jet kasa, yoğurt gibi büyük bir ürünün üstüne daha küçük paketli ürünleri barkodu yukarı bakacak şekilde koyunca algılamıyor. Birkaç nescafe ve ülker çikolatalı gofret çalmıştım alışverişim düz 50 TL olsun diye”.

Ben “insan” derken bunları kast etmiyorum.

Osmanlı toplumunda üzüm bağlarından geçerken kopardığı üzüm salkımının yerine ücretini koyan nesli düşünün, bir de günümüzde migrosta kimse görmeden çalabildiği kadar çalan bir kısım nesli düşünün.

Böyle bir nesli yetiştiremiyorsanız veya yetiştirmeye çalışıyorsunuz da mevzuat engeline takılıyorsanız, yetiştirmeye çalışanlara engel olmayın.

Şeyh Edebali “insanı yaşat ki devlet yaşasın” derken migrosta hırsızlık yapmayı “marifet” addedenleri kast etmiyordu.

“İnsan” derken “mutfakla wc” arasında “gezeleyenleri” kast etmediğimi eminim ki, çok iyi anlıyorsunuz.

 

 

 

 

Yorumlar